Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Nisan '16

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
609
 

Fakirler Dindar Olmak Zorundadır

Dindar insanların tüm Türkiye’de ve dünyada daha fakir olmasının nedeni nedir? Acaba sahiden din beyinleri uyuşturuyor da insanlar fakir mi kalıyor? Yoksa dindar insanlar, dünya nimetlerine yüz çevirdikleri için, daha mı fakir kalıyorlar? Ya da, onları ikna edenler, ellerindekini aldığından mı fakir kalıyorlar? Belki de fakir ve dindar insanlar, kendilerine sunulanı hizmetin bir bedeli olarak, ellerindekini bağışladıklarından, gerçek kurtuluşu bu dünya nimetlerinde aramadıklarından diğer kurumlar, kişiler yükselirken dindarların sürekli daha da fakirleşiyor olması ilginç bir durum.

Yaptığım gözlemlere göre, maddi imkânlarını artıran kişilerin “genel olarak” dünya çapında ortak tavrı, din ve dini konulara takılmadıkları, daha ziyade bu dünyayla ilgilendikleridir. Avrupa’da henüz tuvalet keşfedilmediği için sokaklar insan dışkıları ile dolu olduğu zamanlarda, insanlar üzerlerine sıçramasın diye “topuklu ayakkabıyı” keşfettiklerinde (İngiltere’de) dahi fakirler daha dindardı. II. Viyana kuşatması esnasında Avusturya adına para toplayan, asker toplayan o zamanın papalığı bir dini kurum olarak faaliyet göstermekte, aynı zamanda Avrupa’da birçok devletin yapamadığını yapma gücüne hâkimdi. Para gücü, propaganda ikna gücü. O zaman, dünyanın belki de en güçlü yapısı papalıktı. Ancak Avrupa Orta Çağı yaşamaktaydı. O zamanın papası Müslümanlar aleyhine yaptığı propaganda, siyasi ve maddi gücü sayesinde Osmanlı Ordusunu bozguna uğratmayı başardığında dahi zengin kilise ve fakir halk yığınları ise tüm Avrupa’da çoğunlukların ortak kaderiydi. Ne zaman Avrupa Rönesans yaşadı. Kiliseye karşı halk ayaklandı. Dinin bilime, tekniğe müdahalesi azaltıldı. Avrupa sanayi devrimini yaşadı. Yaklaşık beş yüz yıldır dünyaya hâkim oldu. Dünyaya hâkim oldu da ne oldu denebilir, ancak insanların harıl harıl Avrupa dillerini öğrenmeye, akın akın Avrupa’ya göç etmeye çalışmalarında aslında Rönesans aranmalıdır. Öyle ki, sinema müzik spor bilim, sanat, moda, Tv programları aklınıza ne gelirse, Avrupa’da üretiliyor ve diğerlerine sunuluyor. Öyle ki, ev dizaynından, arabaya günlük yaşantıya kadar neredeyse dünyanın kuralları zenginler tarafından uygulamaya konulduğuna göre bir nevi, dünyanın patronu da söz konusu kesimler. İyi ama, dünyayı yönetme kabiliyetine sahip olanlar, insanların birçok özelliğini şekillendirmez mi. Bence şekillendirir. Zira eski Türkiye, yeni Türkiye bunun en büyük kanıtı olsa gerek. Sadece resimlere bakmak, yıllar içinde geçirdiğimiz değişimin göstergesi olarak yeter de artar bile.

Günümüz Avrupa’sını bilenler bilir. Genel olarak; Avrupa, göçmenleri saymazsanız, Kuzey Avrupa Protestan ve ateistler, Orta ve Güney Avrupa Katolik, Doğu ve Güneydoğu Avrupa ise Ortodokslardan müteşekkildir. Avrupa, zenginlik dağılımında Protestanlar en zengin kesimi oluştururken, Katolikler ikinci sırayı alır, Ortodokslar ise en fakirleridir. Nihayet yavaş yavaş gözlemleyebildiğimiz bir gerçek ise zengin ülkelerin fakirleri yavaş yavaş eksenine aldığı ve aslında transfer gerçekleştiği. İlk aşamada, güçlü Protestanlar, zayıf Ortodoksları yutarken, sırada Katolikler mi var. Yapılan araştırmalar, güçlü Kuzey ülkelerinin aslında, Orta Çağda kiliseye başkaldırmış kişilerden oluşup, aynı zamanda ilk “sanayi devrimini” de gerçekleştiren ülkeler olmaları da önemli bir faktör.  Öyle ki, Portekiz ile başlayan sömürgecilik akımı, sırasıyla İspanya, Hollanda ve nihayetinde bayrağı İngiltere’nin alması ve akraba krallıkların da onlara katılması ile 2. Dünya Savaşına kadar süren “Güneş Batmayan İmparatorluk” haline dönüşmüştür. Niye sömürdü, diye İngiltere’yi suçlayacak halimiz yok. Zira İspanyolların, Portekizlilerin sömürdüğü ülkede insan soyunu nasıl yok ettiklerini, kendi ülkelerinin din adamları anılarında yazmışlar. Öyle ki, Katolik bir din adamı olan Bartolomeo de las Casas “Yerlilerin Gözyaşları” adlı kitabında sömürgelerde İspanyolların neler yaptıklarını akıcı bir dille açıklarken, insanın kanı donuyor. Aynı şekilde sömürgelerde yapılan soykırımları başka ülke yazarları da akıcı üsluplarla yazmış yayınlamışlarAvrupa’da kiliselere karşı ayaklanma bilindiği gibi, uzun yıllar süren savaşlar, ayaklanmalar ve liderliğini Martin Luther isimli Alman rahibin yaptığı Hıristiyanlık dinini farklı yorumlayan bir mezheptir.  Avrupa kanlı mücadelelere sahne oldu. Hıristiyanlığın en hafif kurallarına sahip olan bu mezhebin mensuplarının Avrupa’nın, en zengin ve günümüz dünyasını yönlendiren, yöneten acaba bu mezhebin mensupları olmaları acaba dinin doğru yorumu mudur?

Aynı şekilde ülkemiz de aslında aynı değil mi? Bakın çevrenize, en fakir semtler en dindar görünen, mutaassıp semtler çoğunlukla bulunduğunu göreceksiniz. Maddi olarak, belli bir aşamaya terfi edenlerin ilk işi genellikle söz konusu semtleri terk edip, daha güvenlikli ve site türü yerleşim ya da villalara taşınmaları, sosyal çevrelerini değiştirmeleri ile sonuçlanıyor. 1.nesil alışkanlıklarından dolayı yetiştiği semtleri terk edemese dahi, oğullar ve torunlar için aynı şey geçerli olmuyor. Sınıf atlamanın verdiği konforu yaşamak da istiyor.   Zengin olan kesimlerde inşa edilmiş cami oranı, fakir semtlere göre çok az. Daha da ilginç bir durum var. Bu ülkenin; dünyada belki örneği yoktur, zenginleri solcu, sosyal demokrat. Fakirleri ise daha ziyade, sağcı. Tüm dünyada patronlar sağ kesim tarafından, işçiler emekçiler sol kesim tarafında yer alırken, bizde bu durum tam tersi bir görüntü arz ediyor. Zenginin belki de solcu olduğunu iddia eden, nadir ülkelerden biriyiz. Aslında bu kötü bir şey değil. Bunun anlamı; aslı varsa, zenginler, bizim ülkemizde zenginliklerini fakirlerle zenginliklerini paylaşma arzusunda. Yani; sosyal adalet taraftarı. Bu çok pozitif ve insancıl bir yaklaşım. Ancak paylaşmadan kasıt, paylaşımın bu dünya üzerinde olması değil, başka bir âlemde paylaşmak olsa gerek zenginlerle fakirler arasındaki zenginlik farkı resmi istatistiklere, araştırmalara göre açıldıkça açılıyor.

Çok dindar kesimlerin, Avrupa’da, Türkiye’de ve de tüm dünyada fakir halk kesimlerinden oluşması din fakirleştirir mi sorusunu da insanın aklına getiriyor.  Aslında fakirlik ve zenginlik arasında günümüzdeki en önemli fark, zenginlerin fakirleri etkileyebilme, ikna edebilme, savaştırabilme, aç bırakabilme, sözde kendi temsilcilerini seçtiklerini inandırmadaki payı ve kati etkisi, fakir halk kesimlerinde zenginliklerinden çok daha ağır yük yüklerken, gözlerine perde, gönüllü köleliğin de sınırlarının her geçen gün daha da zorlanmasına neden oluyor. Gerçekte zenginler, fakirlerin gözünün açılmasını önleyecek her türlü, basın, medya araçlarını ellerinde gücüne sahip. Ünlü bir yazar,“yeterince çalarsan kendini aziz ilan edecek bir kilise dahi satın alabilirsin” diyor.

Fakir devletler özetle hem daha dindar devletler hem de az gelişmiş devletler. Aynı şekilde insanlar arasında fakirlik seviyesi arttıkça daha dindar görünme ihtiyacı hissediyorlar. Belki de zenginler fakirlere göre daha fazla Allah'a ihtiyaç hissetmiyorlar. Zenginlik artınca dünyaya bağlılık da fazlasıyla artıyor. Bu durum devletlerde böyleyken, insanlarda farklı sonuçlanmıyor. Fakirin sığınacağı sadece Allah kaldığı için galiba onlar da bunu yapıyorlar.  Adalet isteyen zengin pek görülmemiştir. Görülmeyeceği manasına gelmese de...

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 2267
Toplam yorum
: 322
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 158
Kayıt tarihi
: 15.10.14
 
 

Bugünün doğrusu yarının eğrisi, dost görünenler düşman ve herşey aslında zıddı olabilir. Büyük ih..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster