- Kategori
- Doğal Hayat
Gönüllü mahpusu olduğum şehir

İnsanın aklını açan şehir, ufkunu daraltıyor.
Anlatayım.
Dün, köydeydim. Annemi ziyarete gitmiştim. Elini öptüm, harçlığımı aldım. Demek ki hâlâ onun gözünde çocuğum ben. Baktım, direnmek faydasız, aldım harçlığımı… Annemin gözlerindeki mutluluk gülücüklerini görmeliydin. Birini sevindirdi diye, sevinmek. Ne kadar güzel bir şey?
Annem, küçük dünyasını içine sığdırdığı penceresinin önüne oturmuş, tığ işi yapıyordu.
Gözlük mü? Onu biz kullanıyoruz…
Eski toprak dedikleri bu mu acaba?
O pencereden ben de baktım. İlkin, gökyüzünün ne kadar yüksek olduğunu gördüm. Karşı dağlarda sayısız zeytin ağaçları. Yanımızda şimdiki adı "Çamlık" olan çocukluğumuzun "Küçük Tepe"si… Çam kokusu nefis… Çamlar, birdenbire büyümüşler. Dağda bayırda, ağaçta çiçekte, yaprakta kelebekte ne kadar yeşil varsa, hepsini toplamışlar. Kesintisiz yemyeşil bir örtünün altında koyun sürüsü. Çoban ortalıkta yok, kaval sesi de duyulmuyor.
Papatyalar… Nasıl da erkenden başkaldırmışlar, görünen yamaçları tutmuşlar.
Öteki çiçekler yok daha.
Hoş, papatyaları ne kadar sevdiğimi biliyorsun değil mi?
Gökyüzü, yer yer beyaz bulutlarla süslenmiş. Bulutlardan biri yırtılmış, bile bile yırtılmış sanki. Yırtıklardan muhteşem bir ışık demeti aşağıya süzülüyor. Yüzünü göstermeyen güneş, ışık oyunlarıyla nanikler yapıyor.
Yağmur, uzak…
Bulutlar arzulu değil, oldukları yerde çakılı sanki.
Yağmak için koşuşturacakları da yok.
Bulutlar, sevdiğim şiir.
Gökyüzünün mavisi, gözlerindeki mutluluk izi.
Demek ki insanın aklını açan şehir, ufkunu daraltıyor.
Ufuksuz insan, mutsuz mu oluyor ne?
Şehre dönüyorum. Yıllardır gönüllü mahpusu olduğum şehre dönüyorum.
Şehir orda, karşıda. Sırtını batıya vermiş koca dağların dibinde.
Yanlış söyledim. Dibinde olur mu hiç? Dağların yamaçlarını da bütün haşmetiyle tutmuş ve yeşil adına ne varsa, çiğneyip yutmuş.
Ufuk, dorukta bitiyor. Uzak gökyüzü, alçalmış mı ne?
Yok yok, üstünde yükünü çekemediği bulutların hafif ağırlığı var.
Hareketsiz bulutlar, yer yer dağların yamaçlarına gölgesini düşürmüş.
Oldukları yerde çakılı sanki.
Yağmak için koşuşturacakları da yok.
Şehir; hayâl meyâl, ağır bir uyku içinde sanki.
Uzaktan böyle okunuyor.
Yıllardır gönüllü mahpusu olduğum şehre dönüyorum.
Ufuk, dorukta bitiyor.
Otobüsteyim…
Şehri okuyorum uzaktan, okuyabildiğim kadar. Çıplak tepeler, büyük lekecikler halinde sırıtıyor.
Yeşil mi? Nerde?
Kuşlar mı? Göçüp gitmişler…
Çatıların bazılarında güvercinler, cıvıl cıvıl muhabbet kuşları. Bunlar da benim gibi şehrin gönüllü mahpusu.
Yaklaştıkça, evler görünmeye başladı.
İlk sırada, küçük işletmeler… Sanayi kuruluşları.
Kime, nasıl “Merhaba!” derler, çözebilmiş değilim.
Garajdayım… Şimdiki adı, terminal.
Otobüs çığırtkanlarının gürültüleri, bir avuç gökyüzünü tutmuş.
O çamlar nerde kaldı? Ya papatyalar? Sürüler? Kucağına beyaz bulutları almış, oldukça geniş, masmavi gökyüzü?
Dedim ya, insanın aklını açan şehir, ufkunu daraltıyor.
Çam kokuları mı?
İlaç için bir kıymığı yok burada.
Akşam güneşi, bütün hüznünü şehre bırakıp gidiyor.
Evler, güneşin gözünü kör etmiş sanki. Gözleriyle uğraşan güneş, şehri ferah ışıklarıyla aydınlatmayı unutmuş.
Köyde, köyde sen vardın…
Çam kokusunda, papatya beyazında, çakılı bulutlarda, masmavi gökyüzünde.
Gülümsüyordun.
Şimdi şehirdeyim. Yıllardır gönüllü mahpusu olduğum şehirde.
El içi kadar gökyüzü, bana yetmiyor.
Üstelik sen de yoksun.
Köyde bıraktım seni.
Gökyüzü türkülerini dillendiresin diye.
Yüreğindekileri dilediğince, açık açık dökesin diye.
Mutlu musun?
Şehrin gönüllü kölesiyim ben.
Üstelik sen de yoksun.
2 Şubat 2007
Oyhan Hasan BILDIRKİ