- Kategori
- Kent Yaşamı
Doğada geçti yorgunluğum

Geçtiğimiz haftaydı.
Bayramdan hemen sonraki ilk hafta.
Üzerimde kasvet.
Ve tarif edemediğim bir yorgunluk hali.
Eklem yerlerimde ağrılar.
Başımda bir ağırlık.
Hareket etmekte zorlanıyorum.
Zaman zaman nefesim daralıyor.
Nedeni nedir?
Kestiremiyorum.
Hafta boyunca doğru dürüst iş yerine bile gitmedim.
Haftanın beşinci günü.
Cuma.
Sabah erkenden kalktım.
Antalya’nın daha önce hiç gitmediğim bir bölgesine doğru yol almaya başladım.
Sabah saat 08, 30 suları.
Tiril tiril bir hava.
Güneşin hafif yakıcılığı.
Çam ormanlarının arasında.
Ve çam kokularının içerisinde, dağların sarp ve virajlı yollarında yaklaşık 60 km.
Karşıma köyler çıkıyor.
Köy kahveleri.
Ve köy kahvesinde oturan köylüler.
Arabayı park edip kahveye giriyorum.
Ve sohbet etmekte olan köylülerin yanına ilişiyorum.
Bir çay getiriyor kahveci.
Merak ediyor köylüler.
Nereden geldiği mi?
Neden geldiği mi?
Konuşuyoruz.
Ve çayım bittikten sonra tekrar yola devam ediyorum.
Nereye gittiğimi de bilmiyorum.
Ne var ki gidiyorum.
Gittikçe gidesim geliyor.
Sarp bir yerdeyim.
Arabayı hemen yolun kenarında bulunan boşluğa çekip iniyorum.
Nefis bir hava.
Daha da nefis olan o muhteşem manzara.
Hem de ne manzara.
Kafanızı ne tarafa çeviriyorsanız minik minik köyler.
Hem de onlarca.
Yayla köyleri.
Ve birçoğuna Antalya kent merkezinde yaşayanlar yerleşmiş.
Yaz sıcaklarında yayla evlerine gidiyorlar.
Bir an için karşıma bir ihtiyar çıktı.
Ne olduğunu anlamadım.
Elinde baston.
Ayağında lastik ayakkabı.
Ve o bildik ceket.
Rengi solmuş lacivert.
Gri pantolon.
1, 45 boylarında.
Sakalına ak düşmüş.
Hacı.
“Selamın Aleyküm” dedi.
“Aleyküm selam” diye karşılık verdim.
“Hayırdır evlat, nereye böyle”.
“Geziyorum”.
“Gez gez”.
“Sen nereye amca”.
“Cuma’ya gidiyorum. Şu ukarida Üçoluk köyünün camisinde Cuma namazını kılıyorum”.
“Seni bırakayım oraya”.
“Nerede oturuyorsun amca”.
“Aşağıda”.
“Aşağı neresi?”.
“Şö yandan iniyorsun”.
“Anladım”.
“Yaş kaç?”
“Doksan”.
“Bayağı varmış yaşın. Ama göstermiyorsun”.
“Yaşlandık artık”.
Üçoluk köyüne geldik.
Kahvenin kenarına çektik arabayı.
Köylüler toplanmışlar.
Kendi aralarında konuşuyorlar.
Hepsi Cuma namazını bekliyor.
Ve birbirlerine takılıyorlar.
Arada beni de süzmeyi ihmal etmiyorlar.
Güzel bir çaydan sonra kalkıp yola devam ediyorum.
Manzaralar muhteşem.
Yollar güzel.
Dağların doruklarındayım.
Ve bir levha.
Bir restaurant levhası.
Yönümü oraya çeviriyorum.
Ve devam.
Serin bir hava.
Hafif bir esinti var.
Bir hayli yol alıyorum.
Sarp dağlardayım.
Bir an için karşıma bir turist kafilesi çıktı.
Safariye çıkmışlar.
Dağın doruğunda fotoğraf çekiyorlar.
Hemen kenara Jeepleri park etmişler.
Yanlarından geçtim.
Ama restaurant halen yok ortalarda.
Devam ediyorum.
Bir taraftan bir an önce restaurant karşıma çıksın istiyorum.
Diğer bir taraftan o güzelim manzaralardan kendimi alamıyorum.
Nihayet Söğüt Cuma denen bir köye doğru yaklaşıyorum.
Ve tekrar görüyorum restaurant levhasını.
Ama ille de Söğüt Cuma köyünü göreceğim.
Devam ediyorum Söğüt Cuma’ya.
Büyükçe bir köy.
Köyün içerisine doğru ilerliyorum.
Her yan yeni yapılarla dolu.
Muhteşem bir manzaraya nazır yapılmış konutlar.
Yayla evleri.
Belli ki Antalyalılar istila etmiş köyü.
Yaz sıcaklarında soluğu buralarda alıyorlar.
Tekrar geri dönüp restauranta yöneliyorum.
Tam da zirve de bir yere kurmuşlar restaurantı.
Derme çatma bir yer.
Eski ahşap masalar.
Masaların etrafında derme çatma ahşap sandalyeler.
Ama manzarası bir harika.
Hafif tarafından bir esinti.
Bir masaya geçtim.
Manzaraya gözümü dikeceğim en güzel masası.
Benden başka kimse yok.
Ve iki garson.
Garsonun birisi geldi.
Ve sipariş aldı.
Bir tas kebap.
Güzel bir yeşil salata.
Süzme yoğurt.
Ve rakı.
Orada içtiğim rakının tadını hiçbir şeye değişmem doğrusu.
Yaklaşık iki saat kadar oturdum.
Ve o sessizlikte, rakının eşliğinde, manzara seyrinin keyfi bir başka oluyor.
Tekrar yola koyuldum.
Geriye dönüş yolu.
Ve tekrar o güzelim yayla köyleri.
Ve o güzelim manzaralar.
Bir kez daha Antalya’ya aşık oldum.
Akşam eve döndüğümde müthiş bir şekilde dinlenmiştim.
Sanırım ihtiyacım olan şey buymuş.
Doğa.
Doğa ile iç içe olmak.
Ne bir ağrı.
Ne bir sızı.
Ne de yorgunluk.