- Kategori
- Deneme
Gökkuşağını vurun!

Vicdanlarda gri, kirli, bulanık bir bağnazlık uğulduyor. Zihinler karanlığın en zifirisine bürünmüş, gözlerine kanın al kırmızısı yürümüş.. Maviye, yeşile, beyaza zerre kadar tahammül yok!
… 1930, 1978, 1993
Ortada ne bir tahrik, ne bir kışkırtma; sadece uğultular ve tükürük saçan naralar: “Komünistler dinimize saldırıyor, allahsızlar ecdadımıza küfrediyor!” … Sonrası malum.
Menemen ‘de Cumhuriyeti Teğmen Kubilay’ın boynunda vurdular.
Maraş’ta masumiyetin gözünü oydular, kesmedi.. Ak saçlarından tutup, kafasını tuvalet çukuruna soktular.
Sivas’ta aydınlığı dumanla boğdular. Otuz küsur yurtseveri diri diri yakarak..
Aradan koca koca yıllar geçti. Peki, boş mu duruldu? Kanuni Sultan’ın Viyana sınırları aşılıp, bu sefer Brüksel’den AB kapısına dayanıldı. Medeniyetler İttifakına önderlik yapıldı. Bologna Sözleşmesi imzalanıp, Erasmus Avrupa’sına insanlık öğretildi. Ortadoğu’ya bahar götürüldü. Özgürlük ve demokrasi teröristin inine kadar sokuldu.
Kubilay’ın torunları, Maraş’ın tetikçileri, Madımak’ın avukatları makam, şöhret ve servete boğuldu.
1930, 1978, 1993, 2011…
Bunca vahşetten sonra ders olsun diye bir tek kıymık acısı kaldı mı?
Ne zaman gökkuşağı bulutları zorlayıp yaşamın içine ışıldayacak olsa, ne zaman bir filiz başını kaldırıp, neşeyle ışığa yönelse; işte o an hep aynı tahammülsüzlük gürlüyor. Hoşa gitmeyen, işe gelmeyen her söz, her uyarı, her fikir bir tahrik vasıtasına dönüşüyor.
“Dinimize saldırıyorlar, ecdadımıza küfrediyorlar. Konuşturmayın, tutun, susturun!
Susmaz ise, gökkuşağını vurun!”