- Kategori
- Edebiyat
Eğitimde Devrim
İnsan ne kadar düşünebiliyorsa
O kadar insandır.
Muhsin DURUCAN
(Canca Şiirler)
*
Yıl 1934… Başbakan İsmet İnönü, TBMM’de, bir bakıma özeleştiri yaparak, “Ulusal eğitimin, özellikle de ilköğretimin bir çıkmaz içinde olduğunu” itiraf eder.
Sorumluluk mevkilerinde bulunanların gerçeği apaçık söylemeleri, çok rastlanan bir durum değildir. Aksine “kara”yı “ak”, “yok”u “var” göstermeye bayılır onların çoğu. Böyle olunca da hiçbir sorun çözülmez. Dolayısıyla gün geçtikçe sıkıntılar azalacağına artar.
İnönü’yle Atatürk baş başa vererek eğitim konusunda mutlaka bir şeyler yapmayı düşünürler. İlk olarak asker kökenli Saffet Arıkan’ı Millî Eğitim Bakanı olarak görevlendirirler. Arıkan, göreve gelir gelmez. “Bu önemli sorunu nasıl çözebilirim?” diye düşünmeye, araştırmaya başlar. Gazi Eğitim Enstitüsü Müdür Vekili İsmail Hakkı Tonguç’un “Eğitim sorunlarımız”la ilgili yazılmış kitapları olduğunu öğrenince, bakanlığa davet eder O’nu. Bakan Arıkan, “Halk Partisi Programı”nı uzatıp işaretli sayfaları okumasını söyler. İlköğretimle ilgili maddelerdir o sayfalar. Biraz sonra:
“Okuduğun modellerdeki fikirlere ne dersin?” diye sorar.
“Bu maddeler, tatlı ve güzel bir rüyadaki hayallere benziyor.”
“Ne demek istiyorsun? Partimiz hayal peşinde mi koşuyor yani”
“Evet, onun gibi bir şey efendim. Uygulanmayan fikirlerin hayalden ne farkı vardır!”
Tonguç’u, Bakan’a götüren Müsteşar Rıdvan Nafiz Bey terlemeye başlar. Öyle ya, koskoca Bakan’la ne biçim konuşuyor bu adam! Sen bir okulun müdür vekilisin. Karşında hükümetin önemli bir “Bakan”ı… “Çok güzel, Sayın Bakanım! Bundan iyisi can sağlığı!” falan desen, dilin mi aşınır be kardeşim?
Fakat o da ne! Bakan kızıp bu “saygısız adam”ı makamından kovacağına:“Sen, bizim bu tatlı hayallerimizi gerçekleştirebilir misin? Kolaysa yap da görelim bakalım.” demesin mi?
“Efendim! Ben ne Cumhuriyet Halk Partisi’yim, ne devlet… Onların yapamadığını ben nasıl yapayım ki!” der Tonguç
Bu görüşmeden bir hafta sonra, Tonguç yine davet edilir bakanlığa. Makam odasına girer girmez, ayakta olan Bakan Arıkan, hemen Tonguç’un koluna girip:
“Seni şimdi İlköğretim Genel Müdürlüğü odasına götürüp işe başlatacağım.” der. “Aman efendim” demesini falan dinlemeden, Tonguç’u genel müdürlük odasına götürüp: “Haydi, başarılar dilerim. Sonra uzun uzun konuşuruz.” deyip çekip gider.
***
O yıllarda, büyük kentlerdeki öğretmen okullarından mezun olan kent çocukları, öğretmen olarak atandıkları köylerden kaçıp kurtulmak için akla gelmedik yollara başvururlar. Bunu çok iyi bilen Tonguç, ilk yapılacak işin “yeni tip öğretmen yerleştirmek” olduğuna karar verir.
İyi güzel de, bu uzun bir iştir. 40 bin köyün 35 bininde okul da yoktur, öğretmen de… Acele ne yapılabilirdi? Askerliğini çavuş olarak yapmış, okuma yazma öğrenmiş köy gençlerini kısa süreli bir kurstan geçirip “eğitmen” olarak görevlendirmeyi düşünürler.
Tonguç, günlük işleri şube müdürlerine bırakıp okulu olan ve olmayan köyleri gezer sürekli. Öğretmenlerle, muhtarlarla, köylülerle konuşur. Daha çok da onları konuşturur; dikkatle dinler. Görür ki, okullarda verilip uygulanmayan bilgiler, kısa sürede unutulup gitmektedir. Okullu köyle, okulsuz köy arasında hiçbir fark yoktur.
Ayrıca şunu da görür ki, Millî Eğitim Bakanlığı dışında köyle, köylüyle ilgilenen ne bir bakanlık vardır, ne bir devlet kurumu... Tarım Bakanlığının da köyle bir ilgisi yoktur; Sağlık Bakanlığının da…
Öyleyse, köye gidecek öğretmen nasıl olmalıydı?
En önemli soru buydu işte!
Neden mi?
O günlerde, nüfusumuzun yüzde 80’i köylerde yaşıyordu çünkü.
Konuya bu açıdan bakan Tonguç, asıl sorunu ve çözüm yolunu gösteren raporunu hazırlayıp Arıkan’a sunar.
Alışılmışı kökünden yıkan, yerine yepyeni bir düzen öneren rapor, Bakan’ın başkanlığında Talim Terbiye Kurulu’nda günlerce tartışılır. Birçok üye, güya “bilimsel savunmalarla” rapordaki önerileri çürütmeye çalışırsa da Arıkan’ın benimsediği fikirlere daha fazla direnemeyip kabul etmiş görünürler.
Bir gün, Talim Terbiye Dairesi Başkanı İhsan Sungu:
“Oğlum Hakkı, kendini ne yıpratıp duruyorsun? Köylüler yabalarını, dirgenlerini, kazmalarını, çapalarını alıp caddelerde, meydanında mı yürüdüler? Bakanlığın etrafını sarıp, “Okul istiyoruz; öğretmen istiyoruz!” diye mi bağırdılar da bu kadar çırpınıp duruyorsun?” der.
Yetkili makamlarda oturan birçok beyefendi, bu anlayıştadır işte!
Şu olur, Tonguç’un cevabı:
“Hocam, köylüler dediğiniz gibi gelirlerse, hiçbirimiz bu koltuklarda oturamayız. Dediğiniz gerçekleştiği gün, her şey yoluna girer. Aslında bunu sağlamamız ve istememiz gerekir bizim.”
Görüldüğü gibi, gerçekten farklı bir eğitimci, özellikle o günlere göre ileri görüşlü ve devrimci bir “bürokrat”tır Tonguç.
İstanbul’da eğitimcilerle yaptığı toplantıda, yapmak istediklerine karşı çıkıp eleştirenleri soğukkanlılıkla dinler; kanıtlar göstererek cevaplandırır.
Tonguç’un yetiştireceği eğitmen ve öğretmenler, devlet bütçesine yaslanıp köyden kaçmak için her türlü yalana dolana başvuran, kitap ezberletmekle eğitim yaptığını sanan insanlar olmayacaktı.
İlk iş olarak 1937’de Eskişehir/ Mahmudiye’de “Hamidiye Eğitmen Kursu” açılır. Ve İzmir’de “Kızılçullu Köy Öğretmen Okulu” öğretime başlar. Hemen arkasından 1938’de Edirne Karaağaç’ta, 1939’da da Kastamonu Gölköy’de “Köy Öğretmen Okulu” açılır.
Bu denemelerden sonra, Hasan – Âli Yücel’in Millî Eğitim Bakanı olmasıyla birlikte 17 Nisan 1940’ta “Köy Enstitüleri Kanunu” çıkarılır.
Deneme Köy Öğretmen Okulları “Köy Enstitüsü”ne dönüştürülüp yurdun dört bucağında 17 Köy Enstitüsü için kazmalar vurulur bozkırlara. (Bu arada Karaağaç’ta açılan okul da Kepirtepe’ye taşınır. Ve sonradan açılan 4 Enstitü ile birlikte sayı 21 ulaşır.)
“Görelim Mevla neyler
Neylerse güzel eyler” deyip noktayı kolayım şimdilik.
DEDİKODU KİTABI
Kim ki, “Dedikodu sevmem” der, inanmam. Ama az, ama çok herkes sever dedikoduyu. Bunu bildiği için, 1960’lardan bu yana edebiyat dünyasının içinde olan yazar ve şair dostum Günel Altıntaş, o dünyanın yakından tanıdığı ünlüleri anlattığı son eserine “Dedikodu Kitabı” adını vermiş.
Kimler kimler yok bu kitapta: Fazıl Hüsnü Dağlarca’dan Ruhi Su’ya, Cemal Süreyya’dan Behçet Necatigil’e, Ümit Yaşar Oğuzcan’a… Hasan Hüseyin Korkmazgil de var, Orhan Kemal de, Vedat Günyol da…
Aklınıza gelen gelmeyen daha niceleri…
Ansiklopedik bilgi değil… Şakalarıyla esprileriyle… Üzüntü ve sevinçleriyle… Düşündürücü yanlarıyla anlatılmış her biri.
Seveceksiniz; dedikoduyu sevmeseniz bile seveceksiniz bu kitabı. (*)
Hüseyin Erkan huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr
------------------------------------------------------------------------------------------------
(*) DEDİKODU KİTABI(Anılar): Günel Altıntaş, Kişisel Yayın, (0532) 482 27 34