​ Denizin tuzu / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Eylül '15

 
Kategori
Öykü
 

Denizin tuzu

Denizin tuzu
 

Bir kaç gündür oldukça kuvvetli esen yıldız, yıldız karayel karışımı serin bir rüzgar önünde deniz kıvırcıklanıp, bir birleri üzerine binen kaba dalgalarla açıklarda beyaz köpüklenerek almış başını gidiyordu Karabiga kıyılarına doğru. Daha öncesinde esen sersemletici lodos, Marmara ortalarına İstanbul boğazından kopup gelen ve oranın kirliliğini taşıyan akıntıyı tersine çevirmiş, ne kadar deniz anası, yosun parçası ve acayip köpüklenme varsa almış bu yakaya taşımıştı. Deniz hala bir türlü bu ayda olması gerekli sıcaklığa erişememişti. Şimdi tersine dönen hava deniz suyunu daha da üşütür yapsa da ortalıktaki çerçöpü, deniz analarını, yosun parçalarını almış, önüne katmış açıklara, karşıya sürüklemişti. Bakınca yüzeyden uzun senelerdir bildiği, tanıdık eski bir maviydi deniz. Ama nerede eskinin cam gibi denizi, yüzerken güneş ışıklarıyla gölgenizin ta diplere yansıdığı berrak, duru su nerede?

Sabahın erken bir saati olduğundan kumsalda çok az sayıda insandan başka kimseler yoktu. Arkada kumsala paralel uzanan yol boyu sıralanmış motel ve otellerin önlerindeki yerlerde de bir iki kahvaltı eden yazlıkçıdan başka kimseler görünmüyordu. Her birinden ayrı ayrı yükselen arabesk, pop karışımı kulak tırmalayıcı müzik sesi de duyulmuyordu henüz. Onun için sabahın bu erken saatini seçiyordu ya yüzmek için. Sadece arada bir şiddetlenen rüzgarın kumsalın sonundaki çamlarda ıslıklanan sesi, kıyılarda dünden kalma simit parçalarına, susamlara, haşlanmış mısır tanesi kalıntılarına dalan serçelerin cıvıltıları, açıkta balıktan dönen bir teknenin pata patalarından başka bir ses duyulmuyordu. Arada kendilerini rüzgara bırakıp süzülen , sonra aniden dönüp denize pikeleyen martıların çığlıkları da olmasa sessizlik, denizin mavisi gibi havada asılı kalmış duruyor sanılırdı.

Kapıdağ'ın doruklarından kopup gelen kekik, zeytin çiçeği kokulu rüzgar önüne bulutları katmış, ileride gök ile deniz mavisinin nerede başlayıp nerede sonlandığı belli olmayan ufuk çizgisine doğru koşturuyordu. Dalıp gitmişti, sese döndü.

-Bakıyorum siz de benim gibi erkencisiniz. Her gün bu saatte görüyorum sizi.

-Kalabalıktan ve gürültüden hoşlanmıyorum. Hem bu saatte daha iyi oluyor deniz.

-Öyle de su bayağı soğuk, üşütüyor insanı. Bu rüzgar eser mi daha, kaç gün sürer sizce.

-Genelde bu günlerde hep eser bu rüzgar. Kapıdağ'ın tepelerinde takılıp kalmış bu ak bulutlar var ya, onlar oradan kalkmadıkça kesilmez bu rüzgar.

Sonra ayrıldı adamdan iyi günler dileyerek. Döndü denize yürüdü, adımını attı suya. Ayak bileklerinden başlayan tatlı bir ürperti yükseldi, yayıldı vücuduna. Dizlerine kadar yürüyüp yumuşak bir hareketle suya daldı. Oysa gençlik günlerinde hızla koşup, sığlığına bakmadan kumsaldan balıklama dalardı suya. Altında yıllardır tanıdığı aşina bir yüz gibi, dibin kum ve yosun karışımı göğsüne sürünüp geçerken nefesini tuttu. Nefesini verip suyun yüzüne çıkarken saçlarından, kaşlarından, kirpiklerinden süzülüp dudaklarında bildik tuz tadı bırakan damlacıkların her birinde sabah güneşinin ışıkları küçük, ışıltılı noktacıklar olmuş parıldıyor, maviye dökülüyordu. Çok küçük yaştan beri yüzmeyi bildiği için hala iyi bir yüzücü sayılırdı. Ağır tempolu bir yüzme tutturdu. Kıyıdan açıldıkça ve nefes almak için başını koltuk altına çevirdikçe uzaklaşan kıyının ve tepelerin yeşil görüntüsü suyla karışarak bakış açısına bir giriyor, bir kayboluyordu. Yükseltilerin korunağında, dalgaların daha yüzeysel olduğu, rüzgarın çok etkisini göstermediği sınırlanmaya kadar sürdürdü yüzmesini kesintisiz.

Aslında bir geçmişe yüzer gibiydi, anıları kulaçlar gibi. Oysa yaşlanmıştı geleceğe yakınlaşmaktan, yalnızlaşmıştı. Yüzerken düşünüyor olmak da ayrı bir özellik olmalı diye geçirdi aklından. Her şey yaşama ne kadar benziyordu.Geleceğe, açıklara kulaç atarken aslında arkada ne çok şey bırakıyordunuz. Durdu, ürpermişti. Derisi pütür pütür oldu. Kafasını çıkardı sudan, ellerini, kollarını ve bacaklarını bildik hareketlerle hafiften oynatarak bir süre durdu suda. Etrafından deniz küçük dalgalar ve şırıltılı seslerle akarken, yukarılarda rüzgara kapılmış ak bulutlar başının üzerinden akıyordu. Aslında akıp geçen seneler ve uzaklaşan yaşamın kıyılarıydı...

Ara sıra bulutlardan kurtulan güneşin suyun derinliklerine akıp, sonra derin mavide yok olup giden ışıkları arasında geriye dönmek için yüzmeye başladı. Çıktı kıyıya, rüzgar üşüttü. Soluğu kabarmıştı, sigarayı azaltmalı, en iyisi bırakmalı diye düşündü. Sonra, adam sende, dercesine başını salladı. Kurulanıp evin yolunu tuttu. Arkada deniz rüzgarın önünde şırıltılarla açıklara doğru akıyordu. İleride adalara gidip gelen deniz otobüsü arkasında dalıp çıkan, dönen bir martı kalabalığıyla geniş, beyaz köpükten bir yol çizerek hızla ilerliyordu. Birazdan oluşturduğu iri dalgalara kapılan ölü deniz anaları, naylon poşetler, pet şişeler ve yosun parçalarıyla deniz gelip kumsala içini kusacaktı. Kumsala hoyratça atılmış öteberi arasından geçerken, kirlenmedik ne kaldı ki diye hayıflandı. Havlusu elinde yürüdü...

- Günaydın, gene erkencisin, gel bir çayımızı iç,

- Oturmayayım, hem üstüm ıslak, üşüdüm de biraz. Suda acayip bir bulanıklık var. Hani yağmur sularıyla toprak taşınır ya denize bulanır su, öylesi bir şey. Daha önceleri hiç böyle görmemiştim.. Musakça'daki santralin marifeti olmasın.

- Yok be ya, balık yumurtaya durdu. Soğuk gitti sular bu sene, balıkta geç kaldı onun için yumurta dökmekte. Onun bulanıklığı, meraklanma. Bu körfez balığın havyar dökme yeri.

- Umarım öyledir, suyu bulandıracak ölçüde havyar dökecek balık var demek hala.

- Olmaz mı be ya...

- Neyse iyi günler size.

Etraf hafiften hareketlenmeye başlamıştı, yürümeye devam etti. Bir zamanlar yüzden fazla çeşit balığın çıktığı bu sular giderek fakirleşiyordu insanların azgınlaşan hırsları ve doyumsuzlukları karşısında. Şimdilerde yalnızca istavrit o da kıraça olarak, mezgit, mevsiminde sardalya arasıra uğrarsa henüz tüketemedikleri lüfer çıkar olmuştu. Bu gidişle onlar da kalmaz ya, diye geçti aklından. Neyse şimdi deniz çiftliklerinde üretiyorlar balığı, inek yetiştirir gibi diye düşündü. Acı bir tebessüm kıvrıldı kaldı dudaklarında. Kurudu denizin tuzu sırtında...

 

Akın Yazıcı

4 Eylül 2015/Erdek

 

 
Toplam blog
: 190
: 391
Kayıt tarihi
: 07.05.14
 
 

1965 Ankara Üniversitesi Tıp fakültesinden asker hekim olarak mezun oldum. Gülhane Askeri Tıp Aka..