- Kategori
- Tarih
Eğer öyle olsaydı
En severek okuduğum, kitaplarımdan biriydi, çeşitli yazarlarımızın yazdıkları, çevirdikleri veya derledikleri “ Eğer Öyle Olsaydı” isimli alternatif tarih konulu kitap. Tarihimizdeki çeşitli olaylarla ilgili gerçekleşmiş olay örgülerinin yerine başka bir senaryo getirerek gerçekleşecek durumun nasıl olabileceği ile ilgili ( Sözgelimi Enver Paşa Bab-ı âli baskınında ölseydi ile başlayan… Ve devam eden bir senaryo tahmin çalışması) bir nevi “stratejik tahmin” çalışmaları seçkisidir. Benim için alışkanlık kaynağı olmuş, ”alternatif tarih” konusunda ne bulduysam okumamla sonuçlanmış bir yolculuğun başlangıç noktasıdır.
Esasında bugün anlatacaklarım tam da bunun paralelinde, ama biz“ Eğer öyle olsaydı?” sorusunu sorup bırakacağız, eminim herkesin söyleyeceği çok şey olacaktır ama çok miktarda “ Ah’lar… Vah’lar” dökülecektir dudaklardan, buna eminiz.
1506 yılında Bosna’nın Sokul (Slav dillerinde 'şahin' demektir) kasabasında doğmuştur. Bu nedenle Balkan halkları arasında Mehmet paşa “Sokoloviç” olarak anılır. 1519 yılında devşirme sistemi ile çocuk yaşta Edirne sarayına getirilmiş, Mehmet adı verilerek Türk ve Müslüman kültürü ile yetiştirilmiştir. İstanbul’a Saraya gönderilir . Topkapı Sarayı’nın Enderun bölümünde çeşitli görevlerde bulunur. 1549'da vezirliğe yükselerek Rumeli beylerbeyliğine atanır. Tarihler 1565 i gösterdiğinde ise Sadrazam olmuştur. İşte Osmanlı Ülkesi en güçlü zamanlarını yaşarken ve Bosnalı bir devşirme adım, adım İmparatorluğun en güçlü konumuna doğru ilerlediği sırada İmparatorluğun Kuzeydoğu sınırlarının hemen ötesinde Timur Han'ın, Altın ordu hükümdarı Toktamış Han üzerine yaptığı seferler ve tahribat neticesinde Altın ordu hanlığı düşmüş ve Rusya 1522'de Kazan'ı alarak doğu istikametinde yayılmaya başlamıştır, 1556-57'de Astrahan'ı alarak Hazar Denizi'ne ve Kuzey Kafkasya'ya ulaşmıştır. Aslında Hazar-Azak denizleri arasındaki Nogay Türklerini tehdit eden, Terek nehri ağzından Kafkasya'ya yerleşmeye çalışan Ruslara karşı tedbirler alınmaya başlanmıştır XV. asrın ikinci yarısında Orta Asya ticaretinin önemli limanlarından olan Azak ile Kefe'nin Osmanlılara geçmesi hem siyasî ve hem ticarî alanda çok önemli bir gelişme idi. Kefe gümrüğü devlet hazinesine önemli miktarda varidat getiriyordu; bundan başka Osmanlı kudret ve nüfuzunu Asya içlerine kadar sokmak ve Şiî olan İran'ı, Osmanlılarla Orta Asya Sünnî hanlıkları arasında sıkışık vaziyette bırakmak, İran'ın bazı Avrupa devletleri ve Papa VIII. Gregor ile ittifakına mukabil Orta Asya'daki Sünnî hükümetler ile anlaşmak için öncelikle bunlarla bağlantıyı kurmak icap ediyordu. Bu sayede Osmanlı hükümeti icabında Gürcistan, İran ve Kuzey Kafkasya üzerine yapılacak bir seferde askerin yiyecek ve sair levazımının kolayca nakli için emin ve kestirme bir yol bulmak gerekiyordu.
Yukarıdaki sebeplerden başka, Rusların Astrahan'ı alarak Kafkasya ve Orta Asya'ya doğru yayılmaları, Azak denizi vasıtasıyla Karadeniz'e inmek istemeleri gibi evvelden önlenmesi icap eden vaziyetler de vardı. 1556'da Kırım Hanı Devlet Giray'ın Astrahan'a yaptığı sefer başarısız olmuş, Çerkezler de ilk başlarda Osmanlının karşındaki Rusların yanında yer almışlar ve bölgede Rusların güçlenmesine neden olmuşlardı.
1567 'de Harezmî hükümdarı Hacı Mehmet Han 'dan gelen bir namede İranlıların Orta Asya hacılarına yol vermediklerinden şikâyet edilerek Astrahan'ın alınması ile hacılarla tüccarların emniyet içinde gelip gitmeleri istenmekteydi . İşte bu aşamada Sokullu Mehmet Paşa tarafından geliştirilen muhteşem bir fikirle; Osmanlı Don ve Volga nehirlerinin bir kanalla birleştirilerek, Karadeniz'le Hazar Denizi'nin birbirine bağlamayı ve gittikçe güçlenen Rusların güneye doğru inmelerini engellemeyi amaçlamıştır. Ayrıca bu proje ile İpek Yolu ticaretini canlandırma, İran ile yapılan savaşlarda donanmadan yararlanma ve Asya’daki Türkler ile irtibat sağlamaya çalışılmıştır.
Rusya'yı kuzeyde büyük bir tehdit haline dönüşmeden bertaraf etmek için, Don-Volga (Ten-İdil) Kanal projesi 1563 tarihinde ortaya atılmıştı. Ancak, bu proje Kanuni sonrasında 1568-1569'da açılmaya başlanmıştı. Coğrafya’ya bakarsak iki nehir belirli bir noktada dirsek yapıp 50 km. kadar birbirlerine yaklaşıyordu. Kanal tamamlanırsa yaklaşık 950 km.lik Azak-Astırhan nehir yolu açılmış olacaktı. Azak şehri, günümüz Rostov şehrinin banliyösü olan Don nehrinin Karadeniz'e döküldüğü noktada bulunan bir yerleşim yeridir. Astrahan şehri ise Hazar nehrini kuzeyinde, Volga nehrinin denize (göle) döküldüğü delta üzerinde bulunan, Altınorda devleti dağıldıktan sonra Hanlık olarak bir asır kadar Kuzey Kafkasya'da hüküm sürmüş olan Türk-Astırhan Hanlığına başkentlik yapmış olan bir şehirdi. Volga nehrinin Don nehrine yaklaştığı dirseğe en yakın yerleşim yeri olarak eski adı SSCB döneminde ise "Stalingrad" olan günümüz Volgagrad şehri bulunmaktadır.( bkz harita)
Dönemin padişahı 2 Selim bu projeye büyük önem veriyordu. Ancak Sokullu işin başına askerlikle bir ilgisi olmayan maliye müsteşarı Çerkez kasım bey'i getirmişti. Böylelikle beylerbeyliğine terfi ettirilen ve paşalık unvanını alan Kasım paşa, hiç bilmediği bir ülkede anlamadığı bir işle vazifelendirilmiş olarak 4 ağustos 1569'da donanmayla İstanbul'dan hareket etti. Hareketin görünen yüzü 1556'da Ruslar tarafından ele geçirilen hazar denizinin kuzeyindeki Astrahan hanlığının kurtarılması idi. Kanal ve Astrahan'ın fethi için ayrılan asker ve işçi sayısı 100.000'i buluyordu.
Buna rağmen Kasım Bey, Don ve Volga nehirleri arasındaki kanalın en dar yerini mühendislere ölçtürüp bunun deniz mili ile altı mil olduğunu öğrenerek raporunu verdi. Bu rapor üzerine kanal açılmasında çalışacak geri hizmet erbabı ve Rusların muhtemel taarruzlarına karşı asker tedarikine başlandı ve keyfiyet Kırım hanı Devlet Giray'a da bildirildi ise de Devlet Giray, Astrahan alınsa bile tekrar Rusların eline düşeceğini ve boşuna kan dökülüp masraf edilmemesini tavsiye etti. Devlet Giray eğer Osmanlı plânı gerçekleşecek olursa Kırım hanlığı mevcut yarı istiklâlini de kaybedeceği gibi yanlış bir düşünceyle kanal açılmasına ve Astrahan'ın alınmasına karşıydı; durumu Rus Çarına da bildirdiği gibi Kırım'daki Rus elçisi de vaziyeti Çara bildirmişti.
. 1569 Ağustosunda işe başlanarak üç ay sürdü. Amele çalışırken askerin de Astrahan kalesinin alınması uygun görüldü. Bu faaliyet neticesinde iki nehir arasındaki mesafenin üçte biri kazıldı. Bu faaliyetten memnun olmayan Kırım hanı, kışın şiddetinden ve dokuz ay sürdüğünden bahis ile el altından propaganda yaptırması sebebiyle amele ve asker arasında hoşnutsuzluklar başgösterdi. Bununla beraber yönetimdeki basiretsizliklerden, Kırım hanı'nın kanal projesi gerçekleştiğinde kendi öneminin kalmayacağını düşünmesi ve işleri yavaş tutmasından dolayı proje tamamlanamadı. Geç başlanan kazı çalışmaları soğuklara denk gelmiş ve işçilerden büyük kayıplar olmuştu. Aynı zamanda Yemen meselesi birinci dereceden önem kazanmaya başlamıştı. Nihayet üçte biri gerçekleştirilen kazı durduruldu, ardından Kıbrıs'ın fethi ve akabinde Avrupayla olan savaşlar bu projeye tekrar devam etmeyi olanaksız kıldı. Toparlarsak eğer bu proje gerçekleşebilseydi
1- Akdeniz'deki Osmanlı donanmasını Hazar Gölü'ne geçirmek
2- Donanma sayesinde İran'ı kuzeyden de sıkıştırmak
3- İpek Yolu'na tekrar işlerlik kazandırmak
4- Orta Asya Türkleriyle bağlantı kurmak, böylelikle İran’ı Doğu’dan da kontrol altında tutmak
5- Rusların güneye inmesini engellemek mümkün olacaktı şimdi soralım, düşününüz lütfen “ Eğer Öyle Olsaydı ?”
Şimdi “ ahlar vahlar” arasında sizi bir kez daha tarihimizin belki de en karanlık sayfalarına götüreceğiz ve görecekseniz ki belki de aşağıda anlatacağımız olaylar dizisi “eğer öyle olmasaydı” , bugün büyük acıları anlatan o sayfalar belki muhteşem bir zaferi anlatacaktı
“ Nisan 1877 ilkbahar rüzgârları yerine savaş rüzgârlarını getirmişti coğrafyamıza. Kuzeyde Moskova’da 24 Nisan gününde Çan sesleri, ilahiler, gösteriler eşliğinde, Sarayı’nın balkonunda halkı selamlayan Çar 2.Aleksander az önce aldığı kararla “Osmanlı”ya savaş ilan etmişti. İstanbul o günlerde bir yandan Anadolu’nun dört bir köşesinden topladığı henüz silah tutmayı bile bilmeyen gençlerini Batum üzerinden Kafkasya cephesine, Erdel üzerinden Tuna cephesine doğru yolluyor, bir yandan da ilk kez o yıl toplanmış “Mebusan Meclisi “ nin Padişah 2.Abdülhamit tarafından çok uzun bir zaman için sürdürülecek tatilini izliyordu
İşte bu günlerde yavaş yavaş İstanbul’u terk etmeye başlayan Avrupalı diplomatlardan Avusturya askeri ateşesi Rabb kendisini uğurlayan zamanın Gn.Kurm.Bşk ‘nı Abdülkerim Nadir Paşa ya tam da trene binmek üzere iken üstüne basa basa ve bilmem kaçıncı defa gerekli hatırlatmayı yapmıştı “Paşam BARBOSİ köprüsünü unutmayın!”
BARBOSİ köprüsü bugün Moldova ve Romanya sınırında (Galati) Karpatların kuzeyinden gelen ve güneyde Tuna nehri ile birleşen Sava nehrinin üzerinde 240 metrelik bir demiryolu köprüsü idi. Rusya’dan Balkanlara tek ve en stratejik geçiş noktası idi. (Bkz foto)
Nitekim Osmanlı donanmasında danışman olarak çalışan İngiliz Hobart Paşa Barbosi’nin tahrip edilmesi emrini vermiş fakat Tuna daki 4 gemilik Osmanlı filo komutanı bunun bir aldatmaca veya casusluk oyunu olduğuna dair şüphelerini ancak tepesinde patlayan Rus topları yüzünden gemileri batarken ve 150 askerimizi şehit verirken giderebilmiş fakat iş işten çoktan geçmiştir.
Rus kuvvetleri en az 2 ay zaman kaybettirecek ve sonrasında çok yüksek ihtimalle bizim açımızdan çok büyük bir zaferle sonuçlanabilecek ( Bu savaşın hemen öncesinde Osmanlı ordusu yeniden yapılanmanın ilk meyvelerini almaya başlamış Sırbistan ve Karadağ ordularını perişan etmiştir) bir savaş, yönetsel beceriksizlikler ve kişisel hırslar yüzünden korkunç bir felaketle sonuçlanmıştır.
Gazi Osman Paşa'nın destansı "Plevne savunması"nın hatırası bugün bile o felaketin yaralarına merhem olamadı Şimdi yine soralım mı? “Eğer öyle olsaydı ?” Ahhhhhh, “ Eğer öyle olsaydı?”
Ersan Bengisu