- Kategori
- Öykü
GERİDE KALANLAR
GERİDE KALANLAR
Cemevinin bahçesi kırmızı tuğlalarla örülmüş, bir evlik yerdeydi. Sıra sıra kavakların altında bir küçük çardak ve odunluk tarzı minik bir kulübe vardı. Bahçesinde bazen cenazelerin yıkandığı bu küçük kulübe iki katlı ana binaya bağlıydı. Bahçe duvarları eski ve bakımsız dursa da bahçede yetişen ağaçlar ve otlar, taze kır yaşamını hatırlatıyordu. Küçük yapı, hemen karşıdaki tek katlı bahçeli evle neredeyse iç içeydi.
Öğleye doğru bahçede kalabalık arttı. Birer ikişer önceden ısıtılmış yemekhane girenler istemsizce kalorifer peteklerine yakın konulmuş sandalyelere yerleştiler. Eski ve yorgun yüzler seneler sonra bir yerlerden tanımaya çalıştıkları aşina yüzleri arayan gözlerle bakındılar. Tanıyabildiklerine sarıldılar, tanıyamadıklarını birileri hatırlatsın diye beklediler. Bazen sonradan çıkardıkları bir iki simaya tekrar yaklaşmaya çekindiler veya gerek görmediler. Ne de olsa araya uzun yıllar ve nice farklı yaşların yaşandığı değişik hatırlar birikmişti. Belki de bizi birbirimize bağlayan ortak anılarımızdı ve biz birbirimizden anılarımızın farklılığı kadar uzaktık. Bir an, aradan geçen tüm zamanı bir çırpıda silmiş gibi eskiye döndü herkes. Ama yüzler, çizgiler hatta ses tonları ve konuşmalar eski tınısını yitirmişti. Hayatlar kadar ifadeler de değişmişti.
Biraz sonra acılı aile büyüğü sarsıla sarsıla ağlayarak, ağıtlar yakarak bin yıllık bir geleneğin son izlerini siler gibi gözyaşlarını silerek içeri girdi. Herkes onun gelişiyle gündelik konuşmalarına ara vererek orada bulunuşlarının sebebini hatırladı. Aile büyüğü tüm kederine rağmen ağlamaktan şişmiş gözlerini kalorifer peteğine dikti. Başıyla o yanı işaret ederek peşinden gelen, başındaki kenarı oyalı, renkli örtüsüyle yüzünü silmeye çalışanları da peteğe yönlendirdi. Onu gören herkes kalkıp ona yer açtı. Merhumun en yakınları, diğer herkes rengârenk giyinmişti. Bu kadim gelenekte yasın rengi yoktu, ölüm ne karaydı ne ak.
Acılı aile büyüğü ara ara kafiyeli ve duyan herkesi ağlatacak içli sözler söylüyor, ara ara susuyor. İçeriye o ana kadar gelememiş yeni biri gelip aileye yaklaştığında sesler ve ağıtlar tekrar yükseliyor. Herkes gözlerini siliyor, herkes ağlıyor ama ne için ağlıyor, o belli değil. Mesela aşağı mahalleden şu zayıf nerdeyse kupkuru kadın, daha otuzuna gelmeden dört çocuğuyla dul kalmış, senelerce bir başına onları büyütmek için uğraşmıştı. Bir on, on beş yıl önce İstanbul’a göçmüş, cenazeyi duyunca da atlayıp gelmişti. Daha otuzundaki eşini toprağa verip senelerce yalnız başına tüm sıkıntılara göğüs geren bu kadın, bu cenazede, güngörmüş, yaşını başını almış, torun torbaya karışmış merhumun doğal ve beklenen ölümüne mi sarsıla sarsıla ağlamakta?
Ya da şu bir ayağı öbüründen kısa kadın, gençliğinde erken yaşta babası felç olduğu için anası ve iki bacağı da tutmayan kız kardeşine bakmak uğruna onun bunun evine temizliğe, çocuk bakmaya gitmiş şu kadın, bu cenazeye mi gençliğine mi, açken yüzüne bakmayan ama en küçük hatada cephe almayı bilen; yaşadığı hayattan bunaldı da kendi gibi bir ayağı aksak birine kaçtı diye küsen akrabalarına mı, kaçmasına rağmen mutluluğu yakalayamamasına mı, hayırsız evlatlarına mı ağlıyor?
Şimdi büyük şehirlere göçmüş bu küçük şehrin eski sakinleri geçmişlerine mi, kopmaya yüz tutmuş köklerine mi, ölümün acımasız eşitlikçiliğine mi ağlıyor? Kökler… Kopmasını mı istiyorlar, kopmamasını mı? Eski günlere dönmek isterler mi? Mutlu muydular bu şehirde? Bu yüzler, şimdi karşılaşınca eski günlerin ağır ve boğucu havasını ve güneşli günlerini aynı anda yad eden bu yüzler, birbirlerine bakınca derin bir bağlılığın yanı sıra eski bir anlaşmazlığı da görüyor mu? Bir bahçe sınırı kavgasını, bir çocuk tartışmasını veya iftirayı hatırlıyorlar mı? Yine de eskilerde özlem duyulan ne? Yolun başında olunması mı? Kendine aitlik mi? Ne? Bir parçamız mı zamanla ve mekânla kopan?
Dışardan sesleniyorlar. Gelsinler, diyorlar. Birkaç kişi acılı ailenin üyelerinin koluna girdi ve dışarı çıktılar. Ayaz var ama güneşli bir gün. Tüm bedenler sıcacık montlarının kabanlarının içinde korunaklı ve soğuk tehlikesinden emin. Hoca konuşmaya başladı. Oradakilere sıranın kendilerine de geleceğini hatırlatıyor. Başının derdine düşün herkesin acısı bir an için hafifliyor. Ölüme üzülmek bir an anlamını yitiriyor. Öyle ya kimse kalmayacaksa önce veya sonra gidilmiş değişir mi fikri yüreklere su serpiyor. Sonra herkes yakınlarını düşünüp kederleniyor. Gözünü nereye koyacağını bilememenin telaşı yok, arka arkaya sıralanmışlar. Duaları ve sureleri Türkçe okuyacağım diyor hoca. Herkes dinliyor ve anlaşılmazken ulvi gelen o sözler, teselli sözlerinden öteye geçmiyor. Bilinmezken büyülü her şey gibi gözle görünür elle tutulur faniliğe bürününce sıradanlaşıyor. Kavakların hışırtısı duyuluyor. Yakınlarda bir tavuk gıdaklıyor. Bir serçe ötüyor. Rüzgâr uğulduyor. Âminler, dualar duyuluyor. Ali, Hacı Bektaş dendikçe yaşlı kadın ve adamlar, sağ elinin işaret parmağının ikinci boğumunu dudaklarına götürüyor sonra göğüslerine bastırıyorlar. Dua da bitince cenaze arabası hareket ediyor. Arabalara doluşup onu takip eden de var, bir kilometrelik yolu yürümek isteyen de. Yıkık bahçe duvarlarının, yaban otlarının bastığı bahçelerin önünden, yıpranmış ve yer yer dökülmüş kapılarıyla, pervazlarıyla hayalete dönmüş evlerin arasından; zamanın, mekân üzerindeki etkisini duya duya, her köşeden fırlayan hatıraları savuşturmak için derinden iç çeke çeke geçiyorlar.
Defin işlerinin ardından pide dağıtılıyor, çok eskiden beri kürek takırtısı diye dağıtılan yemek yerine. Öndeki dişleri dökülmüş, sekiz köşe kasketli amca, diğerleri gibi göçmeyerek değişimi gözlemenin gururuyla, yadırgamadan “Şimdi herkes böyle yapıyor.” diyor. Kalan, değişimi yadırgamıyor ama giden ve döndüğünde bıraktığı gibi bulmak isteyen göçenler, yadırgıyor. Bozulduklarını belli etmeden onaylıyorlar: “Tabii, tabii, her yerde öyle artık.”
Yemek ve ölümün bu denli iç içe olması kimini rahatsız ediyor, ölünün canı için diye dağıtılan lokumu bile almak istemiyor, kimileri bunu hiç önemsemiyor. Ayaküstü hoşbeşten kopmak istemeseler de ilk perşembe, ölünün canı için kesilecek kurbanla pişirilecek yemeği yeme zamanına kadar ayrılıyorlar.
Ve bir ömür, yaşandığı gibi sessiz ve sedasız bitiyor.