- Kategori
- Tarih
Evliya Çelebi'den seçmeler 1 İstanbul ve Sosyal hayattan kesitler

Lise edebiyat derslerinde çok kısa olarak anlatılan ve hemen ardından da mübalağalı bir anlatımı olduğu söylenerek çok da ciddiye alınmaması gerektiği zımnen ifade edilen 17.yüzyılın bu değerli seyyahının eserini bu ruh haliyle okumaya başladım.
Şimdilerde edebiyat derslerinde belki müfredata bile almıyorlardır Evliya Çelebi’yi. Yazılı tarihi çok zengin olmayan bir toplum olmasak, bolluktan gelen bu hovardalığı anlarım, ama yaşadığı dönemi o kadar güzel anlatan bu seyyahımıza niye böyle küskün davranıldığının açıklamasını yapamıyorum.
Evliya Çelebi, padişahlar tarafından görevlendirilmiş resmi tarih yazıcısı (Vakanüvis) değildi. Enderun’da yetişmiş, çeşitli görevler için gittiği yerlerde izlenimlerini yazarak işe başlamış, bazen de resmi görevini rapor etmiş, ama hep bir resmi görev ile dolaşıp, sonra da kendini seyyah olarak herkese kabul ettirmiş bir sosyal tarihçidir. Gezdiği yerlerde ilginç gördüğü her şeyi yazarak bize o dönemin eşsiz bir panoramasını 10 ciltlik (Bu günkü matbaa harfleriyle) dev bir eser ile hediye etmiştir. Toplam 4050 sayfayı bulan “Seyahatname”yi ben okudum herkese de tavsiye ediyorum. Ama o kadar vakit ayıramayacak okurlar için seçtiklerimi paylaşmaktan zevk alırım…
Seyyahımız önce İstanbul’dan başlar anlatmaya:
İstanbul’un kuruluşu ile ilgili tüm söylentileri, efsaneleri yazar. Genellikle masalsı bir anlatımla ve gününün batıl inançlarının etkisiyle anlatır, bu tür söylencelerden çok kendi yaşadığı döneme ilişkin yazdıkları seyahatnameyi değerli kılar. Ben daha çok Evliya’nın yaşadıkları şeylerin gözlemlerinin üzerinde durarak eserin ruhunu bugüne yansıtabileceğimize inanıyorum. Şimdi sözü Evliya’ya bırakalım:
“YEDİKULE: Bizans devrinde veba hastalığı olan yerlerden gelenler burada yedi gün kalmadıkça İstanbul’a giremedikleri için, “Nazarta” (Karantina) derler. Fetihten sonra, Fatih bütün debbağları ve mezbahaları buraya yerleştirdi. Deniz kenarında imar görmüş bir kasabadır.”
Yedikule zindanları, çok çeşitli işlevleri yanında tarihte karantina olarak da kullanıldığına göre bir haftalık zaman süresince İstanbul’a gireceklerin zorunlu misafirhanesi diyebiliriz, tabii günümüz misafirhanelerinden biraz farklı.
“TOPÇULAR MAHALLESİ: İstanbul surunun dışındaki havadar ve lalezar Topçular mahallesi. Fatih zamanında Rumeli tarafına sefere çıkıldığı vakit topçu taifesi burada eğlendikleri için, Topçular denilmiştir.”
“Sur dışındaki mamur OTAKÇILAR MAHALLESİ: Fatih zamanında Rumeli tarafına giden bütün çadırcılar çadırlarını kurup burada konakladıkları için, Otakçılar derler.”
Bazen her gün geçtiğimiz, hatta üzerinde yaşadığımız semtlerin isimlerinin nereden geldiğini merak ederiz işte onlardan ikisinin Topçular ve Otakçıların hikâyesini Evliya böyle anlatıyor. Daha sonra da birlikte yaşanılan gayri-Müslim mahalleler hakkında bakın neler söylüyor:
“HASKÖY: Nüfusu toplam on yedi bin kadardır. Bu kasabayı görenler Rumeli’nde Selanik’e, Arabistan’da Safed şehrine benzetir ki, Yahudi ile doludur. Yedi kiliseleri, on iki Sinagog ve hahamları vardır. Bundan başka iki mahalle Rum ve bunlara ait üç Kilise vardır.
Bir mahalle de Ermeni vardır. Dükkânı, altı yüzü geçer. Bedestanı yoktur; fakat dükkânlarda çok kıymetli mallar bulunur. Elli dükkân debbağ boyahanesi, yüz meyhane ve üç yüz de evi vardır. Fakat Küpeli Yahudi’nin kokulu elma suyu ile Tiryandafile adlı Rum’un misket şarabı, erenler arasında pek meşhurdur… Bahçe önündeki denizde bir çeşit deniz hayvanı çıkar ki, ayrı avcıları vardır. Adına istiridye derler. İçki içenler, zeytinyağı ile pişirip yahut limon ile çiğ çiğ yerler. Güzel yemektir. Ama içki içmeyen bir kimse beş on gün devamlı istiridye yerse, her gece ehli ile veya ehli olmayan ile beş on kere cima etmek ister.”
“DOLMABAHÇE: Eskiden küçük, servili bir bağ idi. Şehit Sultan Osman’ın emri ile donanma gemileri, sandallar, filikalar, fırkateler İstanbul’un yirmi bin kadar kırma, kayık ve mavnaları taşlarla doldurulup önündeki denize dökülürdü. Liman gibi bir boğaz iken, doldurulduktan sonra adına Dolmabahçe denildi.”
Dolmabahçe’nin nasıl ve kimler zamanında yapıldığı anlatılıyor ama neden böyle bir şeye ihtiyaç duydukları anlatılmıyor, hadi onu da biz araştırıp bulalım…
ÜSKÜDAR
“İstanbul’dan altı mildir. Karadeniz’in akıntısı şiddetli olduğundan, kayıklar önce Beşiktaş denilen yere varır, oradan da Üsküdar’a geçerler. Bu yüzden mesafe dokuz mile çıkar. Sarayburnu’ndan Eyüp ise on mildir ve denizinde akıntısı yoktur. Fakat Üsküdar’a geçmek çok zordur. Bilhassa lodos havadan çekinmek gerekir. Şehirde yetmiş İslam Mahallesi, on bir Rum ve Ermeni, bir de Yahudi mahallesi vardır. Frenk yoktur. Şehrin etrafında kale dahi yoktur.”
Her gün geçtiğimiz Üsküdar’ın ne kadar zor ulaşılan bir yer olduğunu hiç düşünmüş müydük? Ve “Miskinler Tekkesi”nin bir cüzamlılar tecrit hanesi olduğunu biliyor muyduk?
“Miskinler Tekkesi: Şehir dışında ana cadde üzerinde bir tekkedir. Bütün miskinler burada kalırlar ve sadakalarla geçinirler. Şehir içinde bir miskinin varlığı haber olursa, derhal aman vermeyip tekkelerine getirirler. İsterse ayan ve eşraftan olsun, hiç dinlemezler. Ellerindeki padişah emrine dayanarak zorla alıp tekkeye götürürler. Çünkü cüzam hastalığı bulaşıcı olduğu için, şehirde durması yasaktır. Bu yüzden her şehrin dışında ayrıca miskinhaneler vardır ki, cüzamlılar kimse ile görüştürülmez, tecrit edilirler.”
“Kalamış Burnu Mesiresi: Kadıköy bağları ile Fenerbahçe arasında bir körfez içinde, beyaz, kumsal bir denizdir. Bütün güzeller, sadık âşıklar orada deniz melekleri gibi kadın ve erkek melekler yüzerler.”
Denize girme alışkanlığının çok yakın dönem 19.YY alışkanlığı olduğunu bilenler açısından, Fenerbahçe ve Salacakta ve Kâğıthane’deki yüzen melekler eski zaman eğlencelerinin çok aktarılmayan yanları olsa gerek. Zira kadın erkek melekler derken 17 YY eğlencelerinin ve sosyal dokusunun bilinmeyen bir yönünü de cesurca anlatıyor Evliya.
“Salacak Denizi Mesiresi: Bunda dahi bütün güzeller temmuz ayında denize girerler. “
“KÂĞITHANE MESİRESİ: Binlerce dilber, soyulmuş pembe badem gibi üryan olan vücutlarını mavi ibrişim peştamallara sararak, balıklar gibi suya dalarlar. Saz ve sözün haddi hesabı yoktur. Hüseyin Baykara sohbeti ederler. Bu eğlence yerinde bir oda acemi oğlanı bir acemi çorbacısı hükümet eder.”
Görüldüğü gibi 17.YY İstanbul’undan yaşam manzaraları sunuyor Evliya Çelebi. Devam edecek.