- Kategori
- Anılar
Çocukluğumdan kar manzaraları

Çocukluğumuz kadar saf ve temiz...
Küçüktüm, daha ilkokul çağlarındaydım. O zamanlar ne kadar da çok kar yağardı. Babam av malzemelerini çıkarırdı hemen. Aklım almazdı bu soğukta nasıl olup ta göl kenarlarında avlandıklarını. Upuzun lastik çizmeleri vardı, katlanıp diz altı da olabiliyordu. Suya girmeleri gerektiğinde uzatıp bacak boyunca çekiyorlardı. Sırtlarında has yünden çamaşırlar olurdu, keçeden yelekler. Başlarına kar maskesi takarlardı. Sadece gözleri açık kalırdı. Göl kenarlarında bekledikleri özel avcı kulübeleri olurmuş. Orada beklerlermiş… Sığırcık, bıldırcın gibi şimdi adını unuttuğum bir çok kuş ve en çok da yeşil baş ördeğe giderlerdi. Tüfeği Rus yapımı bir çifteydi, kabzası el oymasıydı. Çok güzel bir işleme vardı üzerinde. Bir arabası vardı (Murat 124), dolmuş şoförlüğü yapardı, daha sonra taksiciliğe dönmüştü. Büyük bir kaza sonucu bir yılı aşkın hastanede yatmak zorunda kalınca amcam gelip o tüfeği alıp satmıştı. Çok üzülmüştük…
Ava gidileceği zaman bir gece önceden hazırlık yapardık. O zamanlar hazır fişekler pek yoktu. Biz evde doldururduk. Babam barut, saçma ve tapaları verirdi; avın cinsine göre ölçeği söylerdi. Biz üç kız kardeş otururduk başına ve hep birlikte doldururduk barutu saçmayı ve sonra makineyle sıkardık tapayı… Beline taktığı bir fişekliğe dizerdik dolu fişekleri. Fişekliğin ucunda bir de avladıkları hayvanları ayaklarından takmaları için bir düzenek vardı. Hepsinin özel adı vardır ama ben şimdi hatırlayamıyorum bu adları. Av dönüşü fişekler boşalmış ama o düzenek dolmuş olurdu. Ayaklarından asılı bir sürü kuş ya da ördekle..Sonra da mahalleyle paylaşırdık bu avı…
Eğer yeşilbaş ördek geldiyse, meşhur sini mantısını yapardık bu ördek etiyle…
Bir kere ailece gittiğimiz bir avda Uluabat Gölü civarındayken, birden kar bastırmıştı. Tali yoldan ana yola çıkana kadar inanılmaz bir şekilde yığmıştı kar. Çok korkmuştuk. Bursa-İzmir anayolu kapanmış, araçlar yolda mahsur kalmıştı. Ama babam pes etmemişti. Ne yapıp edip bizi o konvoydan çıkarmıştı. Ama dışarıda göz gözü görmüyordu ve o bu mücadelesi sırasında ara sıra yanımıza gelip ısınıyordu. Cebinden küçük bir şişe çıkarıp yudumluyordu. Bu kanyakmış meğer, soğuktan korunmak adına içermiş bunu avcılar. Uludağ yolunu her gün inip çıkan tecrübeli bir taksici olduğundan bizi de o yoldan kurtarmıştı. Nur içinde yatsın…
Daha büyüdüğümüzde ortaokul yıllarında ise yine çok karlı bir günde, bahçemizden gelen bir miyavlama sesini çok aramıştık. Minicik bir kedi yavrusu karların üzerinde donmak üzereydi. Alıp eve götürmek istiyorduk ama çok korkmuştu, saldırıyordu. Zorla bir kartonun kutunun içine koyup eve götürmüştük. Sobanın altında günlerce kımıldanamadan yatmıştı. Ölmesinden çok korkuyorduk ama iyileşeceğini de pek ummuyorduk. Günlerce kendisiyle mücadele edip ayağa kalkmayı başardığında çok sevinmiştik. Ama hala o korkunun ve yaşadığı acının etkisiyle olacak çok hırçındı. Yanına yaklaşmamıza onunla oynamamıza pek izin vermezdi. Adını ‘’Hırçın’’ koymuştuk bu yüzden.
Her kar yağışında bu olaylar film şeridi gibi geçer gözlerimin önünden…Hüzünle dolu garip bir gülümseme yayılır yüzüme… Bir daha hiç yaşanmayacak günler ve geri gelmeyecek yitişlere dalar gözlerim, yere düşen her tanesinin diğerlerinin arasında kaybolup gitmesini izlerken. Hem kaybolup hem de çoğalırken…