- Kategori
- Gezi - Tatil
Geyve, Taraklı, Göynük gezisi

Taraklı
Hafta sonu havanın güzel olacağı bilgisini edindikten sonra, sınav stresini atmak ve yılbaşı tatilini değerlendirmek üzere eşimle Geyve, Taraklı, Göynük gezisi yapmaya karar verdik. İyi ki de vermişiz. Hava sahiden de yazdan kalmaydı. Bol bol yürüyeceğimizden yanımıza fazla bir şey almadan bir küçük sırt çantasıyla çıktık yola. Saat 07.45 te Maltepe (İstanbul) tren istasyonundan Adapazarı trenine bindik. Saat 09.50 de Adapazarı’ndaydık Göynük arabası saat 11.00' de varmış, biz de 10.30 da kalkan Geyve Minibüsüne bindik. Seferler çok sık yok o yüzden gitmeden saatleri öğrenmekte fayda var. Nasılsa oradan geçen araba bulur; bu arada Geyve’ yi de gezmiş olurduk. Saat 11.30 da Geyve’deydik. Geyve 20.000 nüfuslu bir yer olmasına karşın çarşısı pek güzel değil. Biz de hayal kırıklığına uğradık. Gezilecek bir yeri yoktu maalesef. Göynük arabasının 13.20 de geleceğini öğrenince bu arada Cuma namazını kılayım dedim. Namaz çıkışında insanların İstanbul’ dakiler gibi birbirini itmeden yavaşça camiyi boşaltmaları ve sokakta sakin sakin yürümeleri dikkatimi çekmişti. Sonradan düşününce anladım ki ne yetişecekleri uzakta bir iş yerleri ne de düşünmeleri gereken trafik çileleri vardı. Geyve öğrenebildiğim kadarıyla kendine has özel bir yemeği olmayan sadece meyvesi ( özellikle ayva) ve köpük helvasıyla meşhur bir yer. O yüzden yemek yemeden sadece atıştırmalık bir şeylerle geçiştirdik öğünü. Göynük yolu üzerinde Taraklı vardı, ama araç orada sadece 10 dakika mola verdi. Biz de küçücük caddesinde kısa bir yürüyüş yaptık. Yüzyıllık çınarı ve tarihi ahşap evleri var. Ahşap evler Kültür Bakanlığı ve Toki’ nin desteğiyle restore ediliyor. Saat 15.00 civarı Göynük’ teydik. Önceden rezervasyon yaptığımız Öğretmenevine gittik. Bu zamana kadar gördüğümüz ve kaldığımız en küçük Öğretmeneviydi. Sadece 5 odası vardı ve tek katlı bir yerdi. Kömürlüğü bile binanın yarısı kadardı. Eşim kaydını kendi adına yaptırmıştı çünkü oranın görevlisi emekli orman memuru İsmail Amca benim adımı soyadımı bir şeye benzetememiş olacak ki anlamamış, eşim de kendi adını ve bekârlık soyadını vererek kaydını yaptırmıştı. Çantamızı bırakıp bir an önce çıktık. Hava kararmadan birkaç yer gezmeliydik. Göynük Geyve ve Taraklı’ nın aksine çok daha düzenli ve şirin bir yerdi. Kendine has evleri ve sokaklarıyla hoşumuza gitti. Burayı sevdik. İlk gideceğimiz yer Akşemseddin Hazretleri’ nin türbesiydi. Türbe ve yanındaki Orhan Gazi’ nin oğlu olan Gazi Süleyman Paşa camii aynı bahçedelerdi. Akşemseddin Hazretleri ile ilgili bilgiler şu şekilde:
Hacı Bayram Veli’nin müridi ve Fatih Sultan Mehmet’in hocalarındandır. İstanbul'un manevi fatihi olarak da anılır. Saçının ve sakalının ak olması ve beyaz elbiseler giymesinden dolayı 'Akşemseddin' adıyla meşhur olmuştur.
Başta İslami bilimler olmak üzere tıp, astronomi, biyoloji ve matematikte zamanın ünlülerinden oldu. Tıp ile ilgili Türkçe yazdığı Maddet-ül Hayat'ta geçen; ‘’ Hastalıkların insanlarda teker teker peyda olduğunu zannetmek yanlıştır. Hastalıklar insandan insana gözle görülmeyecek kadar küçük tohumlar vasıtasıyla geçer’’ cümlesi ile ilk mikrop teorilerinden birini ortaya atmıştır. Tarihte mikroorganizmalardan bahseden ilk kişidir. Ve Mikrobiyolojinin babası sayılmaktadır. Fethin en önemli günlerinde Eyüp Sultan’ ın kabrini bularak ordunun maneviyatını yükseltmişti. Beyaz atına binmiş, ordusunun önünde giden Fatih Sultan Mehmet, yanında onu yetiştiren Akşemsettin ile İstanbul'a giriyor. Türk Ordusunu karşılayan şehir halkı yol boyunca dizilmiş, ellerindeki çiçek demetlerini padişaha sunmak için yaklaşıyor. Şehir ahalisi, beyaz sakalıyla, ağır duruşuyla Akşemsettin' i padişah sanıp çiçekleri ona sunmaya çalışıyorlar. Akşemsettin atını geri çekip göz ucuyla Fatih'i göstererek:
"Sultan Mehmet odur, çiçekleri ona veriniz", demek istiyor. Fatih Sultan Mehmet, çiçeklerle kendisine doğru yürüyenlere hocası Akşemsettin'i göstererek:
"Gidiniz, çiçekleri gene ona veriniz. Sultan Mehmet benim, ama o, benim hocamdır", diyor ve ilk İstanbul'a Akşemseddin giriyor.
Türbe ve caminin hemen yanında tarihi bir hamam var. Tamamen taştan yapılmış hamam hâlâ çalışıyor. İstanbul’ da bile bu kadar büyüğünü görmedim desem yeridir.
Şimdi sıra akşam olmadan hâkim tepede bulunan Zafer Kulesine çıkmaya geldi. Kule ye çıkan taş yol oldukça dik. Bu kule Sakarya zaferinin anısına o zamanın kaymakamı Hurşit Bey tarafından 1923 yılında yaptırılmış. Şimdi de etrafını çevreleyen bir sur inşaatı devam ediyor.
Bir diğer gezilecek yer olan Ömer Sıkkin Hazretleri’ nin türbesine gidiyoruz. Kendisiyle ilgili bilgiler türbenin duvarında yazıyor. (Bakınız fotoğraf)
Tabi aracımız olmadığından gidemediğimiz ilçeye 27 km uzaklıktaki Sünnet Gölü ve Çubuk Gölü’ nden bahsedemedim.
İstanbul ve Ankara’ ya eşit uzaklıkta bulunan ilçe tamamıyla sit alanı ilan edilmiş. Yeni yapılacak evlerin ve mevcutların kendine has ahşap mimariye uygun olması sağlanmış. Dar ve yokuş sokaklarda yer alan bu evlerin arasından geçerken başka bir dünya da yaşadığınıza sanıyorsunuz. Sokakların tamamı Arnavut kaldırımı ile döşeli. Dükkânlar küçücük ve bitişik. Örneğin berber dükkânında 2 koltuk var, internet cafe de 3 masa. Ekmek fırını görmedik, ekmekler küçük dükkânlarda satılıyor. Esnafın tamamı yerel insanlardan oluşuyor ve turisti kazıklamaya çalışmıyorlar. Sıcakkanlı insanları, içinden geçen akarsuyun sesi, yeşilliği ve tarihi dokusu insanı rahatlatıyor. Tavsiye ederim.
03.01.2010