- Kategori
- Dünya
Hayat bu kadar ciddiye almaya gelmez

Savaş suçlusu, Sırp kasabı Radovan Karaciç’in yakalandığı andaki görüntülerine bakıyorum. İnsandan çok gözlük ve fötr şapka takmış bir beyaz keçiye benziyor. Ama tabii ki keçi onun yanında çok daha sevimli ve güzel... Savaş suçlusu olarak arandığı yıllarda saç sakal uzatıp, sahte alternatif tıp uzmanı kimliğiyle saklanmış.
Zamanında kimbilir nasıl bir hırs ve gözü dönmüşlükle onbinlerce masum insanın canına kıymıştı. Bosna’daki etnik temizlik kampanyasında tam başarıya ulaşıp Müslümanların ve Hırvatların tümünü yok etmeyi başarabilmiş olsa hiç yaşlanmayacağını ve ölmeyeceğini sanıyordu herhalde. Ama olup olacağın bu işte... Senden farklı düşünen, senden farklı bir dine, mezhebe, dile, kültüre, ulusa, ülkeye, cinsiyete ait olan herkesi yok etmeyi başarıp dünyada sadece sana benzerlerle baş başa kalsan ve sen de onların hükümdarı da olsan nihayetinde böyle keçi görünümlü, çişini zor tutan, bastonlara, protez dişlere, işitme cihazlarına mahkum sarsak bir ihtiyar olabileceksindir en fazla.
Sadece Karaciç mi? Elbette hayır. Tarih boyunca olduğu gibi halen de dünya onun gibilerle dolu. Ölümsüzlük yolunda akıl almaz piramitleri inşa eden kudretli Firavunlar, zamanında tüm Asya ve Ortadoğu’yu ateşe ve kana boğup harabeye çeviren Moğol hükümdarları, altın için Amerika yerlilerini yok eden Cortes’ler, milyonlarca Yahudiyi fırınlarda yakıp çıkardığı dünya savaşında daha on milyonlarca kişinin ölümüne neden olan Hitler, muhaliflerinin önce onurunu çiğneyip sonra ölüme gönderen Stalin... Zamanlarında iktidar hırsından dünyayı kasıp kavuran bu kanlı zalimlerin hepsi de yeryüzünden silinip gitti. Şimdi adları ancak lanetle anılıyor.
Ancak bu bilinen, kaçınılmaz sona rağmen dünyada ne Karadziçler eksik oluyor ne de küçük Adolflar... Bir yerde biri ölüyor başka bir yerde bir yenisi türüyor.
Tabii siyasi hırs her zaman ille de Karaciç, Saddam ve Hitler tipi pervasız bir gözü dönmüşlük biçiminde tezahür etmiyor. Daha latan, daha maskeli daha ılımlı ve daha az zararlı biçimleri de var. Asıl çoğunluğu da bu gruptakiler oluşturuyor. Ülkemizde sayısız örneği var. Türkiye bu tip siyasetçilerle dolu. En tanınmış örnekleri Erbakan, Demirel, Ecevit, Türkeş dörtlüsüydü. Şimdilerde Baykal bu alanda rakipsiz. Kendilerinin vazgeçilmez olduklarına inanmışlar bir kere. Onlara göre, onlar olmasa Türkiye üç günde batar, bölünür, yıkılır. Kendilerinden önce gelip geçen onca padişahtan, devlet adamından haberleri yokmuş gibi.
Ergenekon’un yaşlı sanıklarına bakıyorum ve insanın hırsının kendisini nerelere sürükleyebildiğini görüyorum. Bir zamanlar bir el işaretiyle binlerce askeri yatırıp kaldıran, oradan oraya koşturan kudretli generaller şimdi hapisanede yataklarını kendileri serip topluyor. Veli Küçük banyoda düşüp hastanelik oluyor, hastaneden hapisaneye tekerlekli sandalyeyle gidip geliyor. Kocaman gözlüğü ve çene altındaki gıdısıyla gizli örgüt kurmaktan yargılanan geçmişin güçlü paşasından ziyade bakıma muhtaç obez bir emekliye benziyor. İlhan Selçuk ha keza. Ayaklarını yıkamak için eğilemeyip de korumalarına yıkatan Erbakan’ı hatırlıyorum ha keza.
Yaşlılık herkesin başında. Zengin/yoksul, ünlü/ünsüz, güçlü/zayıf demiyor. İnsanın gücünü tüketip acziyete düşürüyor. Bunda ne şaşılacak ne de kınanacak bir yön var. Benim şaştığım şey, en nihayetinde gideceği yeri ve akıbetini bildiği halde bilmezden gelmesi ya da unutması. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya malı için, makam için cana kıyabilmesi, soykırım uygulaması.
İnsanlar bu hayatı niçin bu kadar ciddiye alır hiç anlamam. Kimi para biriktirir kimi çöp. Kimi kendi çıkarı için kardeşini bile öldürmekten çekinmez, kimi iktidar için kendi arkadaşını havaya uçurur. Kimi üç kuruş için adam boğazlar kimi iki gün geç yaşlanayım diye orasına burasına botox doldurtur.
Oysa ne geçecek eline? Ne götürebileceksin yanında günahlarından başka? Ne sahiplerini katledip ele geçirdiğin toprak yar olacak, ne çaldığın paralar ne de iktidar seni ölümsüzlüğe kavuşturmaya yetecek. Ölümsüzlüğe kavuşturmak bir yana, zamanın çarkını bir saniye bile tersine çeviremeyeceksin. Eninde sonunda, er ya da geç, şu ya da bu şekilde uğruna katil olduğun o toprağa karışıp önce kurt yemine sonra da minerale dönüşeceksin. Eğer ruhun ölümsüzlüğü ve ilahi adalet denen şeyler de doğruysa büyük bir utançla sonsuz bir azapta kıvranıp duracaksın.
“Hayatı ciddiye almak” diyorum ama aslında ciddiye alınan hayat da değil. Hayatın en ilkel unsurlarından sadece birkaçı. İnançlar, ideolojiler, hırslar ciddiye alınıyor. Onlar gereğinden fazla ciddiye alındıkça da asıl hayatın ciddiyeti kayboluyor. Hitler bir soytarıydı; tüm iğrenç ciddiyetine rağmen... Gerçek soytarılar ise Hitler ya da Karaciç gibilerinden çok daha ciddidir.