- Kategori
- Gezi - Tatil
Fantom’u ziyarete Bangladeş'e gittim.( Bol resimli!)

İnternet
Bundan “400 veya 500 yıl önce, gemisi korsanların saldırısına uğrayan genç bir adam, Bengali sahillerinin ıssız bir köşesinde bitkin vaziyette karaya çıkar. Onu pigmeler bulur ve iyileştirir. Genç adam, babasının katilinin kafatası üstüne yemin eder: Bütün hayatımı korsanlık, haksızlık ve zalimlikle savaşmaya adıyorum. Oğullarım da benim yolumdan gidecek...
Tüm denizciler ve yerliler Kızılmaske'yi ölümsüz sanmakta ve hatta ondan 'Ölümsüz Ruh' diye bahsetmektedirler. Adı ormanda bir efsanedir ve bu efsaneyle ilgili olarak sadece ormanda Fantom diye seslenin. O sizi bulur!”
Bir zamanlar hepimiz çocuktuk!
Teksas, Tommiks, Zagor, Kaptan Swing, Kızılmaske gibi çizgi romanlarını okul kitapları arasında bende herkes gibi çok okurdum. Kendimi bu çizgi kahramanlarının yerine koyar, kendi dünyamın kahramanı olurdum!
Çocukluk aklı işte, Kızılmaske’nin “Kafatası Mağarası”nı düşünür bir gün mutlaka oraya gideceğimi ve ormanda Kızılmaskeeeeee diye bağıracağımı, etrafımı pigmelerin saracağını ve beni ormanın efendisi Fantomun yanına götüreceklerini hayal ederdim.
Tabi bende ona; Fantom ağabey benim adım Talip Girgin seni görmek için çok uzaklardan, Türkiye’den geliyorum. Bana da ülkemde “Demirci Efe” derler. Aha da bak benim de kendi yaptığım bir yüzüğüm ve üzerinde kendi simgem var...
Demeyi çok istedim... 

Yılların çok acelesi varmış birader... Benzinlik sayacı gibi hızla geldi geçti. Bizler birden ne olduğunu anlamadan büyüyüp çoluk çocuğa karıştık, kimimiz torun torba sahibesi oluverdik. Diğer taraftan Yaş’ta büyümüştük ama “baş’ta” halen bir çocuktuk biz! İnsanların yaşlandıkça çocuklaştığını ve hatta ender de olsa, doksan yüz yaşına gelenlerin bebekleştiğini, dişlerinin yeniden çıktığını ya görmüş ya duymuşuzdur.
Bir ömür bilinçaltında yaşattığımız o macera dolu “ben”liğimizi açığa çıkarıp bazen Zagor gibi AAHYAAKKK! Bazen, Ceyn’ini kaybetmiş Tarzan gibi AAAAOOOOooo diye, balta girmemiş (aslansız ormanlarda) bastık narayı! Bazen karanlığa kurşun sıktık “BANG BANG BANG!!!”, Boşalttığımız her fişeğin “barut kokusu” bizi kendine esir yaptı!
Bazen, “Rastgele” diyerek oltalarımızı serin sulara attık, bazen, “Mola” diyerek ağımızı derin sulara bıraktık. Bazen fotoğraf makinemiz ile o dağ senin bu dağ benim, o çayır senin bu bayır benim, dere tepe demeden hem gezdik hem deklanşörlerimize ŞRAK ŞRAK ŞRAK basıverdik. Vücudumuzdaki elektriği çıplak ayaklarımızla toprağa boşalttık. Akan çağlayanların yanı başında, ayaklarımızı sarkıtıp ıslık çaldık.
Bazen pür dikkat kesilip yaban hayata kulak verdik. Kâh bülbülü taklit eden kanaryaları dinledik, kâh kurbağa sesine hayran bakan çalı kuşlarını gözledik. Yavaş yavaş doğayı ve canlılarını sevmeye başladık. Bazen onlarla iletişime girmeye çalıştık; sessizce dinledik, dinledik, dinledik ama olmadı tüm yabaniler bizim varlığımızdan rahatsız oluyorlardı. Bir türlü onların dünyasına ayak uyduramıyorduk.
Neden rahatsız olmasınlar ki? Biz onların tanıdığı insan; “Tarzan” değildik! Bizler, yani birçoğumuz onlar için gözü dönmüş katillerdik! Uzun süredir evde beslediğim bir muhabbet kuşumuz, iki adet kaplumbağa, bir adet beta balığımız var. Daha önce de baktığımız yüzlerce akvaryum balığımız vardı. Kaplumbağaların yem almak için yaptıklarını görseniz şaşarsınız. Beta’nın yem verdiğinizde o olağan üstü elbisesi ile tavus kuşu gibi kabardığını ve bir hamlede yemi yuttuğu görülmeye değer.
Muhabbet kuşu evlere şenlik, kendini zorla sevdiriyor! Kafesin içine parmağınızı uzatıyorsunuz kuş, başını parmağınıza yaslayıp yatarken durmadan cıvıl cıvıl bir şeyler anlatıyor. Kafesinin kapağını açıyorum dışarı çıkıp elimin içine yatıyor. Bazen omzuma gelip kulağımın içine cıvır cıvır bir şeyler anlatıyor. Kafesinde ıslığıma cevap verip Arap kızı gibi bana yakın yerden, tellerinin arasından şaşkın şaşkın, meraklı gözlerle beni izliyor. Harika bir şey bu yahu...
Yaklaşık 15 yıldır hiçbir canlıya keyfiyetten kıyamaz oldum. Daha önceleri de aman aman öyle bir hırsım yoktu; üç beş bıldırcın birkaç ördek, birkaç çulluk, bir iki tavşan, yedi domuz, bir gergedan, iki fil, üç leopar, dört bizon; bir yabani manda... Allah aşkına biri şu “ÇAN”I sallandırsın yoksa tüm mahlûkatın neslini bitireceğim yahu!
)
Bazen tüm bunlar yetmeyebiliyor!
Tıpkı yıllarca hiç bıkmadan usanmadan bilinçaltımızda yaşattığımız hayalimizin peşinde koşma isteğimiz gibi. Fırsatını yakaladığımızda hiç düşünmeden karar veririz. “Bu saatten sonra bir daha bu fırsat gelmez” deyip hayallerimizin peşine takıldığımız olur değil mi?
İşte bende 2011 de öyle yaptım...

İçimdeki Tarzan’ı sınamaya kalktım. Hakikatten “Demirci Efe” efelendiği kadar cesaretlimiydi; yoksa beyaz perdenin yarattığı film kahramanı gibi, bir sanal kahraman mıydı?

Hemen, göklerin hâkimi “Mister No” dostumu arayıp ona bu dâhiyane fikrimi açtım. Bana bu işin çok tehlikeli ama aynı zamanda çok eğlenceli olacağını söyledi. “Keşke senelik iznimi kullanmamış olsaydım Talip Ağabey bende seninle kalırdım” dedi. Ve hazırlıklarımızı yapıp yola çıktık.
Çok uzun bir yolculuk oldu. Ermenistan ve İran hava sahasından sonra Afganistan’da mücahit kardeşlerimizin arasında bir gece dinlendik ve yakıt takviyesi yaptık. Ertesi gün tekrar mücahitlere el sallayıp, Pakistan ve Hindistan üzerinden geçerek Nepal de ikinci molamızı verdik. Nepal’da başımıza gelenleri anlatmaya kalksam asıl konudan çok uzaklaşacağım! Buraya parantez açıp “başka sefer inşallah” diyerek daha önce ziyaret ettiğim Katmandu’nun üzerinden Batı Bengali ormanlarını geçerek Hint okyanusuna geldik.

Edindiğim bilgiye göre, okyanusta küçük bir adacık olan Eden adasına kuşbakışı bakıldığında dilini çıkarmış bir Hintli kafatası sureti görecektik. Daha sonra o uzun dilinin istikametine doğru gidip, gerçek kafatası mağarasının bulunduğu tepeden bu adanın görünür olan yerinden aşağıya doğru inecek ve ormanın derinliklerinde Kızılmaske’yi çağıracaktım.

Dağların, şelalerin ve Okyanusun üzerinden geçip sonunda “Eden” adasını bulmuş ve adanın kuzeyindeki en büyük dağın tepesindeki düz bir araziye sevgili dostum Mister No beni bırakmıştı. Tam yirmi gün sonra beni bu kez aşağıdaki “Eden” adasının üzerinden alacaktı.
Sevgili dostum” yirmi gün sonra görüşürüz, Eden budur eden bulur” diyerek yanımdan ayrıldı. Ben hiç vakit kaybetmeden dağ bayır usanmadan hırsla yürüdüm. Attığım her adım beni hayallerime daha da yaklaştırıyor gibiydi.

Sırtımda ve elimde yaklaşık 30 kg yük ile bazen bayır aşağı iniyor, bazen bayır yukarı tırmanıyordum. Her bir tepenin ardında aradığımı bulacağımı ümit ediyordum!

Bazen içine düştüğüm labirent yollar yüzünden karamsarlığa kapılsam bile, ya bir sarmaşık, ya bir ağaç dalı beni çıkmaz denilen yerlerden çıkarıyor veya aşağı indiriyordu.

Vahşi ormanın derinliklerinde bazen bir leopar kükremesi bazen çakalların uluması geliyordu. Allahtan gelirken mavi yolculuğum sırasında kendimi Adana’da bir hocaya efsunlattırmıştım! Bu nedenle vahşi doğanın hayvanlarının her daim korktukları bir Tarzan’dım ben! Beni vahşi hayvanlar değil susuzluk korkutuyordu. Yanımda yeterince suyun olmaması bu yorucu yolculukta beni güçsüz düşürebilirdi.
Dağ keçisi gibi taştan taşa atlıyor kayadan kaya’ya tırmanıyordum.

Kocaman kayalar önüme duvar gibi çıktıkça, bir o kadar daha yoruluyordum. Sırtımdaki yük, her adımda biraz daha ağırlaşıyor ve beni geriye doğru çekiyordu. Sık sık sırtımdaki ağırlık yüzünden denge kurmakta zorlanıyordum...

Saatlerdir taşlı, kayalı, bozuk güzergâhta, dengeli dengesiz, her an yere düşüp bir tarafımı kıracak risk ile birlikte yürüyorum. Nehir sesini duymaya başlamıştım ama sadece sesini duyuyordum. Bu sesin geldiği yöne doğru dudaklarım çatlamış, karnım acıkmış, boyum kısalmış şekilde giderken birden, nehirden taşan kaçak su birikintisi ile karşılaştım. Yaşasın!

Eğilip doya doya, kana kana suyumu içip yüzümü yıkadım.

Kısacık bir mola ile kendime gelmiştim. Daha o kadar yürüyebilirdim artık... Açılın yoldan Tarzan Talip geliyor... AAHHYAAKKK!..karamba karambita... Birden Zagor’laştım ne hikmetse... hatlar karıştı sanırım. AAAOOOOoooo...

Son kayalıklardan indikten sonra nehir yatağına ulaşmıştım. Bir an durup doğanın sesine kulak kabarttım. Medeniyetten o kadar uzaktım ki... Etrafımdaki kayalarda; ayılar pençeleri yani tırnaklarını bilemişler, suyollarındaki çamurlarda, domuzların devasa boyutlarda, birbirini takip eden taze ayak izleri vardı.
Süratle akşam olmadan çadırımı kurdum ve önüne ateşimi yaktım.

Tabi ki bir dağcının olmazsa olmazlarından biridir çay ve hemen ateşin üzerine demliği koydum

Bir yandan çayım demlenirken ben akşam yemeği için birkaç balık tutmak için nehire indim. Çadırımın önünden görünen manzaraya bakar mısınız?

Atlantik somonları bana “hoş geldin” demek için adeta birbirleriyle yarış halindeydiler!


Yakından gelen şelale sesine doğru bir on dakika daha yürüdüm ama bu kez sırtımda yirmi kiloluk elimde de on kiloluk çanta yoktu... Aman Allah’ım bu da ne?



Afiyet olsun!
Debisi yüksek akarsuyu dikine yarmaya çalışan somonun hazin sonu! Yarasın koca oğlana! Bir süre, bu güzel eko sistemin işleyişini seyrettim ve daha sonra sessizce çadırıma döndüm...
Yine bir dağcının olmazsa olmazlarından, yanımda getirdiğim olta takımımı hazırlayıp ya bismillah deyip suya salladım.

Te be ya, sankilim (!) sürüler halinde bana “hojgeldin” e gelmişlerdi! İçlerinden iki danesini ahşam yemeğim için soframın baş tacı ediverdim!


Bu balıkların bildiğimiz kırmızı benekli alabalıklardan farklı yanı, kırmızı beneklerinin deri altında silinik görünmesi. Sanki kırmızı beneğin üzerine şeffaf bir film kaplamışlar gibi. Oysa alışık olduğumuz kırmızı benekli dere alabalıklarının kırmızı benekleri daha belirgin oluyor. Yüksek rakımlarda, debisi çok yüksek buz gibi soğuk akarsularda yaşayan bu balıklardaki aksiyon ve dirilik, gökkuşağı alabalığında olduğu gibi çok ileri düzeydedir.

Nereye gidersem gideyim metremi yanımdan hiç ayırmam. Yakaladığım balığın boy ölçüsünü alır, limit altı olanları tekrar suya salarım...
Akşam yemeğini yedikten sonra yaban hayatın yaban hayvanlarından her ne kadar efsunlu da olsam hem kendimi hem eşyalarımı korumak için çadırımın başına yaktığım ateşi daha bir canlandırdım. Etrafta bulduğum kütüklerle kocaman bir ateş yakıp çadırıma istirahata çekildim...
Sabaha karşı ay ışığının altında, somon yakalamaya inen ayıların gölgeleri çadırıma düşüyordu ama akarsuda o kadar çok balık vardı ki, şu ana kadar “Gönül hoşluğu” ile hiçbir ayı’ya cazip gelmedim yani:))

Sabahın ilk ışıkları ile birlikte tekrar yollara düştüm. Kafatası mağarasını bulmalıydım. Yıllarca bu hayalle yaşamamış mıydım ben? Hani yüksek bir yere çıkıp “Fantoooom” diye bağıracaktım ve beni Kızılmaske bulacaktı? Hani ormanın kulağı vardı? Hani şu bücür pigmeler nerede?

Bu kez farklı bir yoldan farklı bir bölgeye doğru yürüdüm. Sırtımdaki yük ile birlikte yaklaşık yüz elli kiloluk, küçücük minik bir dev adamdım ben! Düz yolda sırtımda 10 kilo yükle üç saat hiç dinlenmeden gittiğimi bilirdim de sırtımda 20 kilo, elimde de 10 kilo yükle gün boyu yürümek kolay değil elbet! Nihayet ormanların sıklaştığı yere geldiğimde yüksek bir kayanın üzerine çıktım ve FANTOOOOOOOMMMM diye seslendim...

Sesim karşı dağa çarpıp geri dönüyordu..FAAAN FAAAN. TOMMMM TOMM TOMMM! Kendi sesimin yankısı bile bana yalnız olmadığım duygusunu veriyor ve beni biraz daha cesaretlendiriyordu. Delirmiş gibi sürekli bağırıyordum! Bu çırtlak sesi duyan tüm yabani mahlukatın yüzenleri okyanusa, uçanları Çin’e, karadan kaçabilenleri ise Hindistana doğru yönelmişlerdi! FANTOOOM FANTOOOOM. KIZILMASKEEEE KIZILMASKEEE EE EE EEE.....
Sesimin ekosu, aksiyon yaparak geri geliyordu. Ayrıca daha önce sesimin bu kadar güzel olduğu hiç fark etmemiştim. Memleketime döner dönmez Acun Ilıcanın programına katılıp “yetenek testi yaptıracağım!”
Birden arkamdan bir ses duydum “BENİ TAKİP ET” ET ET ET dedi. Karanlığın içinden gelen bu ses dalgasıyla tüylerim diken diken oldu; efsun filan hepsi traş! Neredeyse korkudan kalbim duracaktı azizim. Geriye dönüp baktığımda etrafta yüzlercesi bulunan, sıradan bir mağara içinden geliyordu bu ses. Dikenlerini düşmanına ok gibi fırlatmaya hazırlanan kirpi gibi yumacık olmuştum. Yüz elli kiloluk dev bir kirpi! Mitralyözümü mağaranın kapısına doğru çevirdim. İlk gördüğüm canlı zevatı ok manyağı yapmayı düşünüyordum. Etrafta renk renk uçuşan yusufçukların biri gidiyor biri geliyordu... Len olum sanki kelebekler adasındayım... bu ne renk böyle?

Ben buralara gelirken aynı zamanda korkularımla yüzleşmeye gelmiştim. Küçükken mezarlığın önünden korkarak geçen Talip yok artık sizin karşınızda Beyim. Şimdi efe Talip var. Te işte gene efeliğim tuttu. KİM VAR ORADA, KARANLIĞA GİZLENEN KİMSE ÇIKSIN ORTAYA? Diye o korkutucu gür sesimle seslendim.
Karanlığın içinden gelen ses:
-BEN SAKLANMIYORUM SUSAK (!) SANA BAKIYORUM BENİ TAKİP ET DEDİM SANA! Diye cevap gelince, cebimden feneri çıkarıp mağaranın içine doğru tuttum. Birde ne göreyim ışığın önünde bir pigme. Aslına bakarsanız o an etrafımın sarıldığını düşünüyordum...

-Ben, pigme Spinny!
-Tanıştığımıza memnun oldum pigme Spinny Efendi. Ben Talip Girginny pardon Talip Girgin. Fantomu arıyorum da...
-Biliyorum, zaten onun adını çağıran herkes onu aramaya gelir! O şimdi mağarasında...
(aman ne komik)
- Pigme Spinny kardeş bana kurukafa mağarasına giden yolu tarif eder misin?
-Gel benimle...

Şelalenin arkasında bir mağara vardı ve bu mağaranın içinden Pigme Spinny ile bir süre birlikte yürüdük. Sonra, Pigme Spinny bir yerde durdu ve bana yolu tarif etti.
- Bu mağaranın çıkışında başka bir mağara var. Ve o mağara sulu mağaradır. Kapısındaki kanolardan birine binip mağaranın içine gireceksin. Orada sarkıklar var ve sarkıklarda, sarkık yarasalar var. Korkma, yaramasalar orda durmalarına müsaade etmezdik!
Mağaranın sonunda kanoyu kenara çek ve aşağı in, ama kürekleri oradaki kocaman taşın arkasına sakla... Aşağıdaki köyün fırlamaları kanolarla gezerken kayalara vurup kürekleri kırıyorlar kardeşim, bıktık kürek yapmaya! Hiç boşuna uğraşma, jeneratörün mazotu yok çalışmaz. Bu millet o kadar beleşçi ki; Fantom bunlar yüzünden krize girdi. Bir Allahın kulu da “beş litre mazot getireyim Fantom’a kıyak olsun” demiyor!
Varsa yoksa Fantoooom Fantoooom!!!
Ne var?
“Elinin körü var, sıkıntımız olmasa gelmezdik herhalde” diye birde pişkinlikle bozuk atıyorlar ahhh Talip Ustacığım ah. Biz neler çekiyoruz burada bir bilsen! Talip usta Metren yanında mı?
-Evet yanımda!
-Yahu hazır gelmişken bir ölçü alsan... Sulu mağaranın kuzey arka kapısına bir korkuluk ve kapı yaptırmak istiyoruz da. Oradan giren ayılar mağara içindeki fokları bitirdiler...
- Tamam, olur ölçüyü alırım...
- Ay Allah senden razı olsun...
(Haydaaa Fantomun işi hakikatten kötü yahu. Pigme Spinny bu kadar dertliyse, Kızılmaske kimbilir ne dertlidir)
Yol tarifine devam ediyor Pigme Spinny...
-Orada bir tünel var ve o tünelin sonundan gün yüzüne çıkacaksın ama doğanın güzelliği seni büyülemesin (!) sakın aşağıya yuvarlanma oraya hiç kimse dağın bu tarafından inemez söylemedi deme. Orada taş bir yol göreceksin oradan hiç sapmadan dümdüz gideceksin.
Akşam olmadan kurukafa mağarasına görürsün...
-Tamam, Pigme Spinny teşekkür ederim.
Devam edecek...
M.Talip Girgin.