- Kategori
- Güncel
Globalizm ve biz

"Anadolu geleneği"dediğimiz zaman; asırlık kültürlerin harmanlanıp, ayıklandıktan sonra, geriye kalan hülasası anlaşılır. Bu özden; kanaatkar, misafirperver, güvenen ve güven veren; dürüst olanı seven, sevdiğine yakın duran, alaka gösteren; yamuk olanı sevmeyen, bu yüzden; muhatabına uzak durarak onu doğruluğa çağıran; böylece toplumsal bir oto kontrol sistemi oluşturan... bir insan tipi gelişmiştir.
Bu, yüzyıllar boyu topraklarımız üzerinde varlığını sürdüren, teferruatında; sivri ve çıkıntılı tarafları olsa da temelinde, "insan-ı kamil"i hedefleyen bir gelenektir. Bu gelenekle yoğrulmuş insanların özlerinde ve sözlerinde doğruluk, ilişkilerinde samimiyet, vaadlerinde kesinlik vardır. Artist fenomenini sonradan öğrendiklerinden, "rol" anlamına gelebilecek davranışlarla tanışıklıkları yoktur. Köy ve kasabalarında kendi hallerinde yaşayıp giden bu insanlar, globalleşen dünyanın, globundaki ampul patlayınca, daha aydınlık olan şehirlere gitme ihtiyacı duymuşlardır.
Onlar büyük şehirlerin boş arazilerini doldurmaya başladıklarında, global dünyanın ürünleri de mağazaları, marketleri ve plazaları doldurmaya başlamıştır. Artık bu kadar çok ürünün ve bu kadar çok markanın arkasındaki çarkın dönebilmesi için bir tüketim çılgınlığının körüklenmesi gerekmektedir. İşte bu ihtiyaç, "pazarlama" olgusuyla, bu olgunun ana aktörü olan "pazarlama elemanı"nı doğurmuştur. Pazarlama elemanının görevi tüketiciye, yani müşteriye son derece nazik ve kibar davranarak onu, ürünü almaya ikna etmektir. Eğer siz buna "adam kandırmak" derseniz çok ayıp olur. Çünkü "kandırmak"la, "ikna etmek" arasında kalın bir çizgi vardır. Kandırmak ve kandırılmak, uygar insanın faaliyet alanının dışındadır. Bu yeni gelenek, üzerinde "made in Turkey" yazan ulusal bir ürün değildir. Sidney'den Ottowa'ya, Newyork'tan Tokyo'ya kadar dünyanın, insan bulunan her yerine yayılmış enternasyonal bir olgudur. .
Pazarlamacılığın kuralı, "müşteriyi asla zorlamayacaksın ama onu ikna edebilmek için en nazik ve en samimi tavrını takınacaksın" şeklinde özetlenebilir. Birinciden sonra ilgini, diğer müşteri üzerinde yoğunlaştırıp; huyuna-tüyüne, kişilik ve kimliğine bakmaksızın, aynı sempatik tavırları ona da segileyeceksin. Ta ki mesain bitip, evinin yolunu tutuncaya kadar. İnşallah bu insanlar evlerine ulaştıklarında, sinir liflerini keman teli niyetine kullanan müşterilerinden alamadıkları hınçlarını, eş ve çocuklarından çıkarmıyorlardır.
Müşteri kılığına bürünmüş öyle sinir bozucu tipler vardır ki, yoğun meşguliyetinizin arasında sizi dakikalarca oyalarlar. Sorular sorarlar sonra, veda edip gidiyormuş gibi kapıya yönelirler. Siz tam; "oh çok şükür, artık işime dönebilirim" dediğiniz sırada tekrar geriye dönüp; "bunlar gerçek deri miydi?" diyerek yeniden muhabbete başlarlar. İçinizden yüzüne karşı;"ah ulan, ben sizin derilerinizi bir güzel yüzüp, ibreti alem için şuraya asardım ama dua etdin evde çoluk çocuk var!" diye düşünseniz de, gülümsemeye ve tatlı tatlı konuşmaya devam edeceksiniz. Çünkü onlar, sizin nezaket kurallarına uymak zorunda olduğunuzu çok iyi bilmektedirler ve belki de böyle davranarak, kendi egolarını tatmin etmektedirler. Bu sözümü yabana atmayın. Özellikle kız arkadaşını yanına alıp, hava olsun diye satıcıya kök söktüren tipler az değildir.
Pazarlama ve satış yapanlara kök söktürenlerin yanında, onların ağına düşerek bocalayanlar da vardır. Özellikle, Anadolu adetlerinin ortasına doğan insanların, büyük şehirlere geldiklerinde bir süre rotayı yanlış ayarlamalarına, hayal kırıklıkları yaşamalarına sebep olanlar arasında, "global pazarlama ve satış elemanları"nı da sayabiliriz.
Bunların en acemileri kapıdan satış yapanlardır. Ne var ki, kapının ardındakiler onlardan daha usta değillerdir... Zil çalar, ev sahibesi kapıyı açar; karşısında sevecen ve tatlı bir yüz: "size bir hediyemiz var!" der... Onun köyünde birisi: "size bir hediyemiz var" demişse, bu doğrudur. O böyle öğrenmiştir. Aksini düşünmek, haberi verene güvenmemek demektir ki, affedilesi bir hata değildir. Çünkü bu sözü söyleyen tıpkı kendisi gibi bir insandır ve onun bildiği insan, sözünün eridir!...Kadın, globalizmin insanı nasıl bu kadar değiştirdiğini, söküp aldığı vicdanının yerine, tatlı ve gülümseyen bir yüz koyduğunu nereden bilsin!
Çamaşır makinası kazanılmıştır ama hediyenin verilebilmesi için prensip olarak, bir ürünün alınması gerekmektedir. Mesela bir ütünün! Kaç paradır? Taksitle satıldığından fiyatı piyasadan yüksektir. Ne yapalım olsun, çamaşır makinası için değer! Ütü alınır, senetler imzalanır, artık sıra hediyeye gelmiştir... Fakat hediyelik ürünler, büyük ve ağır olduklarından her yere taşınamaktadır, (şu) adresteki mağazadan bizzat gidilip alınmaları gerekmektedir.
Ertesi günü, verilen adresteki mağazaya gidilir.Tanışılır ve hediye edilen çamaşır makinası istenir. Fakat talihli müşteriden, makinanın piyasa değeri kadar ödeme yapması talep edilir. Şaşırma hakkını kullandığında ise mağaza yöneticisi: "bunun vergi ve nakliye ücreti" olduğunu söyler. Hediye sevdasından ziyade, insanlığına yenilen bu kadının artık içinden: "madem, hediyelik çamaşır makinasının fiyatı, bizim sokaktaki mağazadakinin aynı idiyse, ben bu kadar sıkıntıya niye girdim" diye hayıflamasının zamanı gelmiştir... Gelmiştir de global gelenek, insanın bu taraflarıyla ilgilenmediği için, konu üzerine hiç eğilmemiş ve bundan sonra da eğilmeyecektir.
Meselenin diğer bir yönü ise, benzer kafa yapısına sahip Anadolu erkeğinin, alışveriş için girdiği mağazadaki ilgiyi, bir samimiyet gösterisi sanmasıdır. Onun ticari amaçlı bir alaka olduğunu anlayamamasıdır. "Yine bekleriz! Uğrayın; bir çayımızı için" gibi ifadelerin, ısrarlı bir davet olduğunu, mağaza sahibinin kendisini sevdiğini düşünmesidir.
Fakat mağazaya en fazla üçüncü uğrayışında, gösterilen alakanın, aslında sanal bir ilgi olduğunu, satıcının böyle davranmasının sadece "ticari bir amaç" taşıdığını öğrendiğinde, nasıl bu kadar aptal olduğunu düşünerek kendinden utanacaktır. Bu şehirde insanların olmadıkarı gibi görünmeleri, onun ruhunda çok derin ve bir daha silinmesi imkansız izler bırakacaktır.
Bu hayal şehrin, insanlarla dolu kalabalık caddelerinde ilerlerken yaşadığı deney onun aklına, robot denilen ve insana benzeyen makinaları getirecektir. Hazırlanacak bir yazılımla; robotların da şimdiki insanlar gibi, güzel cümleler sarfederek sanal bir samimiyet gösterisinde bulunmalarının mümkün olduğunu hatırlayacaktır. O zaman, gerçek insanlar olarak :"bizim robottan farkımız ne" diye kendi kendine söylenecektir. Fakat bu cılız ve sessiz söylem, dünya ölçeğinde yaşanmakta olan realitenin işitme sınırının çok altındadır.Çünkü üstünde para, kazanç, kar gibi hoş, satın alıcı ve hayatı güzelleştirici şeyler vardır...O ise bundan sonra, kapılarını dışa kapattığı gönül evinde, global dünyanın yeni ticari geleneğinin insanı, bir tüketim objesi olarak gördüğünü anlamış olmanın kahredici hüznüyle yaşayacaktır.