- Kategori
- Gündelik Yaşam
Glee

Biliyorum, bu yazı birçoklarının ilgisini çekmeyecek ama olsun. İçimdeki gördüklerimi yazıya dökme isteğine karşı koyamıyorum. Etrafımız Fatmagüller'le, Dökülen Yapraklar'la, Türkmalı işler ve Ezel'lerle kuşatılmışken, gençliğin ateşini ve heyecanını müzikle harmanlayan birilerinin olduğunu (geçte olsa) keşfetmek müthişti. Bayram tatilinin çoğunda beni ekrana kitleyen, müzik ve danslarıyla beni 'glee-mania' yapan şey, işte Glee ;
Hikaye Ohio'daki McKinley Lisesi'nde eğitim gören bir grup 'zavallı' öğrencinin etrafında dönüyor. Her biri farklı özelliklerdeki 12 öğrenci, içlerinde sonsuz müzik ve dans aşkının verdiği gazla , 'zavallı' olmayı göze alarak , saygınlığın dibine vurmuş Glee klübüne üye olurlar. Okulda aynı zamanda İspanyolca hocalığıda yapan Will Schuester (Matthew Morrison) tarafından yönetilen bu müzikal klüp, dizinin yayınlanan ilk sezonda Bölgesel Yarışmada dereceye girmeyi hedefler. Öğrencilere 'zavallı' yaftasını kişisel olarak ben değil, tüm okul yapıştırmaktadır. Çoğunluğa göre bu 'zavallı' Glee erkekleri birer gay, kızları ise çirkin ve beceriksiz bakirelerdir. Aslında dizi bu yönüyle ibret olacak bir mesajda veriyor. ''Çoğunluk ne derse desin, siz içinizdeki sese kulak verin'' klişesinin hepimizin içinde kanayan yara olduğuna eminim. Gay olduğunu açıklamaktan sakınca görmeyen ve çoğunluk tarafından dışlanan Kurt, zenci ve şişman olan Mercedes, tekerlekli sandalyeye makhum Artie, asosyal Asyalı gotik Tina, zeki-çalışkan-kafadan çatlak Rachel'ı ortak paydada buluşturan müzik ve dans tutkuları olsada, aslında yaşadığımız hayatın ne denli zor olduğunu, tutkular sayesinde bu zorlukların nasıl üstesinden gelindiğini biraz drama, biraz realite, birazda komediyle harmanlayan Glee bu anlamda oldukça başarılı.
Tatilimin büyük kısmında beni ekrana kitlemesinin en büyük sebeplerinden biride, her bölümde izleyip dinlediğim çeşit çeşit müziklerin, danslar ve hikayelerle kombinlenip işlenmesiydi. Acaba bir sonraki bölümde hangi konu işlenecek diye merakla beklememde bu yüzdendi sanırım. Klasik müziğin ardından gelen Madonna temalı bir bölüm, onu izleyen Lady Gaga ödevi, konuk oyuncu olarak gördüğüm ve beni şok eden Britney Spears (10 saniye), ya da eskilerin o 'eskimeyen' hitleri, Can Touch This'ler, Singing in the Rain'ler, Rocky Horror'lar derken müzik aleminin nice hitlerini yer yer potpori şeklinde bile sunuyorlar size.
İlk sezonda amaçlanan hedefi -yani Bölgesel Yarışmada derece yapmaya- başaramamış olsalar bile Glee'ciler ikinci sezonda hayallerinin peşinde koşmaya kararlılar ve bu seferki hedef Ulusal Yarışma. İkinci sezona dair şimdilik söylenebilecek pek bir şey yok zira artık Amerika ile paralel gittiğim için fazla anlatılacak bir mevzu kalmıyor. Beni ikinci defa şok eden şey ise Oscarlı oyuncu Gwyneth Paltrow'un 7. bölümde herhangi bir konuk oyuncudan çok daha fazla ve etkileyici performans sergilemesiydi. Özellikle altını çizmek isterimki Singing in the Rain ve Rihanna'nın Umbrella şarkısının mixlendiği o performansı bulup izleyin, ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.
Bu diziyi sevdim. Sevdim çünkü içinde müzik var, dans var, tutku var. Yabancı dizi hayranlığım yoktur, snobluk yapacak değilim. Gözünüzün ucuyla bir kez bakıp, hafiften bir kulak verirseniz ne demek istediğimi anlayacaksınız.