- Kategori
- Öykü
Eleman aranıyor-2

Olaylar gerçek olup, şahıs isimleri değiştirilmiştir.
2.Bölüm
Seminer bittikten sonra Şişli’deki şirketin merkez binasından ilk görevine giderken sanıyordu ki yüzlerce insan hayat sigortası yaptırmak için kendisini bekliyordu.
Gittiği bazı işyerlerinin sahipleri “sigorta” sözcüğünü duyunca ilk başta çok iyi davranıyorlardı. Çünkü çoğu işveren oldukları için gelen kişiyi SSK görevlisi sanıyorlardı. İşin aslını öğrenince ise hemen dirsek gösteriyorlardı. Bazılarına:
-Yatırdığınız primler birkaç sene sonra emekli maaşı almanızı sağlayacak, isterseniz bunu istemeyip toplu olarak paranızı faizi ile birlikte çekebilirsiniz. Eğer ölürseniz poliçede gösterdiğiniz kişiye, ya da eş ve çocuklarınıza yüklüce bir para sigortamız tarafından ödenecektir, dediğinde,
-Bunları boş ver kardeşim, ben öldükten sonra tufan, tufan... Para alan olsa ne, olmasa ne? cevabıyla da karşılaşıyordu.
Üç ay koşuşturmasına rağmen tek bir kişiyi bile sigorta etmeyi başaramadan işi bıraktı. Tekrar aynı yöntemle yani gazete ilanları yoluyla iş aramaya başladı.Bir gün bir ilan gördü: ”Gazetemizde müsahhih olarak çalışacak milliyetçi gençler aranıyor.” yazıyordu.
“Herkes kadar biraz ben de milliyetçiyim” diye düşündü ve verilen adrese gitmeye karar verdi. Karaköy’deki Bankalar caddesinden yukarı çıktı, Şişli yokuşunun ortalarında verilen adresi buldu. Burası bir gazete binasındansa daha çok apartmana benzeyen, eski ama sağlam bir yapıydı. Dış kapısının üzerinde Gerçek İstanbul Gazetesi yazan, fazla da dikkat çekmeyen bir tabela vardı. Ağır kapıyı zorladı, içeri girdi, girer girmez gazete basım makinelerini gördü.
Merdivenleri inen üzeri boya içinde bir çocuğa ilanı gösterdi, o da merdivenlerin hemen başındaki bir odayı parmağıyla işaret etti. Odada gözleri hafifi şaşı -ki sonradan öğrendiğine göre gazete sahibinin kardeşiymiş – Orhan bey, bu fikirde gerçekten samimi ise işe hemen başlayabileceğini söyledi. Çekik gözlü, top sakallı, kalkık burunlu bir adamı çağırdı. Adam kendisini müsahhihlerin şefi olarak tanıttı ve onu takip etmesini söyledi.
Kapısında “Mürettiphane” yazan, alışık olmayan kişiyi rahatsız edebilecek kadar gürültülü bir salona geçtiler. Dizgi işlerinin yapıldığı yerdi burası. Beş adam daktilo yazar gibi kocaman makinelerin tuşlarına basıp duruyorlardı. Şef köşede cam kenarına konmuş bir masayı işaret etti, camdan Şişhane yokuşu görülüyordu:
-Çalışma yeriniz burası. Sizin gibi yeni başlayan bir arkadaş ve eskiden beri burada olan bir müsaahhih arkadaş olmak üzere üç kişi çalışacaksınız. Nöbetleşe görev yaparsınız ve bunu da kendi aranızda halledersiniz. Sormak istediğiniz bir şey var mı?
-Tam olarak ne yapacağımı bilmiyorum. İş ve kurum hakkında biraz bilgi...
-Operatörler yazıyı makinelerde yazar, kalıpları çırak alır kopyasını çıkarıp orijinal metinle birlikte size getirir. Varsa yanlışları düzeltip tekrar çırağa verirsiniz. Detayı buradaki arkadaş size anlatır. Yaptığınız işten sadece bana karşı sorumlusunuz. Ben bunun dışında tefrika edilecek yazıların seçilmesi, magazin ve fal gibi bazı işleri de ayarlarım. Kısa zamanda aklınıza gelen diğer sorulara da yaşadıkça cevap bulacağınızı sanıyorum. Hayırlı olsun işiniz!
**
Müsahhihlerin üçü de üniversite öğrencisiydi. Gece bölümlerinde okuyorlar, gündüzleri de burada çalışıyorlardı. Gazete en geç 17.00’de satışa hazır hale geldiğinden okula rahatlıkla yetişebiliyorlardı. Basılan gazetelerin bir kısmını birkaç çocuk alıp Karaköy, Eminönü ve Sirkeci Garı’nda “yarınki gazete” olarak satıyor, bir kısmı da dağıtım firmalarınca çeşitli yerlerdeki satış bayiilerine götürülüyordu.
Nuri de Rafet gibi yeni işe başlamış olan, uysal ve gayretli bir gençti. Nuri ile kısa sürede kaynaşmış, ama gerçek adı Ahmet olduğu halde kendisine Başak Acun dedirten deneyimli müsaahhihe bir türlü ısınamamıştı.
Başak burada çalışmasının yanı sıra başka bir gazetede de sinema eleştirmenliği yapıyordu. O gazete ise ideolojik bakımdan bunun tam zıttı idi. Başak işe istediği zaman geliyor, istediği zaman da gidiyordu. Ona bu konuda karışan da yoktu. O yüzden işin önemli bir kısmı diğerlerinin üzerine kalmıştı.
Başak fazla konuşmazdı, konuştuğu zaman onun iyi bir insan olduğu sadece ideolojisi konusunda taviz vermediği görülürdü. Bazen:
-Hakkımı versinler dersen çok beklersin, kendin mücadele ederek alacaksın! Bu patronlar bizi sömürüyor. Masonluk ve Gerçekler diye bir kitap basıp okuyuculara ücretsiz dağıtmakla milliyetçi olduklarını sanıyorlar. Bunlar benim ne olduğumu da çok iyi biliyorlar, ama bana gereksinimleri olduğu için beni burada tutuyorlar. Çıkarları ne emrederse onu yaparlar, yani bunlar karanlığın arkadaşlarından başka bir şey değiller. Bir gün biz bu karanlığı boğacağız... diyordu.
Bazen makinelerin çıkardığı madeni seslerden dolayı konuşmalar bile duyulmuyordu. Gürültüden başka bir de makinelerde eriyen kurşunun rahatsız edici dumanı vardı. İlk başlarda bu, alışık olmayan bir insanda istifra ve baş dönmesine neden olabiliyordu.
Bu makinelerin operatörleri tuşlara dokunduklarında makinenin yukarısından harf ve işaretler aşağıya düşüyor, bir kolu kaldırdığında bunların üzerine erimiş kurşun dökülüyor, bir başka hareketle kurşun kalıbı makinenin çıkışına gönderilirken kullanılan harfler de yerlerine gidiyorlardı. İşte birkaç kelimelik bir satırın işi tamamdı.
Operatörlerin hepsi bu makinenin en ilginç yanının kullanılan harfleri eski yerlerine gönderme işlemi olduğunu söylüyorlardı: Birisi:
-Bunu keşfeden adam sonunda çıldırmış, derken sözlerinde bir övünme ve bir gurur vardı. Bir harfi eline alıp:
-Bak, bu kenardaki oyuklar, yukarıdaki dönen demire geçer. O demirde de bunun gibi oyuklar vardır. Her harf kasadaki yerini bu oyuklar sayesinde bulur. Nasıl ilginç değil mi? Geçende bir arkadaş Almanya’dan geldi. Orada birçok makine görmüş. Buna baktı baktı ve bunun gibi karışık bir makine görmediğini söyledi.
Diğer bir operatör makinenin maddi değerini belirtmek için hemen atılır:
-Bunun bir tanesi tam yarım milyon lira. Bu makineye dokunmak cesaret işidir. Ben on senelik operatörüm, gene de girdisini çıktısını tam olarak bilmem bunun.
Aslında makinelerden daha ilginç olan bu operatörlerin kendileriydi. Önceleri onları hiç konuşmayan, kendini beğenmiş, asık suratlı kişiler sanırsınız, ama yakınlaşınca farklı bir dünyaları olduğunu anlarsınız. Nedense hepsi çalışmayı çok severler, saatlerce makinenin başında otururlar. Hoş, başka çareleri de yoktu ya!
Esmer, kısa boylu Apo lakaplı operatör kendi hikayesini şöyle anlatıyordu:
-Beş-altı, hatta iyice hesaplarsam yedi sene çıraklık yaptım matbaada. Yani şu bizim Hüseyin gibi, dizilen yazıları alıyor, kopyalarını çıkarıp müsahhihe götürüyordum ve ne kadar ayak işi varsa onları da yapıyordum. Ustam bana söz vermişti: ”Eğer sözümü dinlersen askerden gelince seni 1200 lira maaşlı operatör yapacağım.” demişti. Ben onun sözünü dinlemedim ve askere gitmeden iki sene önce oradan ayrılıp başka bir yerde operatör oldum. Çünkü ustam yokken gizlice oturuyordum makinenin başına. Orası ansiklopedi çıkaran bir yerdi. Benden iki sene önce çıraklığa başlayan arkadaşım ustanın sözünü dinlediği için hâlâ çırak. O dedi 1200 ben şimdi alıyorum 2200!
**
Yarım saatlik öğle yemeği paydosu verildiğinde hepsi müsaahhih masasının yanındaki cama doğru koşarlardı ciğerlerini temiz hava ile doldurmak için. Bir yandan da sefer tasları ya da poşetler açılırdı. Sohbetleri, dertleşmeleri, temiz hava almayı, yemek yemeyi bu yarım saate sıkıştırmak zorundaydılar.
İçlerinde en yaşlısı olduğundan ona Salih amca derlerdi. Salih amca dişlerinin dibindeki yeşil lekeleri göstererek:
-Bak Rafet, bu yeşiller hep bu kurşun zehrinden. Allah göstermesin bu zehir vücuda bir girdi mi, kurtul kurtulabilirsen. Duvardaki şu delikleri görüyor musun? Onlar boru yerleridir. Bu makinelere boru takıp kurşunun buharını dışarıya vermek lazım. Adam deliği açmış ama üç kuruşluk birkaç metre boruyu senelerdir nedense almamış. Sonra bu gibi işyerlerinde çalışanlara her gün yoğurt ya da süt verilmeli. Bize bir gün verilirse beş gün verilmiyor. Eh, bu da insafsızlık artık!
Hepsi de uysal insanlardı, biraz da çekiniyorlardı. O yüzden fazla konuşamazlardı. Mürettiphanenin duvarlarını aşamayacağı düşünülen konuşmaları, nasılsa patronların kulağına gidebiliyordu. Giderse ne mi olur? Hemen kapının önüne konur. Gerçi iş bulma konusunda korkuları yoktur. Ellerinde zanaatları vardır, nereye gitseler geçerli; ama ha deyince iş vermezler adama. Hem düşünmek zorunda oldukları çoluk çocukları vardır.
Aynı yerde çalışan mürettipler de vardır. Bu iş operatörlükten biraz üsttedir. Ama sayfa hazırlayan mürettip üsttür, yoksa başlık dizen mürettip operatörden aşağıdadır.
Mürettipler yazı işlerinden gelen sayfa planına göre yazıları yerleştirirler; fazla gelirse yazının bir kısmını çıkarırlar, az gelirse de yazıyı şişirip sayfayı tamamlamaya çalışırlar. Tabii yazı dediğimiz gerçekte bir kağıtta bulunan yazı değil, operatörlerin kurşunla yazdıkları kalıplardır. Mürettiplerin önüne gelen bu yazılı kurşun kalıpları onlar tarafından tersten okunmak zorundadır ve gerçekten de onlar bu ters okumada oldukça beceriklidirler.
Çıraklar mürettiphanenin en ağır işçileriydiler. Kurşun kalıplara dizilen yazıları operatörün makinesinden alıp, kopyasını çıkarıp orijinali ile birlikte müsahhihe götürürler, o düzelttikten sonra kopyadaki düzeltmeleri yeniden yazması için operatöre verirlerdi. Operatör hata olan satırları yeniden yazar, çırak yanlışları çıkarıp doğruları onların yerine yerleştirmesi için bunları mürettibe verirdi. Bundan başka makinenin potasına kurşun atmak, makine tutukluk yaptığında operatöre yardım etmek, çay getirmek ve her türlü dışarı işlerini yapmak çırakların göreviydi.
Çırakların yaşı 11-15 arasında değişiyordu. Bu çocukların başlıca zevki mürettip görmeden başlık dizmek ya da operatörler gittikten sonra makineye oturup yazı dizmekti. Gizliden yaptıkları bu işleri görenler de sadece müsahhihler olduğu için kimseye söylememeleri için onlara adeta yalvarırlardı.
Bu çocuklar yaşları ve yaptıkları iş gereği ispiyoncu da olmak zorundaydılar. Patronlar gibi herkes birçok konuda onlardan bilgi alabilirdi. Bazen yaranmak amacıyla patronlara kendiliğinden bilgi aktardıkları da olmuyor değildi. Kısacası onlar gazetenin gazetesiydi...
Yaşları küçüktü ama gururları büyüktü çırakların. Kırıcı bir sözden hemen incinirlerdi. Öyle ya onlar geleceğin operatörü ya da mürettibiydiler. Herkesin onlara o gözle bakmasını isterlerdi. Gelecekte operatör ya da mürettip olmak ne tatlı bir hayaldi onlar için...
**
Bin dokuz yüz yetmiş üç yılının sıcak bir Mayıs günü Rafet, tek başına düzeltmeleri yapıyordu. ”Burada işe başlayalı altı ay olmuş bile, zaman çok çabuk geçti.” diye düşündü. Masasının hemen yanında kirli çay bardaklarının kenarında durduğu camdan dışarıya baktı. Sefil bir hipi başını sallayarak, o güzelim(!) saçlarını savurarak yokuşu tırmanıyordu. Perişan olmuş elbisesinin ceketinin cepleri çıkmış, pantolonunun paçası yırtılmış sallanıyordu. Bu sıcakta ceketle nasıl dolaşabildiğine hayret etti. Onun hemen arkasından giden çok şişman bir adam gördü. Necdet Tosun’a benzetti. O olma ihtimali çok yüksekti, çünkü geçende bir operatör aşağıdaki vergi dairesine gidip gelen artistleri bu pencereden bazen gördüklerini söylüyordu.
Caddeden vızır vızır geçen daha doğrusu geçmeye çalışan arabalardan kendini sakınmak için yaşlı bir adam dikkatli bir şekilde en kenardan yürüyordu. Arabaların bazıları yokuşu çıkmakta zorlanıyordu. Binenlerin inip yokuşu çıkması için arabayı iteledikleri de oluyordu.
Geldi geleli yazı işleri müdürünü sadece birkaç kere görmüştü. Mürettiphaneye pek inmezdi. Şefleri ise sık sık oradaydı. Eskiden yayınlanmış pehlivan tefrikalarını ya da o günün falını getirirdi dizilmek üzere. Bir gün yeni fal yazmaktan da bıkmış ve eski gazetelerden falları keserek getirmeye başlamıştı. Rafet, dizerken bazı fallarda satırın tam dolmadığını söylediğinde:
-Onun kolayı var. Uğurlu sayınız şu, ya da uğurlu renginiz bu, diye ekle ve boşluğu kapat gitsin! demişti.
Kopyalardan eline bulaşan mürekkebi samanlı bir kağıda silerken şef içeri girdi:
-Rafet, bugün yazı işleri müdürü erken çıkacak, benim de bir işim var. Birazdan gideceğim. Patronlar yukarıda, ama onlar bu işten anlamazlar. Anlayacağın işler senin sorumluluğunda. Mürettip sayfaların kopyasını aldıktan sonra, bir göz atıp baskıyı yaptır! dedi ve gitti.
Gazetenin basılmasına yarım saat kala on tam sayfa kopyayı Rafet’e getirdiler. Diğerlerini üstün körü ama baş sayfayı dikkatlice inceledi. Manşet habere baktı: ”Mecliste masonlar tartışıldı” diye büyük puntolarla bir başlık atılmıştı. Devamında da bir milletvekilinin masonlara “sülük” dediğinden bahsediliyordu. Sayfaları tek tek imzalayıp basılmak üzere gönderdi. Saat tam 17.00’de baskı makineleri gürültü çıkararak gazeteyi basmaya başladılar.
Yarım saat ya geçmiş ya da geçmemişti ki patronun kardeşi Orhan bey ve birkaç kişi Rafet’in yanına geldiler. Ellerinde yeni çıkan gazete vardı, heyecanlı görünüyorlardı. Masanın etrafını sardılar. Orhan bey:
-Rafet bu kocaman haberi görmedin mi? Gördüysen bizi neden uyarmadın? Masonlara hakaret ediliyor bak burada! Üstelik adamlara sülük bile deniyor.
-Efendim onu söyleyen biz değiliz, bir milletvekili. Hem ben haberin kendisini değil, o haberdeki dilbilgisi yanlışlarını düzeltmekle görevliyim. Ayrıca basın ve ahlâk yasasına aykırı bir şey varsa o zaman ilgili birimi uyarırım. Haberlerin seçimi sorumluluğu tamamıyla yazı işlerine aittir.
-Ama ortada alenen bir hakaret var.
-Az önce de belirttim, hakaret varsa onu yapan biz değiliz ki...
-Peki, o zaman aynı haberde sözü edilen şu iki firmadan bizim reklam aldığımızı biliyor musun?
-Bilmiyorum, çünkü benim reklam servisiyle de bir ilgim yok. Hem masonların daha önce aleyhinde basılmış kitabı da var gazetemizin. Topluma zararı olmayan bir haber gibi göründü bana. Gene de siz bilirsiniz.
-Neyi nasıl yapmamız gerektiğine biz karar veririz. Baskıyı durdurdum. Mürettip hemen o haberi çıkarsın, basılan gazeteler imha edilsin ve o haberin yerine şu haber konsun. Operatörler gitmiş ama dizgi makinesinde bunu mürettip de dizebilir. Sen de hemen okuyup düzeltmeleri yap, f azla gecikmeden gazeteyi çıkaralım.
-Peki
-Ha unutmadan söyleyeyim, yarın da beni gör. dedi ve gitti. Tabii yanındakiler de onunla beraber.
Manşetten verilecek olan yeni haberin başlığı şöyleydi: ..... Partisi Başkanı:”Biz milliyetçiyiz” dedi.
**
Ertesi gün Rafet onun yanına gitmedi. Çağırmasını bekledi, ama çağıran olmadı. Bu olaydan on gün sonra artan sigorta primleri nedeniyle gazeteden çok sayıda eleman çıkarılacağı söylentileri yayıldı. Bu söylentiler bir gün sonra gerçek oldu.
Patronun odasına Nuri ve Rafet birlikte çağırıldılar. Görevlerine son verildiğine dair bir zarf içinde bir yazı ve on beş günlük de tazminat parası ellerine tutuşturuldu. Başak Acun bundan sonra gazetede tashih işlerini tek başına yürütecekti. Kendisiyle vedalaşan arkadaşlarına bu nedenle dert yanıyordu.....
-SON-