Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

28 Nisan '14

 
Kategori
Siyaset
 

Erdoğan’ın ‘akıl oyunları’

Erdoğan’ın ‘akıl oyunları’
 

Yerel seçim sonuçlarının sosyal medyadaki yansıması da “bölünmüş seçmen” kalıbına uygun gerçekleşiyor. Bir kesim “zafer” çığlıkları atarken, karşısındakiler gidişata dair endişelerinin dozunu artırmış durumda.

Bu durumun sokağa yansıması kaçınılmaz ve bu tespit hem muhalefet hem de Ak Parti tarafından yapılıyor. Bu da Erdoğan ve Ak Parti’nin sokağa dair siyasi taktikler geliştirmeleri anlamına geliyor ki şu ana kadar bu konuda başarılı oldukları ortada.

Peki, Erdoğan ve Ak Parti bunu nasıl yapıyorlar? Cevabı basit: Sokağı muhalefet için de teşvik ederek! Elbette kurallarını kendilerinin belirledikleri bir oyun dâhilinde.

Görünüm itibariyle Ak Parti muhafazakâr reformcu kimliğinin yanında bir de “lider” partisi. Askeri vesayetle kapıştığı dönemde “reformcu” kimliğiyle var oluyordu, şimdiyse “lider” etrafında var olan bir parti görünümü sergiliyor.

Bu “dönüşümün”, Ak Parti’nin üst cenahında da “kafa karışıklığına” neden olduğunu düşündürecek kimi şeyler de oluyor. Öncesi de var ama Gezi olaylarında bu, birazda şaşırtan bir biçimde açığa çıkmıştı. Hatırlayın, Gül ve Arınç, “mesajı aldıkları” şeklindeki açıklamalarıyla ortamı epey bir yumuşatmışlardı ancak Erdoğan, tavizsiz bir gerilim politikasını yürürlüğe sokarak, o zamana dek Ak Parti’nin Erdoğan’la birlikte “liderleri” görünümünde olanları da ters köşeye yatırdı.

Bu “ters köşe”ler sonrasında da devam etti, o kadar ki Arınç bir noktada “özgül ağırlığından” bahsetmek ihtiyacı hissederken, Gül, Erdoğan’la aynı düşünmediğini düşündürtecek duruşlar sergilemeye başladı.

Melih Gökçek’i canlı yayında, 17 Aralık ve sonrası gelişmeleri olurken, “yanında durmadığı, Cemaate karşı sustuğu ve yeterince destek olmadığı” için Başbakandan özür dilediğini açıklamaya götürecek kadar Ak Parti içerisine sinmiş olan “havayı koklama” hali, Erdoğan’ın yegâne kavgasının muhalefetle olmadığını, belki bundan daha da fazla Ak Parti’nin içerisinde bir konum sağlamlaştırma operasyonu yürüttüğünü düşündürüyor. Yani Erdoğan’ın asıl hedefi kanımca, Ak Parti’nin içi ve uyguladığı yöntem de görünenin tam tersi.

Görünen şu; Erdoğan (ve Ak Parti) yüzde 50’nin (ya da son seçim sonuçlarına göre yüzde 44’ün) oyunu (ve desteğini / onayını) almak suretiyle muhalefeti her alanda geriletmek (ve her alanda Ak Parti’nin ya da periferisinin hegemonyasını tesis etmek) amacıyla bir mücadele yürütüyor.

Ağırlıkla Kemalistlerin savunduğu bir tespit, yaşananların yeterli bir açıklaması gibi görünebilir ama birkaç nedenle yeterli değil.

Öncelikle Ak Parti, yapısı itibariyle birbirinden farklı toplumsal kesimlerin ve onların siyasal tezahürlerinin bir bileşkesi, bir “koalisyon” partisi. Bu haliyle bir “mutlak lider” partisi olabilmesi çok da mümkün değil.

İkincisi, Ak Parti, içerisinde birbirinden farklı “çıkar gruplarını” barındıran bir parti. Reel ekonominin farklı alanlarında yer alan( farklı alanlarında yer aldıkları için de çıkarları bazen birbirlerinin zıddı olan), bilindik tanımıyla Anadolu Kaplanları ya da Anadolu sermayesi diye tariflenen kesim ya da reel ekonominin bu farklı alanlarında ki kesimlerin “önem” sıralanışına göre kendi “önem” sırası da artacak ya da düşecek olanların birlikte oluşturduğu yani bürokrasi içerisindeki “farklı” toplaşmaların her biri bir çıkar grubu.

(Kabaca) bu iki kesim, hali hazırda Ak Parti’nin üst yönetiminde “etkin” konumlara sahipler. Ama bu ikisinin Ak Parti’yi sandıkta iktidar yapmaya yetecek nicel bir sayıya ulaşmaları söz konusu değil.

İşte bu noktada devreye, büyük Ak Parti koalisyonunun üçüncü ve nicel anlamda en geniş kesimi olan, Ak Parti’yi de sandıktan iktidar çıkaran “taraftarlar” gurubu giriyor. Bu gurubun büyük bir kesiminin ortak özelliği “yoksulluğu”. Ve esas olarak, bu büyük topluluğun siyasetin labirentlerinde birbirinden kopmadan, bir topluluk halinde hareket edebilmesini sağlayan, önemli bir kesiminin Erdoğan, Gül, Arınç gibi isimlerle ortak siyasal geçmişi de olan, siyasal kadrolar geliyor.

Yani Ak Parti, Ak Parti öncesindeki hükümetlerce her anlamda ayrımcılığa uğramış olan Anadolu sermayesi (ki tek başına bir sermaye sahibi aileler topluluğundan bahsetmiyoruz, bir şekilde çıkarını onlarla birleştirmiş çalışanlar, esnaflar ve hepsinin ailelerinden bahsediyoruz. “Önüne gelen İstanbul’a geliyor” diyen şikayetlerin normalleştiği bir ülkede, ailelerin yarısının ekonomik nedenlerden büyük şehirlere gitmek zorunda kalması halinin, Anadolu şehirlerinde nasıl bir tersten travma yaratabileceği konusunun neredeyse hiç seslendirilmediği koşullarda, büyük şehirlere zorunlu göçü bir nebze zorunlu olmaktan çıkarmış bir Anadolu sermayesi burada bahsettiğimiz); pek çok Saikler de birlikte ama geleneksel olarak, elde ettiği güçten vazgeçmemek adına, iktidara her daim ortak bürokrasi; ve çoğu siyasal İslam-Milli Görüş kökenli siyasal kadroların koalisyonu.

Milli Görüş içerisinde yetişmiş, siyasal kadrolar haline gelmiş ve halen de bu yapılarını koruyabilmiş olan bu kesim, Ak Parti’yi geniş kitleler nezdinde hem meşru hem de tercih edilir kılan esas güç. Ak Parti’ye gücünü veren, bu kesimin geniş ve çoğu yoksul topluluklar içerisindeki yönlendirici olabilen konumlanışları ve bu kesimin geniş kitleler içerisinde yönlendirici olabilmelerini sağlayan da Ak Parti’nin kendisini, bir yandan elde ettiği geniş imkânları geniş kitleleri de içerisine alacak biçimde bölüştürebilmesini, öte yandan gene o siyasal kadrolar aracılığıyla geniş kitlelerin taleplerini de hızlıca içselleştirebilmesini sağlayan organik teşkilat yapısı. Bunun siyasal tezahürü, geniş kitleler içerisinde “dileyenlerin ve imkân bulabilenlerin”, bu siyasal kadrolar arasında yer alıp bu yoldan Ak Parti içerisinde yönetim kademelerinde yer alabilmesini de sağlayabilmesiyle teşkilat içerisinde ve teşkilatın kitlelerle ilişkilerinde sürekli bir canlılığı mümkün kılabilmesinden geçiyor.

Biraz yukarıdaki “Görünen” tespite dönersek ve görüneni reddetmeden “Olan”la devam edersek; tüm bu yaşananlar, özellikle Gezi’yle başlayan, Ak Parti koalisyonunun ilk iki kısmına da “demokratik muhalefet Ak Parti’yi iktidardan edebilir” dedirten ve bu nedenle de yumuşak mesajlarla gerilimi düşürmeye çalışan Gül, Arınç, Çiçek’den farklı olarak, tam da bu iktidardan düşebilme ve Ak Parti içerisindeki koalisyonun kimi unsurlarının da bu durumu kabul edebilme ihtimalinin de doğmakta olduğunu gören Erdoğan’ın, kendisinin de içinden geldiği siyasal kadrolara seslenerek ve onları ve onlar aracılığıyla da geniş kitleleri mobilize ederek, sadece muhalefete karşı değil, asıl Ak Parti içerisindeki bu “pes edebilecek” kesimlere de karşı giriştiği bir “liderlik” kavgasıdır, diyebiliriz.

İşte bu noktada devreye Erdoğan’ın sokak stratejisi giriyor. Geziden bu yana Ak Parti iktidarına karşı girişilen her hareketi “Ak Parti’nin gerçekleştirdiği tüm kazanımlardan fayda edinen tüm toplum kesimlerine karşı yürütülen bir iç-dış harekatın unsurları olarak niteleyen Erdoğan, bunun geniş kitlelerin gözünde ki “gerçeklik” derecesini yükseltebilmek amacıyla da, bir yandan seküler muhalefetin Kemalist bam teline dokunacak uygulamalar yapıyor (TC’nin kimi tabelalardan kaldırılması, seçmeli Kur’an dersi vs.), öte yandan seküler olan ama Kemalist olmayan ve az önceki örneklerdeki gibi uygulamaları da dert etmeyen özgürlükçü kesimin de tepkisini çekecek işleri dillendirip icra ediyor (saçma sapan park kapatmalar, meydan yasaklamalar falan), bir zamanlar müttefik olduğu ve Ak Parti’nin milli görüş kadrolarının dışında olup da bürokrasiyle ve geniş kitlelerle de bir diğer temas ve aksiyon kanalı olmuş olan Cemaati tasfiyeye girişiyor (ki bunu yapmazsa siyasal liderliği paylaşmak zorunda kalır) ve en önemlisi tüm bu muhalif unsurları, geniş kitlelerin görüş açısı içerisinde aynı fotoğraf karesine yerleştirmek suretiyle “hepsi iç-dış tezgahın parçası”yı, geniş kitlelerin gözünde “gerçek” kılıyor.

Erdoğan’ın bunu yapabiliyor olmasının esas nedenini, muhalefette aramalı. Hali hazırda Ak Parti muhalefetinin Kürt hareketi dışındaki kesiminin ana gövdesi Kemalist. Doğal olarak CHP bu durumdan esastan rahatsız değil, hatta “Ak Partinin sivil hareketlerle yıkılmasının mümkün olabileceği”ni oda farketmiş olacak ki, hiç olmadığı kadar sokağa “destek” çıkıyor, sokaktaki hareketliliği kendi saflarına çekebilmek için çabalıyor. (Tabi CHP bunu sokağın kendisini dönüştürmesine izin vererek yapma niyetinde değil, daha çok OccupyCHP türü, organizasyonun bir yanında kendisinin olduğu ve kendine adapte ederek yapmak derdinde.) Yani Erdoğan’ın kamplaştırma siyasetine gönüllüce ayak uyduruyor CHP:

Geleneksel sol-sosyalist hareketlerin bir süredir CHP’yi eleştirmedikleri, eleştirenleri de Ak Parti’yle işbirliği içerisinde olmakla suçladıkları malum.

Tam da bu yüzden, Ak Parti’ye gerçekten muhalefet edebilecek ve onu iktidardan indirebilecek yeni hareketlerin, önce  CHP ve “geleneksel” sıfatlı ama gerçekte artık köhnemiş ve küçük iktidarlarını muhafaza etmekten başka dertleri kalmamış tüm bu sol siyasal ve sendikal yapılarla ciddi bir kopuş yaşamaları gerekiyor.

Diğer durumda, hemen önümüzde ki “1 Mayıs ‘meydan’ muharebesi de” dahil, Erdoğan’ı tahkim etmeye devam edecekler.

http://www.yeraltinet.org/?p=55

 
Toplam blog
: 19
: 213
Kayıt tarihi
: 07.08.11
 
 

Bir firmada muhasebe işlerine bakanlardan birisiyim... İstanbul'da doğdum, yaşıyorum ama bir fırs..