- Kategori
- Şiir
Hasret Çemberi...

Öyle yakınsın ki...
Yine aldırdın kalemi elime, tütsülenmiş bir eylül akşamında.
Adını önceden koyduğun bir hazan karanlığında,
tüm kelimelerim birer bilmece gibi dökülürler beyaz sayfalarıma.
Eylül’le başlamıştı bizdeki ilk gönül çarpıntısı.
Ne kadar da yakındın bana ve hatta can damarıma.
Sen gönlümdeki isyanın habercisi.
Sen gözlerimdeki sonbaharın sarhoşluğuydun.
Ben sende bir Eylül türküsü.
Biz aynı yolda kaybolmuş, hayal edilen bir düşün yolcusuyduk.
Oysa yine Eylül, gönülde ince bir sızı ve gülen gözlerde yaş…
Yanağımdan süzülen her damlada bir bir akıp gidiyorsun içimden.
Her damlada sanki daha da uzuyor aramızdaki mesafeler, daha da büyüyor hasretin ve daralıyor çember.
Dün bekledim, bugün yine beklerim, belki yarın da.
Oysa yine Eylül ve Sen…
Sen puslu dağlarda, Eylül’lerden habersizken…
Ben çağlayan nehrin kenarındaki, suya boynunu büken kır çiçeklerini özledim.
Ne kadar da beyazdı hepsi ve bir o kadar da hasret suya.
Hangi yaban eller kopardı, kim ezdi geçti bilemedim.
Şimdi yoklar, kanamadıkları o suyun kenarında.
Kaçtığımı sanırsın bilirim, o yağmurlu Eylül sabahında.
Hani “giden terk eden değildir” derler ya.
Benden önce sen gittin benden, bunu da sen bilirsin.
Saatlere bakmıyorum artık, sensiz dönmesine tahammülüm yok.
Boğazımda düğüm düğüm sensiz geçen her an.
Şimdi paramparça inandığım tüm Eylül sabahları ve hatta akşamları.
Oysa senin hayalin yüreğimde sıcacık durur hâlâ.
Hani elimi uzatsam dokunacağım sana.
Böyle bitmese derim Eylül…
Böyle bitmese…