06 Ağustos '11
- Kategori
- Felsefe
Döngü

Başka bir hikaye vardı o an. Alışılmadıktı ve yeniydi. Daha önce görmemişti, duymamıştı. Hiç bilmediği yerlerdeydi, yabancıydı. Herşey çok çabuktu. Sanki hiç bir şey anlatmayan bir film izliyordu ve anlamaya çalışıyordu. Duyduğu sesler anlamsızdı, ama yabancı değildi. Yabancı olan sesleri reddetmeye çalışır ya beynimiz, belki yeni olmasından korktuğundandır anlattığı fikirlerin; işte buna rağmen reddetmeye çalışmıyordu duyduğu yeni şeyleri. Derinlerden başka bir ses gelmeye başladı, bu da yabancıydı ama diğerlerinden belirgin bir şekilde farklıydı. Çünkü onu rahatsız ediyordu. Bu sesi duymak istemiyordu. Kendini o an varolan diğer şeylere vermeye çalışıyordu, o kötü sesi reddediyordu. Ama o sesin şiddeti gittikçe arttı ve daha da rahatsız edici olmaya başladı. Artık o sesi duymamaya çalışmaktan vazgeçti ve ne olduğunu anlamaya çalıştı. Gittikçe yükselen bir sesti ve harmonik olmayan tiz bir ritmi vardı. Bir saniye sonra bunun neyin sesi olduğunu bir anda anladı. Kan beynine hücum etmişti. Gözlerini sıkı sıkı kapatıyordu. Başına çok feci bir ağrı saplandı. O ana kadar o yabancı yerde huzur verici bir sıcaklık vardı. Bütün vücudunu kaplıyordu, çok huzur verici ve yumuşaktı herşey. Ve hepsi bitecekti. Gözlerini daha da sıkı kapatarak bütün bu olanlara direndi. Ama ses artık dayanılmaz bir hale gelmişti. Gözlerini hafifçe araladı ve beyaz parlak ışığın gözlerinden içeri sızmasına izin verdi. Gözleri o kadar kısıktı ki kendi kirpiklerini görebiliyordu. Kirpikleri sanki işgali kabullenmiş bir devletin direnen son askeri gibiydi ve hala geçit vermeye direniyordu. Ama bunun da sonu yakındı. Kolunu kıpırdatmak istedi. O ana kadar tüy gibi hafif olan kolu yüzlerce ton ağırlaşmıştı. Ama o ses, beyninde yankılanıyordu. Kafasının içinde bir duvardan diğerine çarpıyor, sonra diğerine, sonra diğerine. Kafasına giren sesler kafasından çıkmıyor, resmen birikiyordu, zaman geçtikçe kafasında sağa sola çarpan seslere yenileri ekleniyordu. Artık direnecek gücü kalmamıştı. Sesin tam karşısından geldiğini duyuyordu, ama kirpiklerini yenen beyaz ışık öyle kuvvetliydi ki, hiçbir şey görmesine izin vermiyordu. Işığı tanıyordu. O ışıkta olmuştu herşey o ana kadar yaşadığı. Acıydı, hatırlatıcıydı. Kalbi acıdı, canı sıkıldı. Vücudunda sımsıcak dolaşan kan artık geri çekiliyordu. Verdiği gücü de beraberinde götürüyordu. Gözlerini kapadı, görmek istemedi o ışığı. Beyaz renkli ışığa göz kapakları bile dayanamıyordu. Göz kapaklarından süzülen ışık artık pembeydi. Ne yazık ki artık, direnmek anlamsızdı. Kolunu yukarı doğru kaldırdı. O anda birden ürperdi. Başından yukarısı soğuktu. Kolu üşüdü ve titredi. Hızlı bir hareketle beyaz ışığın içine doğru salladı kolunu. Sesin geldiği yere doğru. Kolu havadayken kuvveti bitti ve kol kendi ağırlığı ile düşmeye başladı. Vurdu. Ses kesildi. Artık o rahatsız edici ses yoktu. Ama göz kapaklarından süzülüp pembe rengini alan beyaz ışık hala oradaydı. Zaten artık önemi de yoktu. O ışığın boyundurluğundaydı artık. Onun otoritesine itaat edecekti her zamanki gibi. Etrafındaki boşluklar duvar duvar kapanıyordu. Biliyordu. Zamanı gelmişti. Artık mahkum oluyordu o ışığa. Gözlerini açtı, artık alışmıştı gözleri ışığa. Artık herşey daha belirgindi. Beyaz ışık artık gözlerini ağrıtmıyordu. Ama başının ağrısı ve kalbinin acısı hala yerindeydi. O beyaz ışıkta o ana kadar yaşadıkları yüzünden ağrıyordu kalbi, acıyordu beyni. Ne yazık ki biliyordu; sonu gelmeyen bir döngünün içindeydi. Ve beklemeliydi yeniden dalmak için bir sonraki geceyi.