- Kategori
- Gündelik Yaşam
Gönül kırıkları...

Alıntı
Ta ilk çocuklukta gönül burkulmalarıyla başlar süreç. Ya kırmadığın bir cam yüzünden azar işitirken, yahut da masum bir sebeple yapamadığın ödev yüzünden kulağın çekilirken… Durumun adı haksızlığa uğramaktır; hissettiğinse burkulma.
Kiminin şansı yaver gider hayatta; kimi hep yaversiz. Kimi analı babalı büyür; kimi kimsesiz… Kimsesizlik balçık gibi sıvaşır; nereye gitsen silinmez üstündeki iz…
Öyle çok burkulur ki gönül; bir süre sonra yalama olmuş ayak bileğidir duruşun. O ha bire burkulur, sen ha bire düz yürüyeceğim diye sendeler durursun. Her burkulmada, kırılmaz belki ama eskisi gibi pervasız olmaz yürüyüşün!
Geliş gidiş susmayı öğretir burkulmalar. Susmak, isyanın sessiz bir başkaldırısıdır; fakat tek isyankar sensindir, duymaz kimse ve de umursamaz…
Gel zaman git zaman, ilk aşk çıka gelir; alı aldan kırmızı, moru mordan parlak.
Erik ağaçları badem çiçekleri ile yarışırken, gönül çiçekleri tüm burkulmalrı siler süpürür; pas parlak, billur gibi yeni bir gönül aynan olur, kristal!
Aşk, umuda ebelik eder; yelkenler yeniden fora!
Begonviller açar gönül bahçesinin girişinde.
Limon numarası yapan mandalinaların çiçeklerinde koklarsın baharı…
Ah o bahar…! Dışarıda mevsim kış imiş; hatta sonbahar yaprak dökermiş, kimin umurunda? Değil mi ki sen baharı yaşıyorsun içinde; umut… Ah o taze umut!
Fırından yeni çıkmış ekmek gibi, yağmur sonrası toprak gibi kokan umut!! Bin bir umut…
(Kimin ilk aşkı, son aşkı olmuş ki? Uzun sürmez… Ya bir yalan olur gönül aynasına değen, ya bir ihanet beklenmedik anda gölgesi düşen! Ya bir terk edilişte bulursun kendini yahut da bir çıkmaz sokağın kör lambası dibinde!)
Kırılır işte o vakit gönül, burkulmalardan bin beter!… Koca bir oyuk açar aynanın tam ortasında! Ne baktığında kendini görebilirsin ne de bakılası bir yanını…!
Bilirsin artık, kırılmayı… Kazıklı dünyanın, hummalı kırılışlardan ibaret olduğunu bilirsin...!
Yine de uslanmaz gönül…! Tadı damağında kalmış ama, yere düşmüş dondurmanın kurtarılabileceğine inanan çocuk saflığını taşır… Ne akıllanır ne de aldırır kırıklarına…
Fakat hayat o kadar yumuşak, o kadar sevecen değildir hiçbir vakit!
Bir kere daha kırılır… Bir kere daha… Bir kere … Bir...
Gittikçe birikir gönül kırıkları… Biriktikçe gönül kabukları oluşur.
İçi kireç tutmuş çaydanlık gibi tortu birikir gönül çevresinde. Ve artık aşkın ısısını duymak her geçen kırığın ardından daha da zorlaşır.
“Yeniden güvenmek ha?” dersin, umutsuzca… Hani o ilk zamanlardaki gibi, yeniden diz çöküp, besmele ile başlamak ha? Sanki yeni bir din kurar gibi, sanki o dinin iki temsilcisi gibi kendi ibadetlerini, kendi ayinlerini yaratmak ha! Haydi canım!
Öyle kolay değildir; kırıklarını aldırmak… Beynin gönderdiği cankurtaranlarda; gönül bandajı bile yoktur ki; sarılabilsin…
Buruk bir geceye uyur; bükük bir sabaha uyanırsın… Kara basar düşlerini, kar beyaz sabahlara uyanırken..!
Düşünürsün; beyaz ışık kırılınca gökkuşağı oluşur da, gönül kırılınca neden katran karasına dönüşür renkler..?
Hayatta yenen kazıkların bileşkesidir diyorlar ya tecrübe için; değil! Tecrübe, gönül kırıklarının ruhumuzun aynasında bıraktığı çatlaklar ve oyuklar bütünüdür.
Gönül, burkulmayla başlayan sürecinde, bükülür, kırılır, ve dahi yorulur…
“Nasılsın?” Sorusunun cevabı, “İyi diyelim, iyi olalım’dır. Bizimki gönül yorgunluğu, benzemez başka yorgunluklara…”
Caruso: http://www.youtube.com/watch?v=tRGuFM4DR2Y
...