23 Ekim '07
- Kategori
- Güncel
Çocuktuk

Çocuktuk, acıya uzaktık! Koşarken düştüğümüz de yarılan dizimizin acısıydı gözyaşlarımızı akıtan. Ya da soluğumuzu kesen!
Düşmanlık ise komşu kızının saçımızı çekmesiydi. Akşam yatarken annemize edilen şikayetin ardından, ertesi gün yine serviste yanına oturup sarılınca uçan giden bir şeydi! Kısacık ve unutulmaya o kadar yakın! Bir sarılma bir arkadaşça paylaşıma ezilmeye mahkumdu.
Ölüm mü? Hayata en yakın oyun olan evcilik de bile yoktu ölüm! Anne-baba vardı. Komşu vardı ziyaret edilen. İş vardı. Ev vardı. Yemek vardı. Çocuklar ve okul vardı. Belki araya serpiştirilmiş küçük acılar vardı ama ölüm yoktu.
Çocuktuk, kan sadece düşünce akar sanırdık. Onu da annenin şefkatli kollarında görmezdik. Belki kanamadan belki de kabuk bile bağlamadan iyileşirdi yaralarımız…
Çocuktuk, silah sadece erkek arkadaşların elindeki bir oyuncaktı. Vurmazdı kimseyi… Sesi bile yoktu ki! Sadece onların ağızlarından çıkan bir “dıkşııın” sesiyle oraya buraya hedeflenirdi. O zamanlar bu kadar korkunç da değildi. Zaten kimse ölmezdi. Şakacıktan vurulunca kimse acı çekmezdi. Çocuktuk ya büyüdüğümüzde yaşayacaklarımızın provasında olduğumuzu bile bilmezdik.
Kötülük mü? En fazla defterimizi alıp yere atan sınıf arkadaşımızdı kötü olan. Ya da “İyi-Kötü-Çirkin”deki kötüydü. Onu da babanıza sorarak öğrenmiştik. Yoksa bakarak anlamak çok zordu o yıllarda…
Çocuktuk, petrol nedir bilmezdik… Onsuz yaşanmayacağını akıl bile edemezdik. Petrol’ü belki yasaklanan bir şarkıdan ibaret sanıyorduk. Neden yasaklandığını anlamadan… Akıl sır erdiremeden…
Çocuktuk, toprak hırsını bilmezdik. Herkes yaşıyordu ya! Bir evi vardı ya! Yeterdi mutlu olmak için. Neydi ki mutluluk bizim için; annemiz, babamız, kucağımızdaki saçları yana doğru taranıp örülmüş, gözleri yatınca kapanabilen, sarışın, yumuşak bebeğimizdi. Gündüz sokağa güvenle çıkıp saatlerce oynayabilmekti mutluluk… Matematikten pekiyi almaktı ya da! En yakın arkadaşımızın bir gece yatıya kalmasıydı belki de…
Çocuktuk, savaş nedir bilmezdik. Belki sıra arkadaşımızın adıydı sadece… Ya da konuşmalar arasında geçince anne baba yüzündeki endişeydi akıl erdirilemeyen…
Gün geldi, okul sıralarında öğrenmeye başladık yavaş yavaş. Önce Malazgirt’le Anadolu'ya sonra da aklımıza girdi savaş!
İstanbul’u fethetmekti Fatih Sultan Mehmet'le. Sonralarda bir kurtuluştu savaş. Bir milletin amansız mücadelesiyle tutsaklığı yenişiydi. İzmir’den düşmanı denize dökmekti evet ama hayalimizde, mızıkçılık eden arkadaşı denize itmekten ibaretti sadece.
Terör bilmezdik, şehit nedir bilmezdik, yasa dışı örgüt ne demekti? Bir kaç harfin içinde barındırdığı inanılmaz gerçeği görmedik! Sınır ötesi harekât için teskere çıkarmak aklımıza gelmezdi hiç! Oy da kullanmıyorduk ki referandumum anlamını gerekliliğini bilelim! Irak sadece sınır komşumuzdu coğrafya derslerinden! Komşu komşunun külüne muhtaç olurdu en fazla! Ya da fazla ekmek varsa paylaşılırdı komşuyla! Akşam oturmalarına gidilirdi. İnsan komşusuyla kavga eder miydi?
Oyunlarımıza; cenaze törenleri, hain saldırılar, basın açıklamaları, eylemler, gözyaşları, feryatlar, siren sesleri, polis copları, pusular, kalleş kurşunlar eşlik etmedi ki hiç!
Demokrasiymiş, laiklik endişesiymiş, rejim tehlikesiymiş, AB’ymiş, ABD’ymiş bilmedik! O küçücük dünyamızda demokrasi her daim olduğundan endişesine düşmedik.
Çabuk geçen kavgalar, çabuk unutulan kırgınlıklar, sabun köpüğü gibi kızgınlıklar yaşadık! Hiç kimse, oyunlar boyu ebe olarak kalmadı. Hiç kimse her oyunda kazanan olmadı. Çocuk kuralları çerçevesinde de olsa demokrasi vardı sonuna kadar. Belki bir lider yürütürdü oyunu… Ama kimse sonuna kadar lider olmadı… Çocukça kurallar vardı ve bu kurallara uymak mutluluğun eğlencenin ve doyuma ulaşmanın yegane kuralıydı. Bunu bildik. Çocuktuk evet ama asla hakları çiğnemedik. Hakları çiğneyeni oyuna almadık belki önceleri. Ama pişmanlık vardı çocukken boynunu büken bir arkadaşı ne kadar umursamadan durabilirdik ki! Ağlayan bir arkadaşımıza ne zaman arkamızı dönüp gidebildik!
Bir gün Irak’a bombalar yağmaya başladı… Savaş, anne ve babanın yüzündeki endişeden taşmıştı artık… Yaşamın ortasına düşmüştü. TV’den canlı canlı izlemekle başladı gerçek savaş… Gece yapılan bombardımanın ışık huzmeleriyle uyandık çocukluktan! Arkamızda bıraktığımız eğlenceli, mutlu, tasasız, acısız, dünyaya dönüp bakma fırsatımız olmadan atıldık ergenliğe, ordan da yetişkinliğe… Acıyı bilmezdik ama acımasızca büyütüldük… Pazar yerinin göbeğine düşen bir bomba gibi düştü yüreğimizin orta yerine acı!
Sonra anlamsızlıkların yerini büyük fark edişler aldı… Büyük hayal kırıklıkları, büyük yıkılışlar aldı. Anne babanın endişesi önce yüzümüzü sonra yüreğimizi sardı… Savaşı da acıyı da ölümü de, şehitliği de, terörü de, silahı da, kötülüğü de öğrendik. İçimizden söküp atılamayacak şekilde kazındı hepsi tek tek. Her gün biraz daha atılır olduk acının içine… Her gün başka bir imtihan ile dikiliyor hayat önümüze… Ölüm… gözyaşı… Yine ölüm… yine gözyaşı…
Kınamıyı da öğrendik, protestoyu da; sokaklara çıkıp bağırmayı, bayrak açıp desteklemeyi, ekranları karartmayı, ışıkları yakıp söndürmeyi, ıslık çalıp uyandırmayı... acı ile uyumayı... aynı acı ile tekrar uyanmayı...
Büyüdükçe öğreniyoruz ya! Hala büyüyoruz işte…
Dün gece İzmir uyumadı. Eminim Türkiye uyumadı… Bütün gece aralıksız yanıp sönen o ışıklar, çocuklarımızın geleceğinin aydınlığı olsun!
Hepimizin başı sağ olsun!