- Kategori
- Aşk - Evlilik
Duygu & Mantık

Düşünce dünyamızın ve hayal gücümüzün kurgusuyla oluşturulan ideal bir sevgiliyi özlüyor çogumuz...
Mantığımız, duygularımız hakkında bize gerçeği söyleyebilecek kadar sağlıklı çalışıyor mu?
“Duygular at gibidir. Dizginleri bırakırsanız atın nereye gideceği belli olmaz. Attan inerseniz bu kez de gideceğiniz yere gidemezsiniz.“ (Mevlana)
Gözardı edilerek ya da farkında olunmadan mantığından soyutlanmış duyguların, şu an ne kadar huzur getirse de yarına kalma olasılığı oldukça düşüktür. Akılcı zekâları (IQ) yüksek insanların bile bazen tutkularını dizginleyemediklerini, dürtülerine söz geçiremeyerek büyük hatalar yapabildiklerini biliyoruz. Bunun nedeni; Duygusal zekâlarının ( EQ) , bilgi, mantık, kişilik ve değerlerinin özledikleri huzuru getirecek düzeyde olmamasıdır.
Mantıklı düşünebilmenin ön koşulu gerçekçi algılamadır.
İnsanlar, kendilerini geliştirme eğilimlerini gerçekten yansıtan değer verme koşulları ile temas kurduklarında, kendilerini geliştirme, koruma ve mantıklı olmayı daha kolay başarabileceklerdir.
İnsanın tüm yaşadıkları, öğrendikleri ve hissettikleri ruhsal dosyasında izler bırakır. Hafızasındaki bu izler şu anını yapılandırmasında ve geleceği ile ilgili kararlarında başvurabileceği değerlere dönüşür. Değerler neyi tercih edeceğimizi, neyi etmeyeceğimizi fark etmemize olayları ve davranışları önem sırasına koymamıza yardım eder. Bir pusula gibi duygu düşünce ve davranışlarımıza yön gösterir.
“Son günlerde arada bir yaptığım gibi geriye dönüp hayatıma baktığımda beni en çok sarsan bir zamanlar bana çok önemli ve çekici gelen şeylerin boş ve gülünç görünmesi oluyor. Örneğin; her türlü aldatıcı maskesi altında başarılar, tanınmak ve övünmek, para kazanmak, bir kadını baştan çıkarmak ya da yolculuğa çıkmak dünyanın bir orasına bir burasına şeytan gibi gidip gelmek, gösteriş dünyasının sunduğu şeyleri yaşamak ve açıklamak, gözle görülür zevkler.
Geriye baktığımda bütün bu kendini tatmin denemeleri Pascal‘ın dediği gibi “Toprağı yalamak” türünden salt bir düş gibi görünüyor. (Malcom Muggeri. 20. yüzyıl tanıklığı)
Tutum ve davranışlarımızda kalıcı değişimler sağlamak istiyorsak kişiliğimizi oluşturan değerlerimizi yeniden gözden geçirerek sağlıklı olanlarını içselleştirmeliyiz. Değerlerimiz duygularımızın daima önünde olmalı, çünkü duygularımıza yön gösteren değerlerimizdir. Duygular incinebilir fakat değerler bir kale gibi daima ayaktadır. Sorun seçtiğimiz değerlerin doğruluğu ve çelişkiler içinde değerlerimizi kaybedip kaybetmediğimiz.
Özgürlüğe ve hayvanlara değer veriyoruz! Kuşları daracık kafeslere, balıkları minicik akvaryumlara hapsediyoruz. Onların sadece hayatta kalması önemli, ortaçağdaki köleler gibi bize hizmet etmeli, bize keyif vermeli. Doğal ortamlarından koparılmış, yaşam alanları daraltılmış, özgürlükleri elinden alınmış kimin umurunda?
Değer verdiklerimizi çok seviyoruz! Nedense en çok da onları üzüyoruz. Annemizi, babamızı, çocuklarımızı, dostlarımızı, sevgilimiz ya da eşimizi, çok seviyoruz. Öyle ki uğurlarına ölürüz. Fakat konu fedakârlık yapmaya gelince zorlanıyoruz. Ne oluyor sevgimize hani çok değer veriyorduk, hani çok seviyorduk, hani onlar için ölebilirdik?
Sağlığımıza değer veriyoruz! Çoğumuz ne spor yapıyor ne de kontrole gidiyor.
Doğayı seviyoruz! Fakat ne kadar koruyoruz. Küresel ısınmayı önlemek için kaçımız bir şeyler yapıyor.
Çiçekleri seviyoruz! Bencilce koparılan çiçekleri satın alıp değer verdiklerimize hediye ediyoruz. Saksısıyla hediye etsek ayıp mı olur?
İnancımıza değer veriyoruz! Çıkarlarımız söz konusu olduğunda inancımızı bile unutabiliyoruz zaman zaman.
Adil ve tutarlı olmayı seviyoruz! Aynı koşullarda birine gösterdiğimiz tolaransı diğerine göstermiyoruz. Moralsizken eleştirdiğimiz aynı yanlışı keyfimiz yerindeyken hoş görebiliyoruz. Başkalarının haksızlıklarını çok iyi eleştirebilirken kendi haksızlıklarımızın farkında olamıyoruz.
Saygılıyız! Konuşurken sözünü kesip lafı gasp edebiliyoruz. İncir çekirdeğini doldurmayacak basit şeyler için değer verdiklerimizi kırabiliyoruz.
Aşkımıza da çok değer veriyoruz! Fakat neden çoğunluk o ilk heyecanları özlüyor?
“Düşünce ruhun kendisiyle konuşmasıdır“ (Eflatun)
Duygu ile düşünce birbirleriyle sürekli etkileşim halindedir. Döngüsel olarak neden-sonuç ilişkisiyle çalışırlar. Düşünce duyguya, duygu düşünceye dönüşebilir. İnsan düşünceler yoluyla kendi için iyi olduğuna inandığı değerleri seçer ve aşk ilişkisinde bu değerler duyguları etkiler.
Bize zarar veren duygularımız iyi ile kötüyü yanlış değerlendirişlerimizden kaynaklanmaktadır.
İnsan başkaları için iyi olanla kendi payına düşen iyinin ne olduğunu görebildiğinde en zor olayın bile üstesinden gelebilecek bir güce ulaşabilir ve insan bu potansiyel donanıma sahiptir. Bizim için iyi olanın maddi şeyler ya da başkalarının değer dünyasında onaylanmak gibi dış referanslarda değil. Gerçeklerle uyumlu bir ruh ve kişilik yapısını edinmemize olanak sağlayan iç referanslarımızda, kendimize özgü, iç değerlerimizde bulunduğunu anladığımızda seçme özgürlüğümüz gerçek özgürlüğüne kavuşacaktır. Özgür seçimlerimiz bize en azından acı getirmeyecek ve belki de özlediğimiz huzuru getirecektir.
Mantığımızın referansları, bizim için iyi olduğuna sadece bizim karar verdiğimiz iç değerlerimizden mi oluşuyor. Doğru tartan bir terazi gibi adaletli ve sağlıklı mı. Duygularımız hakkında bize gerçeği söyleyebilecek mi, Referanslarımızın içeriğinin bizi kesinlikle yanıltmayacağından emin miyiz. Mantığımız çelişkilere düşmeyecek kadar sağlıklı çalışıyor mu?
Hayal gücü dengeli kullanıldığında faydalıdır. Ancak pek çoğu için hayal dünyası, yaşamın gerçeklerinden kaçıp sığınılan sahte bir limandır. O sahte limanda olumlu ya da olumsuz zanlar kurgular, önyargılar ve çokça yanılgılar vardır.
“Düşünce dünyamız ve hayal gücümüzün kurgusuyla oluşturulan ideal bir sevgiliyi özlüyor çoğumuz.”
Yeni tanıştığımız birinde hoşlandığımız birkaç olumlu özelliğin etkisiyle “Acaba O’ mu? ” diyebiliriz belki. Fakat aceleyle “İşte O “ demek, aşk acısını davet etmek demek.
İlk görüşte insan etkilenebilir bunu anlarım fakat âşık oldum diyenlere aşk üzülüyor. En sıradan başlangıçlarda bile yaşanabilen ilk anların büyüsü gerçekte aşk değildir. Özlenen mutluluğun gerçekleşmesi olasılığının getirdiği bir heyecandır sadece. Olasılığın getirdiği tatlı heyecan, özlenen mutluluğun kendisi değildir henüz. Bu nedenle ne kadar şiddetli olursa olsun, bu tür ayakları yere basmayan duygusal çekimlere aşk diyenlere aşk kırılıyor bence.
İnsanı tüm yönleriyle tanımak, üstelik her geçen gün daha bir ustalıkla kullanılan maskelerin ardındaki gerçek yüzleri tanımak oldukça zordur.
İnsan kendi özünü, kendi ruh ve kişiliğini tanımakta zorlanırken yeni tanıştığı birinin özünü kısa bir zamanda nasıl tanıyabilir ve nasıl aşık olabilir ki?
Aşk, zihnimizin hayali senaryosunu bir maske gibi giydirdiğimiz biri için değil, yaşamda var olan gerçek kişi için doğar. Bize sadece bir iki parçasıyla uygun olan için değil, ruhu, kişiliği ve tarzı ile bir bütün olarak yakından tanıyıp değer verdiğimiz, kendimizi çok yakın hissettiğimiz insan için doğar. Bizi olduğumuz ve olmak istediğimiz gibi kabul eden, yanında ruhumuzun gerçek huzuru yaşadığı ve tüm benliğimizle bizi gerçekten hak ettiğine hiçbir kuşku duymadığımız o değerli insan için kendiliğinden doğar.
Özümüzden coşan duygular gerçek bir aşk mı yoksa bir süre sonra yok olup gidecek bir hayal mi. Ruh ve kişilik uyumu gerçekten var mı yoksa görmek istediğimiz hayali bir izdüşüm mü gördüğümüz. İç referanslarımıza göre mi yoksa dış referanslara göre mi değer veriyoruz. Kendi özümüzü ve değer verdiğimiz insanın özünü gerçekten tanıyor muyuz yoksa tanıdığımızı mı sanıyoruz. Özlediğimiz huzurun çok az bir bölümünü mü yaşıyoruz yoksa hayal ettiğimiz gibi çoğunu mu? Duygularımızın ardından mantığımız bu yakınlaşmayı yarınlara kalacak kadar değerli buluyor ve bir ömre yayılmasını onaylıyor mu?
Elbette duygularımızdan bazıları mutluluk getirirken bazıları içimizde fırtınalar koparacak. Fakat bu asla bizi değerlerimizden, kişiliğimizden, köklerimizden koparıp savurmamalı. Dengemizi bozmamalı. Duygularımız düşüncelerimizi, mantığımızı ve irademizi esir alıp bizi kölesi haline getirmemeli. Yaşamın renklerini matlaştırıp içimizdeki heyecanı dondurmamalı. En güçlü kasırgalarda bile doğru seçimlerle tatlı bir dengede tutunabilmeliyiz yaşama.
Bir fırtınada yürüdüğünde başını dimdik tut ve karanlıktan korkma. Fırtınanın sonunda altın bir gökyüzü var ve bir tarla kuşunun hoş ötüşü. Rüzgâra karşı yürü. Yağmura karşı yürü. Rüyaların altüst olduğunda, yürümeye devam et. Kalbindeki umudunla sen, Hiç yalnız yürümeyeceksin. (Liverpool)