- Kategori
- Güncel
Firavunun zalimliğinden hoşlanıyor muyuz?

Hep aynı kahreden acı ve gözyaşları...
Bazen bir yazı kafanızda dolanır durur, kaleme alıp alma konusunda bir türlü karar veremezsiniz. Sonra birden bir başka yazıyla karşılaşırsınız ve birden her şey yerli yerine oturur.
Birkaç gün önce de öyle oldu.
Twitter’da bulunduğum saatlerde, Umur Talu da tesadüfen son yazısını paylaştı ve çok da iyi etti. Önce “2003’teki, itibar seni sorar!” sonra da “Cinlik, şeytanlık, dilsizlik!” adlı yorumlarını okudum ve şu twitter şu mesajı girdim:
“Bazen bir konuda yazıp yazmamaya karar veremiyorum, ta ki başka bir yazar bana ilham verene kadar.@Umur_Talu”
Umur Talu her iki yazısında da çok yerinde eleştiriler getirmiş, özellikle Mısır’daki kanlı darbenin karşısında iktidarın “yaralı bir demokrasi” ve “samimiyetsiz bir barışçılık” içeren duruş sergilediği konusunda. Ya da Mısır’da Müslüman Kardeşler’e yakın gazetecilerin Mısır darbecileri tarafından hedefe alınması eleştirilirken, bizdeki sayısız hedefe konulanların görmezden gelinmesi veya Batı medyası ikiyüzlülüğü karşısında, S. Arabistan, Kuveyt ve Emirliklere hiç laf edilmemesi gibi.
Umur Talu’nun haklı olarak dile getirdiği gibi, Batı medyasının ikiyüzlülüğü vardır elbette, ancak diğer tarafta darbeye darbe ve katliama da katliam diyenler de her zaman çıkmaktadır. Der Spiegel’i ele alacak olursak örneğin, New Yorka’taki borsa işgalinden, Gezi Parkı direnişi ve Mısır’daki kanlı darbeye kadar hep aynı kaliteli ve çarpıcı resimleri sundu izleyicilerine (bkz. “Mısır - Sabahtan beri kan gölü - SPIEGEL ONLINEhttp://spon.de/fAeZ via @SPIEGELONLINE”).
Mısır’daki ilgili olaylarda ise kısmen örtüşen benzerlikler de oldu: Bizde de sayları çok şükür ki daha “az” olmakla beraber genç insanlar öldü, hem de çok acımasız şekilde vurularak veya dövülerek. Aynı şekilde sayısız yaralılar oldu, içlerinde gözlerini kaybedenler dâhil, ama bir kesim adeta ölüm sessizliğine büründü, en ufak bir acıma emaresi göstermediği gibi, uygulanan şiddeti kendince “haklı” nedenlerle yerinde buldu ve polisi bu konuda övdü. Mısır’daki olaylarda ise aynı kesim tam aksi tepkileri gösterince ve sesini olabildiğince yükseltince, doğal olarak karşıt kesimde büyük bir antipati oluştu.
Diyeceğim, darbe veya katliam ve özellikle de şiddete, her şart altında darbe, katliam ya da şiddet demedikçe, farklı toplum kesimlerindeki adalet duyguları zedeleniyor, yara alıyor. Bu konuda da tüm toplum kesimlerimiz ne yazık ki fena halde sabıkalıdırlar. Bu konuda aynı zamanda tüm iktidarlar da aynı zamanda fena halde sabıkalıdırlar ve polisin şiddetini şiddet olarak görmeyip öven sadece Mısır’daki darbe hükümeti değildir (ya da kendi kesimini meydanlarda toplamak isteyen).
Ayaklanan halkına karşı şiddet uygulayan polis her yerde zalimdir.
Güney Afrika’da olumsuz yaşam şartlarını protesto eden siyahî maden işçilerini silahla tarayan siyahî polisler kadar, Küba’daki rejim tarafından ortadan kaldırılan muhalif kocalarını protesto eden kadınları acımasızca döven ve içlerinde altı aylık ikizlere hamile olanının karnını tekmeleyerek düşük yapmasına neden olan polislerden, hastanede tedavi görmesini engelleyen gizli ajanlardan, Gezi Parkı ve tüm diğer protesto ve gösterileri acımasızca bastırmaya çalışan polisimizden, Mısır’daki kanlı darbede yer alanlara kadar tümü böyledir.
Tabii ki ülkelerin gelişmişlik durumuna göre polisin veya emniyet güçlerinin şiddet derecesi farklı olmaktadır, ancak sonuç değişmemektedir. Genelde tüm iktidarlar kendilerine yönelik gösteri muhalefetini polis şiddetiyle engellemekte bir mahsur görmemektedirler. Eğer bizde Gezi Parkı eylemleri baştan itibaren daha yumuşak ve uzlaştırıcı bir tavırla karşılık görseydi, Türkiye olarak Mısır’daki darbeye daha yekpare ve tüm kesimleri kapsayan demokratik bir duruşla karşılık verebilirdik.
Katliamın kendisine gelince, farklı açılardan ele almamız gerektiğini düşünüyorum. Bilindiği üzere dinimizde intiharın her şekli yasaktır, hem de her şart altında. En kutsal amaç için dahi olsa, intihar ederek şehit olmanız mümkün değildir. Saldırı altında olmanız ve başka bir kaçış yolunuz olmaması durumunda canınız pahasına savaşmanız istisna.
Anlaşılan o ki, Mısır her açıdan çok farklı bir ülkedir, özellikle de dindarlık veya bizim ülkemizde geçerli olan muhafazakârlık açısından. Mursi’nin seçilmesinden önce elinde pankart tutan baştan aşağı tesettürlü bir kadının resmini görmüştüm. Doğal olarak kendisinin Mursi’nin tarafını tuttuğunu zannetmiştim. Ancak pankartta “Amerika, şeriat değil, demokrasi istiyoruz!” yazılıydı. Bilindiği üzere Amerika Mursi’nin seçilmesi konusunda (şimdikinin tersine) taraf olmuştu ve seçimlerde anlaşıldığı üzere halkın %48’lik kesimi de buna karşıydı ve bunların içinde dindarlar da vardı. Aynı şekilde televizyondaki cenaze töreninde tesettürlü kadınları görünce, yine Müslüman Kardeşler’in defni olduğu yanılgısına düştüm, oysa söz konusu olan olaylarda hayatını kaybeden polislerdi.
Bu açıdan Mısır bizde olduğu gibi kolay bir şekilde dindarlar ve laikler olarak ikiye bölünemiyor (hoş bizde de bu ayırım zannedildiği kadar keskin değildir, siyasi kutuplaşma suni sınırlar doğurmaktadır).
Belki Mısır’daki en önemli etken, 12 milyon civarında oldukları söylenen açlık sınırındaki insanlardır. Kuşkusuz ki, Müslüman Kardeşler bu konuda bir umut olmuşlardır. Ancak bu insanlar aynı zamanda kaybedecek bir şeyi olmayan toplum kesimini oluşturmaktadırlar. Bu yüzden de Mursi’nin “direnin” çağrısına kulak vermeleri çok daha kolay olmuştur. Bizde neden Adnan Menderes’in idamında aynısı yapılmadı diye soruluyor ve Mısır halkının bu açıdan çok daha asil olduğu söyleniyor.
Ancak bizde öyle ya da böyle her zaman Mısır gibi ülkelere kıyasla çok daha oturmuş bir toplum yapısı vardı ve vardır. İşi, gücü ve ailesi olan insanların tüm sorumluluklarını bir kenara bırakıp meydanlara akması o kadar da kolay değildir. Buna karşın kendi rahat koltuğundan başka toplumları “asil” olarak kurban vermek her daim kolaydır. Yine aynı nedenle İHH gibi kuruluşların Mısır veya benzeri protestolara insan toplaması o kadar da kolay olmamaktadır, çünkü örneğin Cuma namazı sonrasında insanlar Kuran’da da öngörüldüğü üzere “yeryüzüne dağılıp” işlerinin başına geri dönmektedirler. Aynı şekilde haftanın diğer günlerinde de iş çıkışı organize protestolara katılmak o kadar da cazip bir seçenek değildir. Bunun da vicdansızlık veya dilsiz şeytanlıkla ilgisi yoktur.
Mısır’da bunun dışında farklı bir dindarlık anlayışı da etkili olabilir. Yıllar önce Mısırlı dindar aktivist bir kadının kitabı elime geçmişti. Galiba Müslüman Kardeşler’le bir bağı vardı, ama sonrasında görüş farklılığı yüzünden ayrılmışlardı. Kitabında son derece radikal görüşler vardı, örneğin Kuran ayetleri “zalimlerin işkence tezgâhından geçip, bedenleriniz paramparça olmadıkça, iman etmiş olmazsınız” gibi aslından tümüyle farklı olarak yorumlanıyordu. Bu kadın aktivistin başından geçen acımasız işkence tecrübelerinin derin izler bıraktığı kesindi.
Sonuçta, Mısır’daki katliamda acaba bu radikal yorumların da bir etkisi var mıdır diye düşünmeden edemedim. Yani kendini bile bile kurban etmek gibi. Mursi’nin “direnin” çağrısını ilk duyduğumda yukarıdaki manzaralarla karşılaşmamızdan korkmuştum ve ne yazık ki olaylar korktuğum gibi gelişti (bkz. “Mısır: Bir halk bölünüyor - SPIEGEL ONLINE http://spon.de/fAgL via @SPIEGELONLINE”).
Şunu sormak istiyorum: Bu “direniş” buna değer miydi? Hele Mısır’ın bölünmesine?
Bunun yerine Mursi’nin taraftarlarına itidalli davranmaları ve gereğinde darbe hükümetiyle anlaşmaya varmalarını tavsiye etmesi, daha yerinde olmaz mıydı? Kurban vere vere İslam’ı ya da Müslümanları “yaşatmak” mümkün müdür? Bu kadar acı kayıpları göze almak, bir yerde intihar etmek olmuyor mu? Ya da Firavun’un ne kadar zalim olduğunu bir kez daha göstererek, neyi elde etmiş oluyoruz?
Acaba İslam dünyası gizli gizli Firavun’un doğurduğu bu mazlumluktan hoşlanıyor mu?
Lütfen bu son sorumun cevabını vermeden önce, biraz düşünün.
Cevabının o kadar da kolay olmadığını göreceksiniz.
Zuhal Nakay