Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Mayıs '21

 
Kategori
Edebiyat
Okunma Sayısı
44
 

Elveda Trajedi

NERDE O ESKİ TRAJEDİLER.

İnternet icat oldu , yüzyüze yapılan alışverişlerin modası geçmeye yüz tuttu. Giderek artan sayıda kitapsever internet ortamını kullansa da, özellikle büyük şehirlerde yaşayan okurlar her ikisini de kullanmaya devam ediyor. Kitap raflarının büyülü çekiciliği, kitapların albenili kapakları, yeni çıkanlar, ayın kitapları gibi sınıflamalar, kağıt ve mürekkep kokusu hala hatırı sayılır bir nüfusu kitap mabetlerine çekiyor. Dost, İmge, D&R, Arkadaş, Kabalcı gibi tapınaklar büyük şehirlerin vazgeçilemeyen okuyucu durakları arasında hala.

Ve bu zengin metin ormanları çeşitli raf gruplarıyla daha zahmetsiz gezilecek korulara bölünmüştür. Felsefe korusu da her ormanda bulunan vazgeçilmez fidanlıklardan biridir..En azından meraklıları için. Hiç dikkatinizi çekti mi bilmiyorum, felsefe raflarının hakimi Nietzsche’dir. Raflarda en az  iki sıra ona ayrılmıştır.

Bir tahmine göre Aquinalı Thomas’in kısacık ömrüne sığdırdığı eserlerinde onbir milyona yakın kelime var. Eserlerinden sadece beşte birinin günümüze ulaştığı söylenen Aristotales’ten bize kalanlar ise bir milyon kelime. Büyük Yunan’lı düşünür Platon’un ise beşyüz bin kelime yazdığı sanılıyor. Onların göz kamaştıran performanslarının yanında Nietzsche’ninki oldukça sönük kalır.

Nicelik kadar nitelik de önemli, hatta nitelik daha önemli, nicelikli nitelik en önemlisi. Ahmet Arif, yalın niteliğin en görkemli örneği. Nazım Hikmet, Aziz Nesin, Yaşar Kemal gibi üstatlar ise uzun soluklu olanın. Ama söz konusu olanlar Platon, Aristotales ve Aquinalı Thomas. Sıradan düşünürler değil. O Aristotales ki , batının bin yıl süren karanlık çağlarına damgasını vurmuştur. Aquinalı’nın da ondan aşağı kalır yanı yoktur. O da bin yıl süren ortaçağın iki büyük filozofundan biridir. Hristiyanlık onunla nefes alıp vermistir. Ve büyükler büyüğü Platon. Batı felsefesinin deniz feneri Platon. Bertrand Russell’la birlikte matematiğin mantığa dayandığını gösterdikleri anıtsal kitapları Principia Mathematica’yı yazan Alfred North Whitehead’in , batı felsefesi için, “Platon’a düşülmüş dipnotlardır” dediği Platon..

Nietzsche birçok büyük düşünür gibi şüphesiz bir dahiydi. Son on yılını delilik sınırlarında dolaşarak geçirmişti. Müthis bir imgelem zenginliğine sahipti. Yapıtlarında olağanüstü benzetmeler , tasvirler , eğretilemeler kullanmıştı. Onu anlamak güç olmasa da sırrını kolayca herkese vermeyen biriydi. Cazibesinin nedenlerinden biri de böyle renkli bir düşünür oluşuydu.

"Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.", der Orhan Pamuk’un Yeni Hayat romanının kahramanı. Ne kadar kolay değil mi? Bir kitap hayatınızı değiştiriverir. Öyle uzun uzadıya uğraşmanıza, debelenmenize , emek vermenize gerek yoktur. Doğru kitabı bulmanız yeterlidir. İnsanlığın hiç eskimeyen düşlerinden biridir çünkü bir adımda okyanusları aşmak. Kim, bir parmak şıklatmasıyla balkabağını muhteşem bir arabaya dönüştürmek istemez ki. Sihirli bir perinin çubuğunun dokunmasıyla bir anda güzeller güzeli bir masal kahramanına dönüşmek hangimizin hayallerini süslememiştir.

Ne mutlu o roman kişilerine. Orhan Pamuk gibi yaratıcıları var. Ne mutlu o kitapları yazanlara, bir kalem oynatarak dağları devirirler. Ve ne mutlu o kitapların kahramanlarına, bir anda yeni bir hayata gözlerini açarlar.

Kainatın yazarıysa kurşun kalem kullanıyor hala. Onun sihirli değneği yok. Ya da çok seyrek kullanıyor. Yeni bir hayat bulmak isteyen okur , anlatı ormanlarının dolambaçlı yollarından geçmek zorunda. O yolların tozunu yutmaktan, çamurunu çiğnemekten, acı, tatlı, ekşi meyvelerinin tadına bakmaktan başka sihirli değnek yok gerçek hayatta.

Evet bazen bir kitap gözlerini açar insanın. Bazen bir cümle yeter aydınlanmamıza. Bir kelime ilmek ilmek dokur bütün önceki kelimeleri. Bütün sisler dağılır. Karanlıklar parçalanır. Işık dalga dalga yayılır. Gözleriniz kamaşır. Eski hayatın yerinde yeni hayat pırıl pırıl parlamaktadır. Ama nice nafile okumadan sonra. Kaç kara kaplı kitap doğranmıştır gecelere. Kaç kan çanağı gece ufalanmıştır.

Yazın biçimlerinden trajedi eski Yunan’dan beri var. En ünlü örneklerinden biri Kral Oedipus. Freud’un kuramına da girmiş. Trajedinin zirvesine ise Shakespear yerleşmiş. Oylumlu niteliğin ender örneklerinden biri Shakespear. Çok sayıda “evrensel” trajedi yazmış.

Hemen hemen, çoğu soyut kavram gibi trajedinin tanımı da, kapsamına giren nesneler de az çok tartışmalıdır. William Dilthey’in trajedi tanımı ise son derece basittir. Trajedi tutkular(güdüler) ile görev ve sorumlulukların(ideallerin, ahlaki ilkelerin) çatışmasından doğar. Freudcu terimlerle ifade edilirse, trajedi, altbenin(id), üstben(superego) ile çatışmasıdır. Haz ilkesine göre çalışan altben, güdüleri hemen doyurmak ister , gerçeklik ilkesine göre çalışan ben(ego) ise güdülerin daha güvenli olarak doyurulacağı bir zamanı bekler, altbeni dizginler. Ben(ego), toplumun, yasaların, ahlak kurallarının içimizdeki temsilcisi olan üstbeni de dinlemek zorundadır. Trajedi, üstben ile altben arasında sıkışan benin hikayesidir.

Trajedinin oluşması için tutkular(güdüler) ile ödev ve sorumluluklar arasında bir denge halinin mevcut olması gerekir. Dengeden kasıt bu etkenlerin güçlerinin birbirine yakın olması, tam olarak eşit olması değil. Tutkular(güdüler) hep vardır , onlar bizimle birlikte dünyaya gelirler , insan doğası denen şeyi oluştururlar, yok edilemezler. Ya bastırılırlar , sindirilirler ya da yönleri değişir, başka biçimlere bürünürler. Onların bastırılması, dizginlenmesi ise ödev ve sorumlulukların gücüne bağlıdır.

Eski Yunan’da sitenin bekası için kurallara gereksinim vardı. Kurallar da ödev ve sorumluluk bilincinden güç alıyordu. Dolayısıyla trajedinin soluk alacağı alan ziyadesiyle mevcuttu. Yunanistan Sokrates gibi güçlü bir ahlakçı yetiştirmişti. Sonra ahlak kurallarının göreceliğini, insana bağlı olduğunu(İnsan her seyin ölçüsüdür) savunan sofistler ortaya çıktı , sonra yine bir ahlakçı , Platon.

Sonra karanlık çağlar gelir. M.S. 400 ile 1400 yılları arasını gaspeden Hristiyanlığın altın çağları. Ödev ve sorumluluk bilincinin baş köşeye kurulduğu çağlar. Feodalizmin başat üretim biçimi olduğu dönem.

Feodal çağın en büyük toprak sahibi ise kiliseydi. ”Din adamları hristiyan alçak gönüllüğünü , baş eğmeyi öğütlüyorlardı. Bu alçak gönüllülük aşağı sınıflarca uygulanmıştır” der Bertrand Russell.

Sadakat bu çağın önde gelen erdemlerindendi. Çünkü serf, toprak sahibinin evine bağlıydı , bütün çalışma günü onun topraklarında geçerdi. Kısacası ödev ve sorumluluklar tutkulardan güçlüydü. Trajediye yer yoktu. Ayrıca insan doğuştan günahkardı. Adem ilk günahı işlemişti. Ve günahkardı. Adem bir insandı. Öyleyse insan da günahkardı. Ortaçağ kişisi de bir insandı. İnsanın günahkarlığından pay alıyordu. Dolayısıyla günahkardı. Bir de tutkuları ortaya salıvermenin alemi yoktu.

“Uzun çilecilik yılları şiir, sanat ve zevkin başkaldırmasında unutuldu. İtalya’da bile ortaçağların savaşsız can vermediği doğrudur. Savonarola ve Leonardo aynı yıl doğmuşlardı. En önemlisi, eskiden dehşet veren şeyler artık bu niteliklerini yitirmişlerdi. Yeni özgürlük ruhu sarhoş ediyordu insanları. Sarhoşluk, korkuyu zihinlerden söküp atmaksızın süremedi. İşte bu sevinçli özgürlük anında doğmuştur modern dünya”. (1)

“Ortaçağa karşıt olarak modern görüş, Rönesans denen hareketle İtalya’da başlamıştır….Rönesans bir halk hareketi değil , liberal patronların , özellikle Medici’lerin ve humanist papaların desteklediği bir avuç bilgin ve sanatçının başlattığı bir eylemdi….Kiliseden kurtuluşun ilk manevi etkisi de felaketliydi. Artık eski ahlaksal kurallara saygı duyulmaz oldu…Shakespear’in yapıtlarında kaç tane kötü kişinin İtalyan olduğunu anımsamak gerek… Modern dünya zihinsel bakımdan XVII. yüzyılda başlar.” (1)

En büyük trajedileri Shakespear yazmıştır. Tutku-görev çatışması ne kadar evrenselse Shakespear’in eserleri de o kadar evrenseldir. Her döneme uyar. Her dönemin insanı onu anlar. Çünkü insanlık var oldukça tutkular da var olacaktır görevler de. Ve bu ikisi değişik derecelerde de olsa hep çatışacaktır.

Shakespear 1564 yılında doğmuş , elliikinci doğum gününde ölmüştür. O bir trajedi çağına gözünü açmıştı. Avrupa bin yıl süren uykusundan uyanıyordu. Kilisenin yetkesi zayıflıyor , feodal lordların yerini kentsoylular(burjuvalar) alıyordu. Artık toprağa bağlı serflere gerek yoktu. Sadakat eski bir halk türküsüydü. Kentsoylu özgürlük talep ediyordu. Ödev ve sorumluluk bilinci hala hüküm sürüyordu ama tutkular arka planda gümbür gümbür kendi şarkısını söylüyordu. Tutkularla görevler arasindaki gerilimi bütün insanlar hissediyordu. Shakespear’in hissetmemesi ise düşünülemezdi. O bir dahiydi. Dönemin ruhunu derinden hissediyordu yüreğinde. Ayrıca döneminin adamı olarak aynı güçlerin etkisi altındaydı. Trajik kahramanın en canlı ilk örneğiydi.

Trajedi, son derece basit, olağan koşullarda da ortaya çıkabilir. Küçük kızını kendi başına drama kursuna gönderirken kendisi yardım amacıyla başka çocuklarla birlikte vakit geçiren bir anne örneğinde olduğu gibi mesela. Her zaman kan ve gözyaşı olmuyor trajedilerde. Bir annenin, annelik güdüleriyle(kızı ile ilgilenmek) ödevler (kötü durumda olan insanlara yardım etmek) arasında kalması gibi küçük acılarla sonuçlanıyor pek çok trajedi örneği. Trajikomik gibi, trajediyi oluşturan karşıt güçlerin pek de kuvvetli olmadığı , çatışmanın ,  hayati kararlar almayi gerektirmeyecek şiddette olduğu küçük sonuçları olan insanlık durumlarını kapsıyor çoğunluğu.

Kan ve gözyaşı içeren trajedi örnekleri de var hayatımızda. Yakın geçmişimizde yaşanan trajediler. İnsanın en güçlü , en vazgeçilmez tutkusu, yaşama içgüdüsüyle onu yenecek kadar güçlü olabilen ödevler arasında yaşanan çatışmadan kaynaklanan trajediler. Hepsi de bizim çocuklarımız, arkadaşlarımız , kardeşlerimiz, sevgililerimiz olan gencecik insanların yaşadığı trajediler. Ölümcül trajediler.

Avrupa bir trajedi çağı daha yaşamamıştır. Trajedinin koşulları bütün Avrupa’yı kapsayacak genişlikte bir daha oluşmamıştır çünkü. Sol muhalefetin yükselişi trajedinin perdesini bir kez daha aralar gibi olmuştur. Bir kez daha ödevler ağır basmıştır. Ama onların karşısına bütün heybetiyle Nietzsche çıkmıştır. Bertrand Russell , onun hakkinda , “Nietzsche bir profesörse de akademik olmaktan çok , edebi bir filozoftu. Ontoloji(varlıkbilim) ve epistemolojide (bilgibilim) yeni teknik kuramlar bulmuş değildi. Onun önemi ahlak alanındaydı daha çok ve sonra keskin bir tarihsel eleştirici olmasında” der. ”Fransız devrimi ve sosyalizm ona göre Hristiyanlık ruhuyla özdeştir” diye ekler.

Hristiyanlığın ve sosyalizmin temel ahlaki buyruğu , “Zayıfı kolla” diye özetlenebilir. Nietzsche ise “İstediğini yap” der. Yani mutlak özgürlük vadeder. Hiçbir kurala bağlı olmayan bireyden yanadır o. Üstinsandan yana. Kendi kurallarını kendi koyan insandan. Otantik insanı müjdeler o.

Özgürlük kuşkusuz herkes için yararlıdır. Fakat en çok en güçlüye yarar o. Gücü olanın yapabileceklerinin sınırı yoktur çünkü. Her türlü teknoloji, kitap, vs erişimi serbest olan bir dahi ile yine aynı olanaklara sahip özürlü bir insandan hangisi daha özgürdür. Dönemin güçlüsü de kentsoylulardır. Nietzsche kentsoyluların önündeki engelleri temizlemiştir. Kentsoylunun camdan köşküne entelektüel mühimmat taşımıştır o. Tarihsel önemi bundan kaynaklanır. Ama özgürlük her zaman, herkes için önemlidir. Bu da onun yaygın ününü açıklar.

Ayn Rand, 1917 yılında Rusya’dan kaçıp Amerika’ya yerlesen bir rus asılzadesidir. Objektivizm diye anılan ahlak kuramını formüle etmistir. Ona göre insanlar her eylemi çıkarları öyle gerektirdiği için yapar, yapmalıdır.

Çıkar, herhangi bir şey nedeniyle duyulan hazdır. Kaynağına göre , iki tür çıkar vardır. Maddi çıkarlar ki haz duymamıza neden olan araçların maddi olması anlamına gelir. Para sahibi olmaktan dolayı duyulan haz gibi. Manevi çıkarlar ise bir insana yardım etmek gibi bir eylemden dolayı ortaya çıkan , maddi bir aracı içermeyen hazlardan oluşur.

Uzun bir süreçte iktidarı yavaş yavaş toprak soylularından devralan kent soylularının ideolojisi olan liberalizm, Nietzsche ve Ayn Rand’ın ilkelerini birleştirirerek liberal ahlakın temel buyruğunu oluşturmuştur:

”Çıkarın doğrultusunda istediğini yap”.

Elveda trajedi.

(1) Batı Felsefesi Tarihi, Bertrand Russell


 

ETEM SEVİK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 0
Kayıt tarihi
: 29.04.21
 
 

Bilgisayar Mühendisi, Sistem Çözümleyici. Ekonomi, Siyaset, felsefe, psikoloji, sosyoloji, tarih,..