- Kategori
- Deneme
Dedeme mektup...
10.12.2015
Sevgili dedeciğim,
Yine bir 10 Aralık geldi işte. Eğer yaşasaydın bugün 82.yaşgününü kutluyor olacaktık. Ama sen daha da fazla yaşlanmak istemedin herhalde ki 68’inde bizi bırakıp gitmeyi tercih ettin. Biliyorum ölüm bir tercih meselesi değil, ama ecelin seni bu kadar ani ve erken bulduğuna da inanmak istemiyorum hala…
Hatırlıyor musun, son yaş gününde bizim evde sana pasta kesmiştik. Aslında yaş günü kutlama adetin yoktu, ama aklına nereden estiyse annem sana pasta almıştı. Sanki son doğum günün olduğunu bilirmiş gibi…Senin ebedi gidişinden sonra ‘kara kaplı’ dediğin o Ece Ajandası’na yazılmış meşhur günlüklerini karıştırırken o akşam ile ilgili izlenimlerini okumuştuk. “Aysel bana pasta almış, çok şaşırdım ve mutlu oldum” diyordun. Annem okuyunca ağlamıştı. Şimdi bu mektubu okuyunca da ağlayacak biliyorum, tıpkı 2014 yazında ölüm yıl dönümünde sana yazdığım yazıyı okuduğunda ağladığı gibi…Analı kızlı seni her andığımızda, aradan geçen bunca yıla rağmen hala ağlıyoruz zaten.
Sen gideli 14 yıl geçti, 15.yılın dolmasına da sadece birkaç ay kaldı. Zaman nasıl da hızlı akıyor. Bu süre zarfında ülkede büyük değişiklikler oldu. “Ellerine fırsat geçse bizi kör testere ile doğrayıp kuşbaşı yaparlar” dediğin şahıslar 13 yıldır ülkenin tepesine kazık çaktılar. Ve farklı yollardan hepimizi doğranmış kuşbaşı et kıvamına getirdiler/getirmeye devam ediyorlar maalesef. Hocaları "kanlı mı geleceğiz yoksa kansız mı" demişti ya, işte öğrencileri çok kanlı geldiler. Ama herkesi yavaş yavaş işledikleri için uzun süre kimse fark etmedi. Bazen sen iyi ki görmedin bugünleri diyorum, yoksa kahrından ölürdün herhalde. Yine de moralimi bozmamaya çalışıyorum. Hem Çoban Sülü ve kanlı postal Netekim paşaya kalmayan dünya elbet bunlara da kalmayacak değil mi? Neyse, bunlar ayrı bir mektup konusu. Bu da geçer diyelim ve konumuza dönelim.Biz hızla geçen zamandan bahsediyorduk değil mi? Bak mesela, senin gittiğin yıl doğan çocuklar ergenlik çağına erişti. Elalemin çocuklarından bahsediyorum da, sanki biz aynı mı kaldık? Senden sonra ne kadar çok şey değişti hayatımızda. Seni kaybettiğimde 20 yaşındaydım, şimdi yolu yarıladım, 35’ten gün alıyorum. Üniversitedeydim, okul bitti, yüksek lisans bitti, 2009 yılından beri çalışma hayatının içindeyim. İnsanlar görünüşümün çok değişmediğini söylüyor. “Bodur tavuk her daim piliç” misali yaşımı hala göstermiyorum. Hala aynıyım yani, aldığım kiloları saymazsak…Ha bir de geçen hafta kuaför dip boyası yaparken saçımda tek tük beyazlar gördüğünü söyledi. O kadar da olacak artık, değil mi ama? Hani çocukken “Ben asla evlenmeyeceğim, çocuk doğurmayacağım “ derdim ve sen de bana kızardın. Bazen de ciddiye almaz; “Hep öyle derler, ama herkes mutlaka evlenip çoluk çocuğa karışır “ deyip annemlere “Ben göremem ama siz görürsünüz elbet” diyerek iç çekerdin. Vallahi hayat boyu tek istikrarlı olduğum konu bu oldu sanırım dedeciğim. Herhalde çok içten söylemişim ki ahanda hala bekarım. Bir-iki kez niyetlendim, hatta hatırlarsan onları mezarına kadar getirip tanıştırdım seninle. Ama amiyane tabirle elimde patlayınca koy verdim gitti. Yani “göremem” diyordun ama sadece sen değil, baksana kimse göremedi J Olmayınca olmuyor işte. Bak benim yerime annem ikinci evliliğini yaptı, onu gelin ettik J Şimdi sıra babamda diyorum, onu da everelim, belki o zaman ben de düşünürüm J
Torunların olarak dört bir yana dağıldık. Başak ve Burak İstanbul’a yerleşti. Başak turizm sektöründe, Burak grafik tasarımcı oldu. Emre ise sigortacılık okudu, şimdi Manisa’da çalışıyor. Haylaz, maymun iştahlı ve tembel tavırları ile seni kızdıran ama bir o kadar da çok sevdiğin Sercan için “Aman bir şeye baş olsun da, isterse soğan başı olsun” derdin ya, adam konservatuvarda modern dans okuyup yıllarca tiyatroda çalışıp sonra ING Bank-TEKNOSA satış kanalı bölge sorumlusu oldu. Yani harbiden bir şeye baş oldu J Sen hayattayken onu benden çok sevdiğini düşünür çok kıskanırdım biliyor musun? Halbuki senin sevgin hepimize yetecek kadar çoktu hep…En ufağımız, tekne kazıntısı Ece’yi sen maalesef sadece bir kerecik görebildin. Birlikte geçirdiğimiz son yılbaşı tatilinde Ankara’ya gelmişlerdi. O zamanlar yeni yürümeye ve konuşmaya başlayan o 1.5 yaşındaki altı bezli bebek şimdi benim boyumu aştı. Kocaman, dünya güzeli bir genç kız oldu. Ah keşke onun büyümesine de tanıklık edebilseydin. Onun da seninle dolu anılar biriktirme şansı olabilseydi. Hani Sercan’ı kıskanırdım falan diyorum ya, asıl kıskanılacak olan benim galiba. İlk göz ağrın olarak seninle en çok vakit geçiren ben oldum. Belki de bu yüzden gidişini hazmetmekte en çok zorlanan da yine benim. Hala her mezarlık ziyaretinde ağlıyorum. Kimse beni o halde görüp üzülmesin diye de genelde tek başıma gidiyorum. “Ölsek arkamızdan Kuran okuyacak kimse yok” diye serzenişte bulunurdun, vallahi elimden geldiğince, dilim döndüğünce dua ediyorum senin için. Ama bilirsin, herkes kendi sevabı ve günahıyla göçüp gidiyor bu dünyadan. Edilen duanın ölüye bir faydası yok, mühim olan yad etmek. Sürekli dua edemesem de ben seni aldığım her nefeste yad ediyorum zaten dedeciğim.
Bu akşam bizim Ankara Doğa Yürüyüşçüleri Platformu’nun yemeğine gideceğim. Senin yaş günün şerefine kadeh kaldıracağım. Biliyorum, bazıları “Abdest alıp Yasin oku” diyecek ama sen beni anlarsın. Aslında Boğaz’a karşı rakı içerek anmak isterdim seni, tıpkı sevdiğin gibi, ama bu seferlik Ormancılar Lokali’nin terası ile idare edeceğiz. Gecenin solisti de yakından tanıdığın biri. Ondan senin için “Uzayıp giden o tren yolları”nı isteyeceğim. Yıllar önce, Demetevler’de annemin yaş gününde de senin isteğinle söylemişti bu şarkıyı. Genç yaşta yanarak ölen ağabeyin Yüksel’in en sevdiği şarkıymış, dinlerken gözlerin dolmuştu. Şimdi düşündüm de, ne kadar çok acı yaşamışsın şu hayatta. İki kardeş acısı, anne-baba acısı ve –her ne kadar hatalarının bedeli olarak görüp olgunlukla kabullenmeye çalışsan da- seni ömür boyu tekerlekli sandalyeye mahkum eden o korkunç kaza…Ve tüm bunlara rağmen sen tanıdığım en yaşam dolu insanlardan biriydin. Hayattan her daim keyif almayı senden öğrendim. İlah-i adaletin var olduğunu ve yaptığımız her şeyin bedelini er ya da geç bu dünyada ödeyeceğimizi de senden öğrendim. Belki de bu yüzden kimsenin ahını almamak için gereğinden fazla çaba sarf edip herkesi kendimden çok düşünür oldum. Ve belki de bu yüzden her kazık atanı intikam almak yerine Allah’a havale etmeyi seçtim. Büyümek bu mu dedeciğim? Eğer buysa çok zormuş. Ah keşke hep çocuk kalsaydım, sen de hep yanımda olsaydın.
Bu akşam beni duyacağını, hissedeceğini biliyorum. Tıpkı geçen yıl ki yaş gününde hissettiğin gibi. O gece de seni o kadar çok anmıştım ki rüyama girmiştin. Yenimahalle Narin Sokak’taki o evde divanda yatarken görmüştüm seni. Sana sarılıp “Dede seni çok özledim” diye ağlamıştım. Rüya ile gerçek o kadar birbirine girmişti ki ağlayarak uyanıp bütün gün ruh gibi gezmiştim. Rüyada hep ben konuşmuştum, sen sadece bana sarılmıştın. Annem “Konuşmadığına göre demek ki gerçekten kendisi gelmiş rüyana” demişti. Yani ne demek bu tam bilmiyorum, ama bunu duymak iyi geliyor. Umarım bu yıl da gelirsin rüyama ve yine konuşmazsın, sadece bakıp sarılırsın. Bu mektup bana iyi geldi, arada yine yazarım sana böyle…Doğum günün kutlu olsun dedeciğim…