- Kategori
- Siyaset
Dış politikada balans ayarı

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, varlığı boyunca kendisine komşu bazı ülkeleri tehdit olarak idrak etmişti. Misal vermek gerekirse Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği bunların başında gelmekteydi.
Buna sebep olarak Sovyetlerin Kars şehri mevzuundaki tavrı ve sıcak denizlere açılma talebini gösterebiliriz.
Devlet olarak Türkiye’nin bundan dolayı dış politikada Amerika Birleşik Devletlerine yakınlaşma politikasını izlediğini, konuya vakıf olan herkes bilmektedir. Sovyetler dağıldıktan sonra kurulan Rusya da ülkemiz tarafından bu kapsamda değerlendirilmiştir.
Bu mevzuu ile alakalı zamanında Yunanistan ve İran’ın da ülkemizce tehdit kapsamında görüldüğü malumdur.
Yunanistan, Ege Adaları ve Kıbrıs meseleleri hasebiyle anlaşılamayan ve tehdit unsuru ülke olarak nitelendirilmekteydi.
İran ise hususiyetle 11 Şubat 1979 İslam Devrimi sonrası kendi rejimini Laik bir idareye malik olan ülkemize empoze etmek için propaganda yaptığı ve PKK Terör Örgütü ile işbirliğine gittiği şüphesiyle tehdit unsuru olarak algılanıyordu.
Oysa son Milli Güvenlik Kurulu’nda neşredilen Kımızı Kitap Vesikasına göre Irak’ta dahil söz konusu ülkeler tehdit olmaktan çıkarılıp hatta müttefik diye nitelendiriliyorlar.
Tehdit olarak görülen Rusya ile münasebetlerdeki müspet gelişmelere bir örnek vermek gerekirse 2008 Ağustosunda cereyan Rusya-Gürcistan Savaşı’ndan sonra gelişen hadiselere bakmak yeterli olacaktır.
Bu ülke ile vizelerin kaldırılması münasebetiyle karşılıklı ticaretin serbestleştirilmesi ve geliştirilmesi kararı kısa bir önce alınmış idi.
Aynı zamanda iki ülke devlet başkanlarının bu süreç içinde mukavele ettiği mutabakat olan “Güçlü Ortaklık Vurgusu”nu önemli bir gelişme olarak görmek mümkün.
İran ile 2007 senesinde Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in tüm tepki ve tehditlerine rağmen icra edilen doğalgaz, enerji anlaşmaları ve askeri alanda ki işbirliği, son yapılan deniz tatbikatına İsrail Askeri yetkilisinin çağrılmayıp, İran’lı üst düzey bir generalin gözlemci olarak katılması bu ülkenin de artık tehdit olarak görülmediğinin en çıplak misalleridir.
Ayrıca biraz evvel belirttiğimiz gibi iki ülkenin PKK Terör Örgütüne karşı aldıkları ortak tavrı da söz konusu gelişmeleri besleyen adımlar olarak görmek mümkün.
Bu sürecin hususiyetle 2003’te cereyan eden Irak Savaşı’ndan sonra başladığı da tartışma götürmez bir gerçek olarak karşımızda durmakta.Türkiye’nin bu ülke ile alakalı Güvenlik Konseyi’nde alınan yaptırım kararlarına karşı veto hakkını kullanması ve söz konusu kararın aksine Brezilya ile birlikte hamle yapması, zirve öncesinde yapılan Nükleer Takas Anlaşması kararının altına yine aynı ülke ile imza atması da söz konusu gelişmelere ayrıca bir örnek olarak gösterilebilir.
1999 depremi sonrası Türkiye-Yunanistan münasebetlerinde başlayan müspet havanın daha sonra enerji alanında bu sene varılan mutabakatlarla söz konusu ülkelerin işbirliği mevzuunda ne kadar samimi olduklarını da kanıtlar nitelikte.
Bütün bu gelişmelere aynı zamanda Ermenistan ile son zamanlarda inşa edilmeye çalışılan ilişkiler ve bu bağlamda gerçekleştirilen dolaylı görüşme teşebbüsleri de dahil Türk Dış Politikası’nın önemli adımlarını eklemek mümkün.
Netice olarak tüm bu gelişmelerin gidişatına baktığımızda Türk Dış Politikası’nın Türkiye’nin Komşularıyla Sıfır Problem” anlayışına göre dizayn edildiği hakikatine varabilmekteyiz.
Hususiyetle son yıllarda Türkiye’nin izlediği politika ile alakalı seslendirilen “Eksen Kayması” görüşlerinin de yersiz olup söz konusu politikaların “Çok Yönlü Dış Politika ve Komşularla Sıfır Sorun “anlayışının tezahürü olduğu gerçeği karşımıza çıkmakta.