Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Aralık '19

 
Kategori
Ben Bildiriyorum
 

Eski Türklerde Doğum

 

 

Beyaz Örtü

Eski Türklerde Doğum

 

 

Ecrin, işaret ettiği çadıra tereddüt ederek gitti.

Bu adamın söylediklerini yapmamak gibi bir durumu yoktu.

Onun her istediğini yapmak zorunda gibi hissediyordu.

Çadırın kapı görevi gören derisini kaldırdı ve içeri girdi.

Ocağın yanında birkaç kadını gördü. Ocağın yanında kilden yatak gibi bir şey vardı ve doğum yapan kadın o toprağın üzerinde doğum yapmaya çalışıyordu. Çok acı çekiyordu. Bağırmıyordu. Gözlerinden yaşlar akıyordu ama ‘gıkgı çıkmıyor’ tabiri ile hiç ses çıkartmıyordu. Ter içinde kalmıştı. İki şey dikkatini çekti. Kil yatağın ayakucu çadırın kapısına doğruydu ve doğurmak üzere olan kadın devamlı yukarıya çadırın tepesinden görünen küçük yerden gökyüzüne bakıyordu.

Ebe olduğu anlaşılan kadın şefkatle saçlarını okşuyor arada karnına bastırıyordu. Kadın acılar içinde kıvranıyordu. Biraz ileride acı çekenin annesi olduğunu tahmin ettiği bir kadın, acılar içinde kıvranan kadını görmemek için başını çadır tarafına çevirmiş ağlıyordu. Oda oldukça sessiz ağlıyordu.

Çocuğun ağlama sesi ile arkası dönük kadın ve doğurmaya çalışan kadın biran birbirlerine baktılar ve gülümsediler. Annesi olduğunu düşündüğü kadın hemen yeni annenin yanına geldi.

Bebeğin göbeğini kestikten sonra yere sırt üstü bebeği yatırdıklarında nerede ise Ecrin,

“Ne yapıyorsunuz? Bebek oraya yatırılır mı?”  Bağıracaktı. Ama kadınlar bunu çok yapmış, yâda böyle yapılması gerekli olduğundan herkes mutluydu ve bebek yerde yatıyordu.

Ecrin’in bir beşik dikkatini çekti. Beşiğin içinde de yine kilden yatak benzeri bir şey vardı.

“Demek ki bebeği buraya yatıracaklar.”

 

Kadınlardan biri beyaz bir örtüyü aldı, kapının önündeki duran adama verdi.

Bu doğumun olduğunu anlatan bir şeydi herhalde.

Aynı anda nasıl olduğunu anlamadı, çadırın dışında buldu kendini.

Elinde beyaz mendil olan adam çadırın girişine bağladı.

“Erkek çocuk olmuş.”

Adamın sesini duyduğunda irkildi.

“Nereden anladın.”

“Beyaz bez bağlanınca erkek çocuk dünyaya geldiği bilinir.”

“Erkek çocuk dünyanın her yerinde önemli, sizlerde de.”

“Önemli ama bizlerde kadınlarımızda çok önemlidir. Erkekler savaşçı olduklarından, soylarının devamı için gerekli olduklarından, bunun gibi birçok şeyden dolayı belki biraz ön planda olurlar ama o kadar bizde biliyorsun konferanslarda anlatıyorsun, Kağan ve Katun vardır ve divanlarında yan yana otururlar.”

“Evet, biliyorum.”

“Benim sizlerle ilgili bilmek istediğim belki de en önemli bilgi kadınlarınız. Ben kadınlarınızla konuşmak isterim, onlarla bir gün yaşamak isterim. Mesela sen diyorsun ya doğruyu anlatırsın işte doğruyu anlatmak için doğruyu görmem gerek.”

“Olur, ben seni bilge anaya götürürüm o senin istediklerini sana anlatır ya da gösterir.”

“Bilge Ana mı? Ne güzel isim.”

“İsmi Bilge Ana değildir, belki de başka bir ismi vardır ama bizler ona bilge ana deriz. Kaç yaşında olduğunu bilmiyorum. Her şeyi çok iyi bilir. Çok güzel idare eder, genç kızlarımızı eğitir. Bildiği her şeyi öğretir. Onun için ona bilge ana denilir.”

“Bilge ana beni görecek ve bana anlatacak öyle mi?”

“O Bilge ana, o her şeyi görür ve anlatır.”

Ecrin, heyecanlanmıştı.

“Beni ona götür o zaman.”

“Olur, buyur.”

Çadırın dışına çıktıklarında obadakilerin çalışmalarını izledi Ecrin.

Bu insanlar uzaylı mıydı? Asla kendinin tanıdığı hırslı, bencil, egosu tavan yapmış insanlar değildi bunlar. Birbirinin yardımına bu kadar istekli daha önce kendi de dâhil kimseleri görmemişti. İzlediklerine şaşırmaması için dünyadan bi haber olması gerekliydi.

Bu kadar yardımlaşarak yaşadıkları için güçlü görülüyorlardı. Biri düşse kaç kişi onu kaldırmak için koşuyordu. Bunlar büyük bir obada büyük bir aileye benziyorlardı.

Çadır yapana eşya getirdiklerinde anlamıştı bunu zaten. Burada zengin fakir arasında uçurumlar yoktu. Burada insanlar kibirli değildi. Burada insanlar gülümsemeyi biliyorlardı. Yürekleri kirli değildi. Bu birlikte nefes almak onları canlı tutuyordu, dinamik ve oldukça güçlü görülüyorlardı. Ecrin,

“Her gördüğüm beni üzüyor.”

“Üzüyor mu?”

“Evet, sizler boşuna beyazı kutsal saymıyorsunuz. Sizler yüreklerinizi küçültmemişsiniz. Kocaman, dünyayı içine alacak kadar büyük haliyle koruyorsunuz. Bizlerin yürekleri o kadar küçüldü ki, hasisliğimiz, bencilliğimizde en yakınlarımızı bile yüreğimiz almaz olduk. Aldıklarımız birinci derece akrabalar onları da zaman zaman yok sayarız. Bizler için asl olan kendimiz, benliğimiz çirkin kararmış ruhumuz.”

“Sen elçisin, buraya bunları görmek için sen niyetlendin ben sadece vesile oldum. Demek ki içinizde hala yüreği kocaman olanlarınızda varmış.”

“Ben öyle değilim, ben okuyan, araştıran ne olduğunu ne olması gerektiğine kafa yoran biriyim hepsi bu kadar.”

“Bilge Ana sana birçok şeyi anlatır ve gösterir. Telaşlanma.”

“Telaşım yok sadece üzüldüm.”

 

Adam, karşıdan gelen birini görünce derli toplu halini daha derlenir toparlanır hale getirmek için birkaç hareket yaptı. Gelenden ya çekiniyordu ya da saygı böyle bir şeydi.

Bizlerdeki gibi yapmacılıktan uzakta oldukça sade ve bir o kadar şık.

Yaşlı bir kadın geliyordu ama kadın sadece yaşlıydı. Yaşlı demek bitkin demek değildi, aciz hiç değildi. Sağlıklıydı ve gözleri bu yaşında inanılmaz güzeldi.

Bu gözler Amerikalı film yıldızı Elizabeth Taylor’un gözlerine benziyordu. Hem şekil olarak hem de renk. Morla lacivert karışımı bu gözler onu görmüştü ve sevgiyle bakıyordu.

“Oğlum söyledi, misafirimizmişsin. Hoş gelmişsen, mutlu etmişsin bizleri.”

 

Ecrin, Bilge Ananın elini öptü. Kadın elini bırakmadı bir süre ona baktı. Ecrin büyülenmişti, oda kadına bakıyordu ama utanmıştı.

Ona ne oluyordu. Yüzü durmadan kızarıyordu.

“Sen bilmek istiyormuşsun. Buyur kızım bilelim. Bilmekten zarar gelmez, bilmemek yanlıştır. Bilmiyorsan boşsun. Öğrenmiyorsan yoksun.”

 

 

TÜRK ZİNCİRİ KİTABIMDAN

NAZAN ŞARA ŞATANA

 
Toplam blog
: 1731
: 4678
Kayıt tarihi
: 09.12.10
 
 

Turizmci; Genel müdür Yazar ; Romanlar, senaryolar müzikkaller... Sinema filmleri, TV filmleri.....