- Kategori
- Öykü
Derinden gelen aydınlık-6

Büyük bir sevinç yumağı oluşturan komşular birbirlerine sarılıp, geçmiş olsun dileklerinde bulunuyorlardı. Fadime gelin, Ormancı Mehmet Ali’nin boynuna sarılmış, bir taraftan ağlıyor, bir taraftan da beni oğlum Murat ve kızım Nurcan’a kavuşturduğunuz için sağ olun diye dualar ediyordu. Hasan İmam Sıdık Efendinin ellerine sarılmış, ha bire öpüyor, oradan Yanıkların Ahmet ve Dur Aliler köyünden kendilerine Şıh Nurettin’i öneren Mıstık’ın bile boynuna sarılarak ağlıyordu. Daha birkaç saat önce ruhuna Fatiha okuduğu Mıstık şimdi dünyanın en iyi insanı olarak görünüyordu.
Ormancı Mehmet Ali, haydin sarılıp ağlaşmayı bırakında dönelim. Kar iyice bastırırsa bizde kurtların kordonu altında kalır, onların gelip bizi yemesini bekleriz sonra diyerek, yola çıkmaları için herkesi uyardı. Hasan hemen Boz katır ve Karakaçan’ı bulundukları yerden çözüp, keçeleri ve hayvanların torbalarını hayvanlara yükletip, yengesi Fadime gelinin eşeğe binmesine yardım etti. Kendisi de Boz katıra binerek hemen köylerine doğru yola çıktılar.
Fadime gelin bir ara Hasan’a buraya kadar gelmişken, Şıh Nurettin’e kadar gitseydik dedi. Ancak Hasan yengesine öyle bir baktı ki. Fadime gelin bir daha söylemeye cesaret edemedi. Zaten İmam Sıdık Efendi ve Ormancı Mehmet Ali duysalardı, Fadime gelini güzel bir azarlarlardı. Büyük bir hızla yola çıkan kafile yokuş aşağı büyük bir süratle gidiyorlardı. Böyle giderlerse üç saat içinde köylerine varabilirlerdi. Kurtarmaya gelenlerden Ormancı Mehmet Ali ve İmam Sıdık Efendinin altında at, Yanıkların Ahmet ve Dur Aliler köyünden Mıstk’ın altında da katır vardı.
Yolda giderken, Ormancı Mehmet Ali, köyde olup bitenleri, Muhtar Ali’nin cezaevinde çektiklerini, Hasan ve Fadime’yi nasıl merak ettiklerini anlatıp, köyden çıkalı dört gün olunca, kendilerinin bir gün öncesinden anlaşıp, hazırlıklarını yaparak, sabah namazından bile önce yola çıktıklarını, köpeklerin sayesinde Hasan ve Fadime gelinin kaldıkları ahır bozmasını bulabildiklerini anlattı. Hasan ve Fadime gelin kurtarıcılarına dua ederek, köylerinin yolunda hızla ilerlemeye devam ettiler.
Yolda giderken, hasan boz Katırın üzerinde nişanlısı Elif’i düşünmeye başladı. Abisi Muhtar Ali’nin başına bu olay gelmese şimdiye kadar evleneceklerdi. Muhtar Ali, Kaymakam ve Kambur İsmail Ağa’yı vurup öldürmesi, Hasan ve Elif’in geleceği dönük tüm planlarını bozmuştu. Abisi muhtar Ali cezaevine girince, evin tüm işlerine Hasan koşmaya başlamıştı. Birde köydeki abisi hapisle evlenmeyi düşünüyor diyecekler korkusu Hasan’ın belini büküyordu.
Yolda giderken, hasan köye varır varmaz babası Rıza Efendiye durumu anlatıp, Elif ile evleneceğini, beklemekten bıktığını, kendi kendisine söyleyerek gidiyordu. Babası Rıza Efendiye böyle bir şey söylemesi mümkün müydü? Rıza Efendi, Kurtuluş savaşına katılmış, orada birçok başarılara imza atmıştı. Çevresinde çok otoriter birisi olarak bilinirdi. Kendince çok sertti. Ancak çocukları öyle sert olmadığını bilirlerdi. Hasan babası ile konuşmaya karar verdi.
Kurtarıcılar ve kurtulanlar ikindi üzeri köye vardılar. Köyde de acayip bir yağmur yağıyordu. Ormancı Mehmet Ali o yağmura rağmen, kasabaya gidip Muhtar Ali’ye haber vermek için yolda kafileden ayrılmıştı. Köylüler Hasan ve Fadime gelinin kurtulduğunu duyar duymaz, Muhtar Ali ve ailesinin birlikte oturduğu iki katlı, ahşap, geniş bur bahçe içinde olan, kalın taş duvarlarla örülü konağa gelmeye başladılar. Gelen kadınlar hemen Fadime gelinin boynuna sarılıp, onunla birlikte ağlaşıyorlardı. Hasan ve Fadime gelinin kurtulmasına en çok Muhtar’ın oğlu Murat ve kızı Nurcan sevinmişti. Gerçi köyde herkes ümidi kesmişti ama! Onların içinde amcaları Hasan ve anneleri Fadime gelinin kurtulacaklarına dair bir hisleri vardı.
Ormancı Mehmet Ali, yağmurun altında, kasabaya doğru hızla atını sürüyordu. Önce doğruca hapishanenin bulunduğu Merkez camiinin yanındaki hapishaneye doğru gitti. Hemen camiinin dışındaki hayvan bağlama yerine atını bağlayıp, doğruca camiinin avlusundan cezaevinin avlusu istikametine yöneldi. Muhtar Ali ve Hüsnü Ziya Bey’in sundurmanın altında volta attıklarını gördü. Hemen nöbetçi Jandarma eri Necmi’ye nasılsın asker oğlum diye hitap ederek, avluya doğru yöneldi. Nemci de sağ ol Ormancı amca, iyiyim, diyerek Muhtar Ali’ye seslendi. Muhtar bak sana haber geldi. Haydi, gözün aydın demesi ile muhtar Ali’nin, askerin istikametine dönmesi bir oldu. Ormancı Mehmet Ali’yi karşısında görüp, gülümsemesi ile eşi ve kardeşinin kurtulduğunu anlayarak, ellerini havaya açtı ve dua etmeye başladı. Ormancı Mehmet Ali kısaca olanları anlatış, eşi Fadime ve kardeşi Hasan’ın İmam Sıdık Efendi, Yanıkların Ahmet ve Dur Aliler köyünden Mıstık ile birlikte köye gittiklerini, sağlıklarının iyi olduğunu anlattı. Tabi birde böyle saçma bir iş yaparak, eşi ve kardeşini Şıh Nurettin’e gönderdiği için ufak yollu bir fırça attı.
Ormancı Mehmet Ali, hapishaneden ayrılıp, doğruca Orman şefliğine gitti. Oradaki odasında üzerini değiştirip, sobanın başında biraz ısındıktan sonra, şefi ile de görüşüp, atına atladığı gibi köyünün yolunu tuttu.
Köydeki Muhtar Ali’nin evine gelip gidenlerin arkası kesilmiyordu. Ormancı Mehmet Ali de köye gelince, önce muhtar’ın babası Rıza Efendi’yi ziyaret etti. Rıza Efendi Ormancı Mehmet Ali’ye uzun, uzun sarılıp, dualar etti. İyi ki sen ve İmam Sıdık Efendi varsınız. Bu gün gelinim ve oğlum hayattaysa, bunu sizlere borçlu diyerek, dolan gözyaşlarını çevredekilerden saklamak için ocaklıkta yanmakta olan ateşe doğru yönünü döndü. Rıza Efendi ne kadar da yönünü dönse, ağladığını herkes görmüştü. O koskoca, dev gibi adam çocuklar gibi gözyaşı döküyordu.
Herkes gidip, el ayak çekildikten sonra, Hasan babası Rıza Efendi’nin yanına gelerek, baba; ne zamana kadar daha bekleyeceğiz? Abimin durumu hala belli değil. Buna bir çözüm yolu bulalım dedi. Rıza Efendi, oğlu Hasan’ın ne demek istediğini anlamış ve bıyık altından gülmüştü. Oğlum, yengeni çağır buraya gelsin deyip, Fadime gelinin gelmesini bekledi. Çocuklar yatmıştı. Fadime gelin gelince, Hasan ve Fadime gelini karşısına oturttu. Fadime kızım, bak Hasan ben nişanlım Elif ile evleneceği diyor, bu konuda sen ne diyorsun diye sordu? Fadime gelin, baba çok iyi olur. Evin işleri bir yandan tarlanın işleri bir yandan bende iyice yorulmaya başlamıştım. Elif gelin hiç olmazsa evin işlerini yapar, bende gönül rahatlığı ile tarlada çalışırım dedi. Rıza Efendi bunun üzerine, bak sen kendisine yardımcı arıyormuş diyerek gelinine takıldı. En kısa zamanda kasabaya gidip, Muhtar Ali ile de konuşarak, onun da görüşünü alıp, düğün kurmaya karar verdiler. Hasan havalara uçuyordu. Artık Elif’ine kavuşacaktı. O da sevdiği kızla evlenmeyi ve çocuklarının olmasını istiyordu.
Hapishanede ise herkes Muhtar Ali’nin çevresine toplanmış, geçmiş olsun dileklerini sunuyorlardı. Muhtar Ali kendisini unutmuş, karısı Fadime ve kardeşi Hasan’ın kurtulmasına seviniyordu. Herkes toplanıp, Fadime gelin ve Hasan’ın kurtulmasına dair konuşulurken, bir yandan da anılar anlatılmaya başlanıp, kader birliği etmiş cezaevindeki insanların, bu anıları ile durumlarını bir an unuttukları gözleniyordu. Herkes bir şeyler anlatıyordu.
Hüsnü Ziya Bey herkesi böyle toplu olarak bir arada görünce her zaman yaptığı gibi, ayağa kalkıp, arkadaşlar bakın; İşte hurafeler ve muska gibi yöntemlere yaratan bile razı olmadığı için Muhtar Ali’nin eşi ve kardeşinin başına bu olaylar geldi. Gazi Mustafa Kemal bu yüzden Tekke ve Zaviyeleri kapattı. Mutsa yazmayı bunun için yasakladı. Okuyup üfürmekle bir insan ne iyi olur, nede başına geleceklerden kurtulur. Sadece o şarlatanın ambarı ve cebi dolar. Bu zamanda, okuyup üfürmeyle, bir kâğıt parçasına Arapça birkaç satır karalamayla hiçbir hastalık iyi olmaz! Hiçbir mahkûm kurtulmaz. Özellikle bir Mahkûmun kurtulması için sağlam delil ve kendisini iyi savunması lazımdır. Ben bunca zamandan beri Muhtar Ali’ye savunmasını nasıl yapacağını öğretmeye çalışıyorum. Öyle bir şıh’ın veya bir başkasının yazacağı bir mutsa ile veya okuyup üfürmesi ile kurtulacak olunsa, cezaevlerinde kimse olmazdı. İşte bizim ülkemizde kurulmak istenilende delile göre yargılama yapılması. Eğer sağlam deliller varsa. Hiçbir mahkûm, ceza almaktan kurtulamaz. İşte bizim Cumhuriyetimizin temel özelliklerinden birisi olan Bağımsız yargı olgusudur. Ha yeterlimi derseniz elbette değil. Yeterli Hâkim ve savcımız yok. Bir gün onlarda olunca, bağımsız yargının ülke geleceği açısından çok önemli kararlara imza atacaklarını düşünüyorum. Söylemek istediğim şu herkes, bu Cumhuriyetin kanunlarına, nizamlarına saygılı olsun. Hacıdan hocadan medet ummasın. Yanı Yardım beklemesin. Bu Cumhuriyetin Savcıları ve Hâkimleri kimseyi haksız yere hapishaneye atmaz. Bakın şunu da söyleyeyim, gezici Hâkim Ali Osman Bey’in gelişinin gecikmesi, birçoklarınızı düşündürüyor. Bizi içeri tıkıp, burada unuttular diye düşünmenize neden oluyor. İnsanoğlunun başına her zaman, her şekilde bazı olaylar gelebilir. Bildiğiniz gibi Ali Osman Bey’in de başına attan düşme neticesinde kolu kırılmış ve gelmesi biraz gecikmiştir. Savcı beyden aldığım bilgiye göre, önümüzdeki hafta içinde Gezici Hâkim Ali Osman Bey kasabaya gelecekmiş. Onun için Cumhuriyete ve onun görevlilerine güvenmenizi istiyorum. Herkes Türkiye Cumhuriyetinin Hâkimine, Savcısına, memuruna, kanunlarına, nizamlarına güvensin ve ülke kalkınması için devamlı süratte çalışsın. Ne kadar çok üretirsek, ülkemizin kalkınması o kadar çabuk olur. Ürettiklerimizi dışarı satıp, yeni, yeni yollar, çeşmeler yapılmasına yardımcı olursak. Ülkemiz o zaman hızla kalkınır. Hüsnü Ziya Bey’in nutuk’u sürüp gidecekti. Ancak Uzman Çavuş Aziz’in geldiğini gören Jandarma eri Nemci topluluğu uyarınca, Hüsnü Ziya Bey konuşmasına kaldığı yerden başka zaman devam etmek için keserek, herkes bir köşeye geçip, uslu, uslu oturmaya başladı.
Uzman Çavuş, Jandarma Karakolunda askerlere nasıl davranıyorsa, hapishanedeki tutuklu ve mahkûmlara da aynı sertlikte davranıyor. Onlarında esas duruşa geçmesini ve kendisini başları ile selamlamalarını istiyordu. Bu durumu bilen Hüsnü Ziya Bey, mübarek, sanki Ordu Komutanı, bunun çalımı, ordu komutanında yok. İşte milleti bu şekilde askerden, Cumhuriyetten, Demokrasiden ve iktidardaki Cumhuriyet Halk Partisinden bunlar soğutuyor. Hani bir hikâye vardır ya. Birisine padişahlık vermişler o da önce babasını kesmiş, işte bu Çavuşun yaptıkları da o! Diyordu. Uzaktan Uzman Çavuş Aziz’in saçsız başı göründü. Asker Nemci, topuklarını birleştirip, yüksek sesle, Hapishanede önemli bir vukuatım yoktur, hapishane ve mahkûmlar emir ve görüşünüze hazırdır Komutanım, diyerek tekmil verdi. Uzman Çavuş asker Necmi’yi şöyle bir süzdü. Üstünü başını kontrol etti. Ama ayağındaki yırdık postalına hiç bakmadı. Postalın boyasına bakıyor, yandaki yırtık yeri görmüyordu. Gardiyan diye Veliş’in Turgut’a seslendi. O da içeriden çıkıp, buyur komutan diye seslendi. Uzman Çavuş Aziz, Gardiyan Turgut’un bu tutumunu hiç beğenmemişti. Gardiyan kendine gel. Sen kiminle bu şekilde konuşuyorsun, diyerek azarladı. Gardiyan Turgut da, sen ne diyorsun çavuş, yetti senin yaptıkların. Sen bana karışamazsın. Ben Savcıya bağlı olarak çalışıyorum. Bir daha buraya geldiğinde, sadece askere karışabilirsin. Hapishanenin içine karışamazsın ve giremezsin de. Aynı hareketleri bir daha yaparsan, seni önce Savcıya şikâyet ederim. Sonra da seninle kavga ederim. Senin karşında asker yok. Ben senden daha yaşlıyım. Bende askerde çavuştum. Suçumuz uzman olarak kalmamak mı? Haydi, sen içerideki mahkûmlara ve bana karışamazsın diye sert çıkınca, uzman Çavuş Aziz yahu Turgut niye böyle deyip de benim otoritemi sarsıyorsun, bunu baş başa kaldığımızda söyleseydin ya diye sitem etti. Gardiyan Turgut da yok arkadaş bundan sonra böyle. Ne lan sen kendini paşa mı zannediyorsun. Alt tarafın bir uzman çavuş! Adam yokluğunda, seni adam yerine koyup, böyle bir Karakolun başına geçirmişler. Sende önüne geleni asıp, kesmekle nere varacaksın. Senden herkes korkuyor ve senin yüzünden Cumhuriyeti kötülüyorlar. Bu kadar tanıdığım insan var. Senin yüzünden Cumhuriyete yavaş, yavaş düşman oluyorlar. Sözde Cumhuriyet kuruldu, kaç yıldan beri de uygulanıyor. Ancak, değişen hiçbir şey yok. Eskiden zaptiyeler vardı! Şimdi de uzman Çavuş Aziz var diyorlar. Bu senin yaptıklarını bundan sonra önce Savcıya, sonra da Kaymakama anlatacağı diyerek, Uzman Çavuş Aziz’i hapishanenin önünden kovdu. Uzman Çavuş Aziz kafasını önüne eğerek, arkasına bile bakmadan çekip gitti.