- Kategori
- Anılar
Fırat kıyısında geçmişe yolculuk

Bizler suya olan özlemimizi en kolay Fırat kıyısında gideririz. Sarı sıcak yaz günlerinin bol yıldızlı serin gecelerinde, suya yansıyan ışıklar Boğaz’ı anımsatır bize, hayal kurar, teselli oluruz elimizdekilerle… Ne engin denizlerimiz var ufkumuzda, ne de her daim yeşil ağaçlar.
Fırat’ın kıyısında güzel bir kır lokantası vardır, pazar günü erken gelen baharı kutlamak, biraz da durgun akan Fırat’a bakıp gözlerimizi dinlendirmek için bu kır lokantasına gittik. Nehrin taze alabalıklarından, yörenin meşhur “patlıcan kebabı” ndan, ”haşhaş” kebabından yedik. Yemeklerimizi yerken müzisyenler de yavaş yavaş çalmaya başladılar, ”Şu Fırat’ın suyu akar serindir”… Bizi alıp götürdü müzik, Şener Şen’in unutulmaz filmi Eşkıya’ya mı desem, o yüreklerimizin “ilk aşk” heyecanıyla deli gibi çarptığı günlere mi desem… Herbirimiz biryerlere dalıp gittik.
1960’lı yılların bozuk tozlu yollarında otobüsle yolculuk yapardık şehirden şehire. Şanlıurfa’dan iki üç çalgıcı çocuk binerdi otobüse, hem çalar hem söylerlerdi, küçük yaşta çok bağırmaktan çatallanmış sesleriyle… ”Senin en güzel yerin kahverengi gözlerin".
O zamanlar, kalite, bilgi, yetenek aramak gelmezdi aklımıza, sadece nağmeler, sözler çok ama çok etkilerdi bizi. Sanki hepsi bizim için yazılmıştı türkülerin; belki karşılıksız, mutsuz, söylenmemiş, eli elimize değmemiş masum aşklarımızı anlatırdı, belki ayrılıkları... Bilecik’e yaklaşınca darbukalarını ters çevirir para toplarlardı. Orada iner, biraz sonra Şanlıurfa’ya giden otobüse binerlerdi bu kez, sanatlarını icra etmeye.
“Güneydoğu…. gizemin, çok dile getirilemeyen, ancak türkülerle, şiirlerle, bakışlarla anlatılmaya çalışılan, ama hep var olan romantizmin, ağırbaşlı duygusallığın, şiirin, şarkının, kavruk, suya, yeşile hasret, mert insanların başkenti” dedim içimden. Memleketimin, doğasına, insanına, müziğine bir kez daha hayran olarak…