- Kategori
- Tiyatro
Duygusal bellek ve ben

Sanat ve Bilim - Rus C. S. Stanislavski’nin bir sözü var. “Oyuncu rolünü yaşayarak ve hissederek oynamalı. “
Dünya tiyatro tarihinde önemli bir yere sahip 19. yüzyılın başlarında oyunculuk eğitimine dair kendi adıyla anılan kuramı oluşturduğunda oyuncunun oynadığı rolün “hakkını verebilmesi” için karakteri gerçekmişçesine kabullenmesi gerektiğini söylemiş.
Oyundaki karakter ağlıyorsa oyuncu da gerçekten hüzünlenmeli, kahkahalar atıyorsa gerçekten mutlu olduğunu hissetmeliydi.
Bunu yaparken belleğindeki anıları yardıma çağırabilirdi. Örneğin bir melodi ya da zihnine kazılmış acıklı bir yüz, “daha dün gibi” dediği mutlu bir an...
Tüm bu kişisel anıları anımsarken mimiklerinde ve genel ruh halinde oluşacak değişim oynadığı karakterin duygularını da daha gerçekçi bir şekilde yansıtmasına olanak verecekti.
Stanislavski’nin tiyatro alanındaki bu kuramını oluştururken esinlendiği kişi, kendisiyle aynı dönemde yaşamış, duygusal bellek üzerine araştırmalar yürütmüş Fransız psikolog T. Ribot’ydu.
Ribot’ya göre geçmişte yaşadığımız tüm olaylar bir şekilde zihnimizde kayıtlıydı. Bu anıları istemli ya da istemsiz olarak hatırladığımızda o anılarla ilişkilendirdiğimiz duyguları da tekrar yaşamaya başlıyorduk.
İlk doğum günü kutlamamızı hatırladığımızda nasıl dudaklarımıza tatlı bir gülümseme yerleşiyorsa, yeterince hazırlanmadığımız bir sınavı anarken de bir o kadar kaygı duyabiliyorduk.
O dönemde Ribot’nun “duygusal bellek” adını verdiği bu kavramı, görece daha güncel bir terim olan “otobiyografik bellekle” ilişkilendirebiliriz. Otobiyografik terimi kimilerimizin aklına kişilerin kendi hayatlarını kaleme aldıkları otobiyografik romanları getirecektir.
Nitekim otobiyografik bellek de benzer şekilde yaşadığımız olayların depolandığı bellek anlamına gelir. Örneğin, yaşadığımız hayatı bir filme benzetecek olursak, otobiyografik belleğimiz zihnimizde o film şeridinin saklı tutulduğu kaset gibidir.
Ancak bir film şeridi filme alınan sahneyi nesnel olarak yansıtırken, anılarımız yaşadıklarımızın aynısı olmayabilir. Hatta kimi zaman hiç yaşamadığımız bir an -örneğin, rüyalarımızdan kalma bir imge- sanki gerçekten yaşanmışçasına hatırlanabilir.
Hafızam’da Neler Var
O halde buradan çıkaracağımız sonuç şu değilmidir, duygusal bellek yalnızca korku, kaygı gibi olumsuz duyguları film şeridinde ilk sıralara koyuyor.
Tabiki hayatımız boyunca yaşam ile ilgili savaşlarımız oluyor. Olumsuz duygular, olumlu duygulara göre daha çok yer tutuyor. (sanırım bu konuda, tam da bahsedilen konumdayım)
Travmatik anıları olan insanlar’dan biri olarak belleğe alınma anların da yalnız kaldığım süreçler hayalimde dünmüş gibi mevcut. Çoklu olan hiçbir anı gözümün önüne gelemiyor ne yazık ki.
Burdan çıkan sonuç şu. Stres ile tetiklediğim anılarım ile savaşım sırasında, olay anına geri dönüşler yaşadığımı hissediyorum.
Ne kadar kötü… Yani bizi mutlu yada mutsuz eden olayların ardın’dan etki-tepki ilişkilerinin sonucu belleğe yazılan onca anı, gelecekte yaşayacağımız davranışlarımızı doğrudan etkiliyor ve ona göre hareket ediyoruz o anı yaşarmışcasına.
Tabiki bunun güzel yönleri de var. Örneğin, konserine ilk kez gittiğimiz bir sanatçı o akşam iyi vakit geçirmemizi sağladıysa diğer konserlerini de iple çekmeye başlarız. Eğer o güzel akşamın anısı belleğimizde canlı tutulmasaydı, bir dahaki sefere eğlenmek ve rahatlamak için hangi konsere gideceğimizi seçmek zor bir karar olabilirdi.
Beynimin Çalışma Mantığı Nedir ?
Yoksa çalışmıyormu ? Yok canım nerden çıktı bu Allah aşkına demeyin, yemeyin içmeyin araştırın diyorum tıpkı benim son 10 yılda yaptığım gibi.
Beyinde Elektrik varmı ? Evet elektrik kesinlike mevcut yani baya baya kendi ürettiği elektrik ile çalışan bir organ bu.
İlk defa öğrendiğimiz bir bilgiyi, kısa süreli bellek adı verilen ve o anda üzerine kafa yorduğumuz, hakkında düşünceler ürettiğimiz, zihnimizi meşgul eden bilgileri depoladığımız belleğe alıyoruz(REM). Bilim insanları bu belleğin kısa süreli elektriksel uyarımlar ya da “geçici” kimyasal değişimler sayesinde çalıştığını düşünüyor.
Bakın bunu size bir anım anlatayım. Bilgisayar örneği ile benzeteceğim ne kadar yetersiz kalsada ama sonuna kadar okuyun lüten dedim ya çünkü bana ait bir anı.
1-Bağlantı noktaları mevcut her devre anakart üzerinde birbirine bağlı, görevleri farklı olsa da.
2-Mesajcılar mevcut hepsi birer kod üzerine kurulu, örneğin 01010101 ve bu mesajcılar her 1 kilo bayt’lık bilgiyi anakart üzerindeki işlemciye götürmek zorunda bilimde bunun adı Protein sentez fabrikası diyebileceğimiz Ribozomdur.
3-Gönderilen 1 kilo bayt’lık verinin üzerindeki kod, görüntü yorumlayıcıları sayesinde ekran kartına oradanda monitörümüze geliyor. Yani ne oluyor Protein.
Sonra, zihinde parlayan, acıklı ve karamsar bir yüz hatırlanıyor… Belli ki uzun süredir belleğe iyi kazınmış bir ifade… Bir oyuncu duygusal belleğinden çağırdığı anılarının yardımıyla o yüzü aklına getirip hüngür hüngür ağlamaya başlayabiliyor. Aslında sahnede canlandırdığı “karakter” ağlıyor.
Peki, ya siz bir oyuncu olsaydınız o anda geçmişinizden hangi anınızı çağırırdınız?