​ Dağ çiçeklerim / Eğitim / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Mayıs '09

 
Kategori
Eğitim
 

Dağ çiçeklerim

Yazarı: Sıdıka Avar

Sıdıka Avar 1901 İstanbul Cihangir’de doğar. Çapa Kız Öğretmen Okulunu bitirdikten sonra Beşiktaş’ta Çerkez Mektebinde öğretmenliğe başlar. Daha sonra İzmir Amerikan Kız Koleji’nde Türkçe öğretmeni olarak görev alır. İzmir Kadınlar hapishanesinde kadınlara okuma yazma öğretimi üstlenir. İşçi çocukları için açılan el sanatları kursunda görev alır. İzmir’deki hareketli hayatı bazı çevrelerin tepkisine sebep olur. Hakkında misyonerlik söylentileri çıkar.

1937’de Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümüne girer. Buradan mezun olunca kısa bir süre Bolu Kız Enstitüsü’nde görev yapar. Sonra 1939’da Elazığ Kız Enstitüsü’ne öğretmen olarak atanır. Daha sonra kısa bir süre için Tokat Kız Enstitüsü müdürlüğüne getirilir.16 Haziran 1943’te Kız Enstitüsü’ne müdür olarak atanır. Elazığ valisi ile anlaşamayan Avar, Ankara’ya Kız Teknik Öğretim Genel Müdürlüğüne getirilir. Valinin değişmesi sonucu tekrar Elazığ’a gelir. Tekrar bazı çevrelerin rahatsız olması sonucu kendi isteği üzerine İstanbul Sultan Selim Kız Enstitüsü’ne öğretmen olarak nakledilir.

“Kilometrelere uzakta olan yalnız kalmış bölgelere el vermek, gönül vermek yol açmak için gidiyorum, çetin bir kavgaya baş koyuyorum. Bu gazayı başarmak için insanları gönül dolusu sevmeli, benliğimi onlara adamalıyım, ” der. Soğuk bir şubat gecesi karanlıkta Elazığ istasyonundadır.

Onu karşılayan da yoktur. Korkarak faytona biner. Elazığ’ın bütün sokaklarını dolaşırlar. Okula vardıklarında arabacı yedi buçuk lira ister. Avar sonra bu yolun yirmi beş kuruşa gidildiğini öğrenecek ve yeni gelen arkadaşı karşılamayı bir vazife bilecektir.

Avar okula gelir ve hemen dinlenmeye çekilir. Sabah kalktığında pansiyondaki çocuklar yırtık pırtık elbiselerle koridorları silmekte, tuvaletleri temizlemektedirler. Başlarındaki hademe onlara emirler yağdırır. “Günaydın çocuklar” der. Çocuklar şaşırır. Türkçe’yi zorlukla konuşmaktadırlar. Hademe “Onlar üşümez, şeher çocuğu de’l ki, ” der. Avar nasıl bir mücadele içinde olacağını anlamıştır.

Avar yatılı kısımda Türkçe derslerine girer. Haftada 13 saat Türkçe programı vardır. Atatürk, “Bu dağ köylerinde bütün yoksunlukların Türkçe bilmemekten ileri geldiğini söylemiş, bunu isyan sebeplerinden biri olarak göstermiş.”

Sıdıka Avar diğer öğretmenler gibi değildir. Deyim yerindeyse, her işe burnunu sokar. Müdür, öğretmen ve hademelerden tepki alsa da öğrencilerinden sevgi görür. Henüz Elazığ’da, okul müdürü olmadığı dönemde, öğrencilere kendisini sevdirmek için çabalar. Okuldaki çocuklar sevgiye muhtaçtır. Bunu iyi bildiğinden onların “ana”sı olmak ister.

Okulda yatılı ve pansiyon olmak üzere iki grup öğrenci vardır. Yatılılar her zaman ezik muamelesi görürler. Nitekim saçlarında bitler yuvalanır, üstleri kir, pasaklıktan görünmez. Ayrıca pansiyonlu öğrencilere oranla onlara daha az yemek verilir. Çocuklar yemekhanede yemeklerini çabucak yerler. Bunun nedeni, yemekhanenin adeta morgu andırmasıdır. Üstelik en acı veren de hademelerin, aşçıların çocukları kendi özel işleri için kullanmalarıdır. Bunun yanında, haftada bir gün olan banyo günlerinde çocuklar yıkanmazlar. Bilakis çocukları yıkamakla görevlendirilenler, çocukları yıkamazlar. Çocuklar, yıkanma işlerinde onlara yardım ederler.

Bu durumlarla karşılaşan Avar’ın canı sıkılır. Hemen bir şeylerin yapılması için, işe harekete geçer. Nerden başlayacağını düşünürken, bir gün okul müdiresi Avar’ı odasına çağırır. Avar, telaş içerisinde odaya girer. Müdire Bakanlıktan emir geldiğini, Bakanlığın ona Yatılı Akşam Sanat’ın amirliğini verdiğini, yani kızların bir nevi yardımcısı; sorumlusu olduğunu söyler.

Kızların eğitimi, sağlığıyla artık Avar ilgilenmektir. Tabi bu durum bazı öğretmen arkadaşları sevindirse de hademelerin ve aşçıların ağzını bıçak açmaz. Avar ilk olarak temizlikten işe başlar. Cumartesi günü makası eline alır, yatılıların bitlerini temizler, saçlarını düzeltir. Hamam sıkıntısına da çözüm bulmak için canla başla işe koyulur. Nitekim hamam gününde gizliden banyoya gider, hademelerin çocukları yıkamadığına şahit olur ve orada bu durumu düzeltir. Bir çamaşır gününde kazanlar kurdurur, yatılıların çamaşırlarını kaynattırır, söküklerini diker ve dikmeyi öğretir. Diğer öğretmenler, “Kokuyorlar, ” diyerek yatılı sınıflara hep isteksiz girerler. Ama artık kokmuyordur çocuklar.

Bir gün okula Paşa gelecektir. 4. Umum Müfettişi Korgeneral Abdullah Alpdoğan. Alpdoğan, Enstitü’nün açılmasında Bakanlığı zorlayan, açılınca da canı gönülden destekleyendendir. General Elazığ, Bingöl bölgesinden sorumludur. Çok geniş yetkilere sahiptir. Alpdoğan ayda birkaç kez Enstitüye uğrayarak gelişmeyi izler. Öğrenciler onu derslere girince asker selamıyla karşılar. Avar sınıfın mevcudunu söyledikten sonra, Paşa düzgün olmayan bir çocuğa “Oku!” deyince, sınıfın çalışkanlarından biri ayağa kalkarak, “Ben okuyayım” der. Paşa, “Hadi oku!” deyince çocuk öğretmeninin 23 Nisan’da öğrettiği şiiri okur. Paşa bu durumdan çok memnun kalır. Sonra da teşekkür eder. Bu ilginin hep kalması temennisinde bulunur.

Ve yine ayrılık vakti gelir. 20 Mayıs’tan itibaren tatil başlar. Çocuklar, tatili köylerinde geçireceklerdir. Çocuklar veda ederken, Avar’ın elini öperler. Avar da onları öper. Arkasından velilere; “Bunlar benim emanetim, kızları vaktinde getirin, ” diyerek onları uğurlar.

Okuldaki tatil yaşantısı, müdüre hanımla, Avar’ın yakınlaşmasını sağlar. Yatılılar hakkında epey konuda anlaşmaya varırlar. Bu tedbirlerden bazıları şunlardır:

· Yatılıların saçını kesmeyeceğiz, temizliği ben üstleniyorum.

· Çocukları hademe tahakkümünden kurtaracağız.

· Aşçı yanında yardımcı öğrenci götürmeyecek.

· Hamam sıkı kontrol altına alınacak.

· Hademeler öğrenciler yemek yedikten sonra yemek yiyecek.

· Öğrenciye kötü söz söylenmeyecek, hele dayak hiç atılmayacak. Çocuklara incitici ve aşağılayıcı laflar söyleyenler okulda asla barındırılmayacak.

Bu kararları bazı hademe ve aşçılar kabul etmezler ve okuldan ayrılırlar.

İşte ilk mezunlarımız:

1939-1940 ders yılında, okul ilk mezunlarını verir. Yatılı ilk mezun verilir. Kızlardan Halime Ankara Çocuk Yuvası, çocuk bakıcılığına yerleştirilir. Diğerleri, biri hariç, hepsi evlenir. Hüsniye adlı öğrenci, Aladağ Köy Enstitüsü’ne alınır.

Bir gün okula iki kız gelir. Biri iri yarıdır. İsmi Geyik’tir. Ne kadar da hain bakışlıdır… Saçları karmakarışıktır. Yedi ay dağda oturmuştur. Tarağı nerde bulacaktır. Sırtındaki giysinin eteği dizlerine, kolları pazılarına kadar parçalanmıştır. Sağ küreği yapışık, göğüs kısmının yırtmaçları göbeğine kadar yırtılmış, bellerinde birer urgan bağlıdır. Küçük de aynı. Yalnız elbisesinin sırtı sağlamdır. Yüzlerindeki deri insan derisine benzer. Diğer yerlerindeki deriler, kahverengileşmiş, birer ağaç kabuğu gibi bir renk almıştır. Yüzü ihtiyarlar gibi buruşuktur. Acaba 14 yaşında var mıdır? Müdürle onları bu halde görünce ağlamaya başlar.

Sıdıka Avar, Dersim’den zorla getirilen kızların başka evlere hizmetçi olarak da yollandığını, hatta kendi müdürünün dahi bir kızı hizmetçi olarak yanına almak istediğini yazar.

Sıdıka Avar, ayrıca köylere gidip, eskiden asker toplanır gibi kız çocuklarını toplayıp Elazığ’a getirmek ister. Yalnız yeni Milli Eğitim Müdürü daha muavin iken bunu doğru bulmaz. Onlara mektup yazarak okula çağırmalarını ister. Kuş uçmaz kervan geçmez köylere nasıl gidilecektir?

Avar, Temmuz ayı içinde Müdire Hanım ile anlaşarak Paşa’ya gider. O zaman Tunceli’ye gitmek için izin ister, programı açıklar. Paşa’ya “Çocukları jandarma ile toplamanın hem aileleri ürküttüğünü” söyler. Ayrıca, “Hem de kızlarını kime teslim ettiklerini görürlerse, gönülleri rahat olur, ” diyerek durumu bildirir. Paşa dikkatlice bakar ve “Kelleni koltuğumun altına aldığının farkında mısın?” der. Avar, biraz düşündükten sonra, “Efendim, bu kelle düşerse kızımı okutur musunuz? der. Bunun üzerine Paşa iki elini masaya koyarak ayağa kalkar ve askere “Evet!” der. Avar da, “Sağ olun!” diyerek çıkıp gider.

Sıdıka Avar, bundan sonra anılarını anlatmaya şöyle devam eder.

“Bir gün yola çıktık. Kuzeye gitmek için yeşil mezrayı dolaşıp dağ kenarından dolana dolana karşı tepeye çıkıyoruz. Köye vardık. Kimse bizi misafir etmek istemedi. Hiçbirinin ağası evde yoktu. Erkeği olmayan evlere zorla girilmemesi için jandarmaya emir verilmişti. Halk bütün baskı ve zorbalıklara rağmen kapısına kadar gelindiği halde çoğunlukla yüz vermezler. Neyse ki elimiz boş dönmedik bu yıl okula 21 kayıt yaptık. Okul artık randıman verdikçe ilgi merkezi olmaya da başlamıştı.”

Fakat Sıdıka Avar, 10. ayın son günlerinde Tokat’a tayin edilir. Tokat’taki okulun her yardımına koşar, bakımını üstlenir. Kısa bir süre sonra Elazığ’a müdür olarak atanır ve böylece tekrar Elazığ’a döner. Müdür olarak başa geçtiğinde düşüncelerini daha rahat faaliyete geçirir. Kendisine destek olan birçok yetkili de vardır. Hatta İsmet İnönü dahi Cumhurbaşkanı iken okula gelir. Gelişmeleri değerlendirir, okuldan oldukça memnun ayrılır. Reisi Cumhur “Enstitünün yatılı sanat kısmına 25 çocuk alınsın!” der.

Avar, derhal hazırlıklara başlar. Dil bilen güvendiği iki öğrencisini yanıma aldır. Bunlar bana hem tercümanlık edecek, hem de öğrenci olarak konuşacaklardır. Bir sabah şafakla yola çıkılır. Yol çok bozuktur. Birçok sıkıntıdan sonra neyse ki elleri boş dönmezler.

Okul, üç vilayetin Valileri, Milli Eğitim Müdürleri ve 4.Umum Müfettişliği tarafından ayrı ayrı teftiş edilir. Bir gün Bingöl Valisi Şahinbaş gelir. Yatılı son sınıfa girer. Kızlar saygı v sevgi bakışlarıyla ayağa kalkarlar. Vali Bey kırıcı sözler sarf eder. Avar, durumu toparlamaya çalışırsa da pek başarılı olamaz. Daha sonra Vali Beyle beraber sınıftan çıkarlar. Valiye çalışmaları anlattır. Yatılı üçlere tekrar girdiğimde, onları çok üzgün görür. Çocuklar bu duruma çok üzüldüklerini söylerler.

Daha sonra CHP Müfettişi Avar ile görüşmek ister. Müfettiş Bursa Milletvekili Sadık Tahsin Arsel’dir. Tunceli’den Milletvekili olmasını ister. Onlara: “Ben iyi bir öğretmenim, şöyle böyle bir müdürüm. Oysa mebusluk hakkında hiçbir fikrim yok. Meclis’te bir hiç olmayı istemem. Öğretmenliği politikadan üstün görüyorum, ” deyip teşekkür eder.

Yılsonu raporunda Enstitüye gönderilecek öğretmenler hakkındaki dileğini Genel Müdürlüğe şöyle arz eder: “Eğitim durumumuz, Enstitümüzce birinci derecede ele alınması elzem bir konudur. Cazip, yumuşak, tesirli ve içten mücadeleli şekilde ele alma mecburiyetindeyiz. Örf, adet, düşünüş, görüş bakımından değişik bir grubu özümsemek zorundayız. Bu yatılı çocuklarımız sadece ders saatlerinde değil, asıl hariç zamanlarda uğraşmamız icabet eden gruptur. Arkadaşlar bu okula kura ile değil, bu zorluklar anlatıldıktan sonra gönüllü gelecek elemanlara muhtaçtır. Bu okul, lüks sosyete hayatı tahayyül eden, aşırılığa meyal hocalarla değil, mahrumiyet ve feragat içinde inkılap yaratacak idealist arkadaşlar bekliyor.”

Sıdıka Avar, öğretmen yollanırken, aranması gereken özellikleri böyle belirtir. Titiz davranılmasını ister. Aksi takdirde öğrencileri kazanmak zorlaşacaktır. Sıdıka Avar, yeni ve eski öğrenciler arasındaki diyalog işinde de, “Bilhassa lisan öğrenmede, Türkçe sorulmayan soruları cevaplandırmadığını, sorunun Türkçesini öğretip cevaplandırdığını” belirtir.

Okula sık sık ziyaretçiler gelir; İsmet İnönü, Celal Bayar, profesörler, yazarlar, gazeteciler vs. hepsi de başarılarından dolayı Sıdıka Avar’ı göklere çıkarırlar. Mesela gazeteciler “Bayan Sıdıka Avar Türk Terbiye hayatında en yüksek idealleri gerçeğe çevirmiş, mükemmel eserler yaratmıştır, ” derler.

Birçok zorluklarla karşı karşıya gelen Avar, diğer öğretmenler gibi olmadığından, deyim yerindeyse haksızlığın karşısında yer aldığından dolayı bu durum bazı kesimleri iyiden iyiye rahatsız etmeye başlar. Yavaş yavaş sürgün etmek için ellerinden geleni yaparlar. Tabi önce tayinini Ankara’ya çıkartırlar. Avar, bunun üzerine şöyle yazar:

“Çocuklarım dersteyken gitmeyi planlıyordum. Çünkü bu ayrılığa dayanamazdım. Nihayetinde taksiye bindiğim gibi okulu terk ettim. Tabi okulu terk ettikten sonra haberleri çocukların mektuplarından aldım. Ne yazık ki sürgün edildiğimden beri hakkımdaki suçlamaların ardı arkası kesilmiyordu. Bu iddiaların gerekçelerini açıklamaya çalışıyordum ama yine bazı isimler bildiklerini okuyorlardı. Yine de beni sevenler ziyaretime geliyor, tekrar dönmem için adeta yalvarıyorlardı. Öyle ki “Sen gidince kurban kesceğiz, ” diyenler dahi yanıma gelip tekrar dönmem için ayaklarıma kapanıyorlardı. Fakat Ankara’da kaldığım günler evlatlarımın özlemiyle yanıp tutuşuyordum. Onlarsız yaşayamazdım. Kafam, mantığım “gitme” dedikçe, gönül beni itiyordu. Dönecektim.

Habersizce çıktığım gibi habersizce gitmek istedim. Sokakta gençler, çocuklar beni gördükçe “Yaşa müdür, hoş geldin müdür!” diye bağrışıyorlardı. Aradan biraz zaman geçti. Ben yine öğrenci toplamalarına gidiyor, yavrularım için elimden geleni yapıyordum.

Fakat sürgünümü yapanlardan biri, Milli Eğitim Müdürü olarak geliyordu. Huzurum yine bozulacaktı.” Her yerde, “Okulu kurdu ise kurdu. Artık idareyi bırakıp çekilsin gitsin, ” diyordu.”

“Valiye gittim, biraz izin istedim. Dönüşümde tekrar yollara düşüp, öğrenci toplamaya gittim. Hatta bu sefer Gazeteci Hikmet Feridun Es ve eşi de Elazığ ve Dersim bölgelerini gezerler. Ardından, gazetelerinde benden bahsederler. İlk olarak Dersim’e uğradığımızda beyaz badanalı bir binanın önünde öğrencimle karşılaştım. Bu öğretmen benim öğrencimdi. Benim hakkımda onlara şöyle dedi:

‘Bilmezsiniz, o beni elimden tutarak köyümden aldığı gün 4-5 kelime Türkçe biliyordum. Sonra beyaz bir ata bindik ve şehre gittik. Büyük bir mektep…. Bir anneden daha yakın bir kadın. Bugün hayatımda ne vara hepsini Avar’a borçluyum, ’ diyor. Fakat yine beni öğrencilerime çok görüyorlardı. Öğrenci toplamadan geldikten sonra bu seferde İstanbul’a tayin olayı baş gösterdi. Haberi herkes almış, beni okullarına davet ediyorlardı. Öğrencilerim ağlaşıyor, gitme diyorlardı. Bense onlara hasta olduğumu, tedavi için İstanbul’a tayinimi kendimin istediğimi söylüyordum. Ve kararnamem geldi. Sultan Selim Kız Enstitüsü’ne Türkçe öğretmeni olarak verilmiştim. Eşyalarımı hazırlamaya başladım. Bütün çocuklarım etrafımda. Geçen gidişim gibi eşyalarımı alıp kaçırmıyorlar, fakat mütevekkil, sessiz gözyaşı döküyorlar. Her teneffüste boyunları bükük, elleri koltuklarında, gözleri yaşlı, sessizce yardım ediyorlar. Veda zamanı gelmişti. Hepimiz ağlıyorduk. Elazığ’ın loş istasyonu o kadar kalabalık ki. O dertli kafamla kimlere veda ettiğimi bilmiyorum. Tren hareket ettiğinde eşiğe atladım, pencereye koştum.

Ey Mastarların, Hazarların, Gölcüklerin, Muratların ülkesi Elazığ. Ey bağlarında tat, dağlarında buzlu sular kaynayan yeşil uluovaların evlatları. Ey Tunceli ve Bingöl’ün göklerle yarışan çetin dağları. Çileli mert insanları. Hepinize sevgi ve selamlar. Uğrunuza serdiğim 20 senenin kahırları, dertleri ananızın ak sütü gibi helal olsun. Allah’ın rahmeti üzerinize yağsın ve mesut olun.”

Sonuç:

Sıdıka Avar; insanın kendi yaşamının, başkalarının yaşamına nasıl adandığının en güzel örneklerinden biridir.

Merve Sümeyye Kocacık

 
Toplam blog
: 425
: 3089
Kayıt tarihi
: 06.12.06
 
 

Gazi Eğitim Fakültesi, Eğitim Bilimleri Bölümü, Eğitim Yönetimi, Teftişi, Planlaması ve Ekonomisi..