- Kategori
- Güncel
Elden giden nedir? Laiklik midir?

Laikliğin yerinde durduğunun resmidir.
Çok eğitimli, çok nazik, çok medeni, çok ilerici, çok aydın insanlar gene toplandılar. Çok seviyeli, çok düzeyli (!) konuşmalar yaptılar! Çok ince, çok hassas, pankartlar açtılar, kimseyi incitmeyen (!) sloganlar attılar.
"Şeriat ortaçağdır... askere çuval, kadına türban... gerçek Türk kadını bu değil!" pankartları taşıdılar. "Başörtüsü gericiliktir, çağdışılıktır." dediler. Bahçeli'ye "urgancı, " Erdoğan'a "türbancı" adını verdiler. Lenin'le Atatürk'ü yanyana getirdiler.
Ancak ötekiler, Atatürk'le Vahdettin'i bir karede birleştirseydi, o zaman iş değişirdi. Yeni bir eleştiri ve saldırı dalgasının yolu açılır, bunu yapanlar laf sarfiyatı altında boğulurdu. Belki haklarında dava bile açılırdı.
Yaptıkları eyleme "gaza" dediler. Şairleri, "gazanız mübarek olsun" buyurdular. Ülkenin %75 ine karşı cihad bayrağını açtılar. Çünkü onlar, Türkan Saylan'ın deyimiyle, "ülkenin asılları" ydılar. Diğerleri zaten bu ülkede, kazara varolmuştular. Kalabalıktılar ama önemsizdiler.
Onlara her şey söylenebilirdi. Küçümseyici, aşağılayıcı laflar edilebilirdi. Bu nedenle bir konuşmacı, meclisteki (AKP ve MHP) milletvekilleri için, "bunlar hasta" (1) cümlesini kurabilmişti.
Bu zevatın işlerinin hikmetinden sual olunmaz. Zira onlar, sistemin şerbetli ve dokunulmaz zümresini teşkil ederler. Türkiye'nin aydınlık (!) yüzüdürler. Kimseye hesap vermezler. Her daim hesap sorarlar. Bu yüzden başları diktir ve açıktır. Gerçi bazı kadınlar kış sebebiyle, kalpak ve kaşkolla başlarını tesettürlüler gibi örtmüş, bazı erkekler de büyük külahlar giymişlerdir ama olsundur. Bu sayılmazdır. Çünkü burada amaç örtünmek değildir. Kim olduğunu göstermektir.
Bilinen ve var olan gerçek ise şudur. Laikliği sarstığı düşünülen başörtüsünü yasaklayan, bir devrim yasası veya bir Atatürk ilkesi yoktur. Ama şapkanın dışında, kalpak dahil herhangi bir başlık giymeyi men eden kanun vardır. Bu 28 Kasım 1925 tarih ve 671 sayılı "şapka kanunu"dur. 1. maddenin son bölümünde: "Türkiye halkının da umumî serpuşu şapka olup, buna aykırı bir alışkanlığın devamını hükümet men eder, " denmektedir.
Meclisi ve hükümeti takmayan, yasayı takar mıydı? Şapka kanunu bu kadar önemli olsaydı, toplantıdaki yargı mensupları, giyilen kalpak ve külahlara göz yumar mıydı? Demek ki bunlar önemli değildi. En tehlikeli şey, başörtüsüydü. Ülkenin en elit kesimiyle en yüksek hukuk bürokrasisi, bir konuda aynı düşünceyi paylaşıyorsa, bize susmak düşerdi. Onlara, "biz Atatürk'ün hangi ilkelerine bağlıyız" diye sorulamazdı. Çelişkileri sorgulamak gerekmezdi, ancak büyükleri dinlemek ve onlara uymak gerekirdi.
İşte bu üstün nitelikli grup, şeriatı ve türbanı bahane ederek, inanan kesime demediğini bırakmadı. Türbanın gericiliğin ve geri siyasetin simgesi olduğunu söyledi. "Şeriat orta çağdır" diyerek, islamı aşağıladı. Hatta bir saygıdeğer zat, kendisi gibi desteksiz atan bir imama, "Hoşt köpek!" deme inceliğini bile gösterdi. Sonra da "lailahe illallah, muhameden rasülüllah" diyerek imanını tazeledi.
Konuşmacılar, laiklik mitinginde, dinin konusu olan başörtüsü üzerine fetvalar verdiler. Kur'an'da başörtüsünün olmadığını söylediler. "Örtünmek dinden değildir" dediler. Muhteviyatına uzak durdukları dini, kendi dünya görüşlerine alet ettiler. İddialarını isbat için dini kullandılar. Bir taraftan inanıyormuş gibi yaparken, diğer taraftan inkarlarını açıkça sergilediler.
Başörtüsünün bizi ortaçağ karanlığına götüreceğini, kadını esarette bırakacağını anlattılar. Fakat seksendört yıldır başı açıklarla, onlar gibi düşünenlerin hükümran olduğu bu ülkenin, niçin bu kadar geri kaldığını anlatmadılar.
Demek ki, örtünmenin veya açınmanın gelişmeyle doğrudan bir bağlantısı yoktur. Yıllardır kadın profösörlerimizin, kadın doktorlarımızın, kadın öğretmenlerimizin, kadın mühendislerimizin, avukatlarımızın, hakimlerimizin, ve memurelerimizin başları hep açıktır. O zaman geri kalmamızın sebebi nedir?
Yoksa örtülüler önümüze engeller mi koymaktadır? Fabrika kurmak isteyen müteşebbisleri taş yağmuruna mı tutmaktadır? Sanayi ürünlerimizi sabote mi etmektedir? İhraç mallarını ateşe mi vermektedir? Yurtdışına çıkan tırların önünü mü kesmektedir? Evet, başörtülüler bu ülkede ne yapmaktadırlar da biz, geri kalmaktayız Ortaçağ karanlığına gitmekteyiz? Buna polemik yaparak değil, adam gibi cevap verecek bir ilerici çıksın, elini öpeceğim.
Bu saf ve zavallı bakışla ülkemizin, bir adım bile ileriye gidemeyeceğini göremeyenlere acıyorum. 1993 yılında İstanbul'a geldiğimde şehrin o zamanki durumunu çok iyi biliyorum. Bakırköy dışındaki ilçelerin sokaklarındaki diz boyu çamuru, doğalgaz müracaat kuyruklarını, akmayan suların her ay ödenmek zorunda kalınan faturalarını, trafiğin durumunu, hava kirliliğini hepsini gördüm ve yaşadım.
Türkiye, belediyeciliğin ne olduğunu, Refah Partisi sayesinde öğrenmiştir. Kağıthane Belediye'sinin çalışma ve uygulamaları tüm ülkeyi etkilemiştir. Daha sonra diğer partiler de belediyeciliğin, bir keyfi icraat müessesesi değil, bir hizmet kurumu olduğunu kabul etmek zorunda kalmışlardır.
Son onbeş yılda İstanbul'a yapılan belediyecilikle ilgili yatırımları, daha önceki otuz yılla bile kıyaslayamayız. Doğruyu kabul bazılarımızın hissiyatına çok ağır gelecektir. Yazık ki gerçekler her zaman acıdır. Ülkemizde şimdilik, bundan 6 yıl öncesine göre daha kötü olan hiç bir şey yoktur. Fakat her devirde tuzu kuru olanlar bunu asla anlayamayacaklardır.
Peki o zaman sıkıntı nedir? Yollara dökülenlerin derdi gerçekten, ülkemizin refahı, kalkınması, ileri gitmesi midir? Yoksa ellerinin altından kayıp giden saltanatlar ve kaybedilen menfaatler midir? Yıllarca hep kendi borusunu öttürmüş, aykırı sesleri hep sindirmiş; iş, güç, gelecek endişesi yaşamamış kimselerin bu pozisyonlarını kaybetmek istememeleri şaşılası değildir. Şaşılası olan taraf, kendi çıkarları için verdikleri mücadeleye rejimi alet etmeleridir.
Resim:www.iskilipkml.k12.tr/
(1)-http://www.milliyet.com.tr/2008/02/11/yazar/akyol.html