- Kategori
- Kişisel Gelişim
Hayat ironilerden oluşan bir oyun sadece!!
İroni, sözlüklerde “söylenenin tam tersinin kastedildiği ifade olarak tanımlanıyor. Söylenen ya da yapılan eylem, ciddi görüntüsü altında, karşıt söylenceyi ya da eylemi, çelişki noktasına çekmeyi hedefler. Mizahtan farkı olarak, ironi daha eleştirel yaklaşır. İroni mimik, jest ve tonlama ile söylemek istenenin altını, dolaylı çizer.”
Bu bilimsel tanımlama çerçevesinde ironinin hayatımıza ne kadar yansıdığını gözlemleme fırsatım oluyor hemen her gün. İroni için pek çok örnek, bunu yazılarında kullanan pek çok yazar ve özellikle ülkemizde her gün yaşanan binlerce olay var. Ben ironiye, kendi penceremden bir bakış açısı ile yaklaşmak istedim. Ben de çağrıştırdığı nedir diye düşündüm. İlahi adalet, Tanrının şakası kim bilir bazen de cezası gibi bir şey bana göre ironi. Büyük konuşma der ya eskiler, gerçekten de ne zaman büyük konuşsak, tam tersini yapmak zorunda kalıyoruz hayatta. Ya da hep korkup, kaçtığımız şeyler, gün olup başımıza geliyor. Onun için “büyük lokma ye, büyük konuşma” denilmesi boşuna değil. Hepimizin hayatında, çevresinde buna benzer birçok örnek vardır. Asla yapmam dediğimiz şeyleri, yapmak zorunda kalmış, onaylamadığımız ilişkiler, davranışlar, yaklaşımlar içinde bulmuşuzdur kendimizi defalarca. Anlayana ders niteliğindedir birçoğu, ama iş ki, bunu anlayabilecek bilgi-düşünce daha doğrusu farkındalık düzeyine erişebilmiş olalım. Bazen de tam tersi olur az da olsa rastladığımız, iyi bir şeyler yapmaya çalışır ama farklı sonuçlar elde ederiz. Hayattaki en büyük ironi aşktır derler onun için. Doğru yer ve zamanda, doğru kişiyle karşılaşamama bir ironidir mesela. Görünürde tüm taşlar yerine oturmuş gibidir, ama beklediğimiz mutluluk bir türlü gelmez. “ Kötü bir zamanda rastladım” der, bahane buluruz kendimizce. Ama kader razı olmayınca asla zaman-kişi eşleşmesini tutturamayız bir türlü. Doktor tavsiyeleri de bir tür ironidir, “dediğini yap, yaptığını yapma” örneğinde olduğu gibi.
Bir başkası hakkında konuşmak, hüküm vermek, kendi fikirlerimizi ona zorla empoze etmeye kalkışmak, hayatını şekillendirmeye uğraşmak, kişiliğini, duygularını hiçe saymak, baskı uygulamak, sağlıksız düşüncelerle aklını karıştırmak, yönlendirmek, oyalamak, kandırmak ve daha nicesi… Cezası ve vebali büyük olan suçlar bana göre. Ama bu tür suçlara bir ceza kesilmesi hemen hemen imkânsız. Kanunlarda “suç” tanımı yapılan eylemler değil çünkü bunlar, sadece karşımızdaki kişinin yaşamında, kalbinde, derin acılar, izler bırakıyorlar. Bunları anlama şansımız da olmaz çoğu zaman, öylece küllenip giderler zaman içinde. Haksızlığa uğrayan kişi, bunu ne kadar dillendirip, anlatmaya çalışsa da anlamayız, anlayamayız. Çünkü bizim için doğru olanı yapmışızdır, kötü niyetimiz yoktur ki ona karşı. Suçlu, hatalı bulmayız, kendimizi. Varsa da bir hata, “o günün şartlarında öyle olması gerekiyordu” der, kestirir atarız. Gün gelir, ona yapma dediğimiz, engellediğimiz, eleştirdiğimiz hatta ayıpladığımız belki de gülüp eğlendiğimiz şeyler bizim başımıza da gelir. Ya hiçbir şey olmamış gibi davranır, ya da dünyada ilk kez bizim başımıza gelmiş gibi şaşırırız. Çok azımızın aklına gelir, “bu niye benim başıma geldi?” demek. İlahi adalet denen durum oluşmuştur ama biz farkında değilizdir yine ne yazık ki.
Farkındalığı düşük olunca, başına ne gelirse gelsin, anlaması çok zordur insanın. Zaten daha önce yaptığının hata olduğunu da fark etmediği için, başına gelenlerin bir ceza olduğunu anlaması da neredeyse mümkün değildir. Tanrı sopasını sallar durur ama ne çare, “NATO mermer NATO kafa!”. “Niye ben, niye ben” diye debelenip durur, boşu boşuna. Bir anlasa keşke diye bakarken bulursunuz kendinizi garip bir şekilde. Söylemek istersiniz, “hani sen…” diye başlayan cümleler geçer aklınızdan ama vazgeçersiniz, beklersiniz ki kendi anlasın.
Hata insanlar içindir. Hepimizin hata yapmaya, hatta defalarca yapmaya hakkımız var hiç kuşkusuz. Adı üzerinde “hata”. Gerek bilinçdışı, gerek yetersiz bilinç ile yaptığımız pek çok hata var hayatımızda. Kimilerinin telafisi de yok ne yazık ki, geçmiş ola. Kimileri ise sadece ufak bir özürle atlatılabilecek türden. Tanrıdan bize, hata yapmamamızı değil, bundan ders almamızı sağlamasını diliyorum. Farkındalığımızı arttırsın, yolumuzu aydınlatsın her zaman. Hatamızı kabul etmeyi, haksızlık yaptığımız kişiden özür dilemeyi becerebilirsek günün sonunda, yine kazançlı olan biz olacağız. İnsan olmanın, erdemli olmanın yolu da buradan geçmiyor mu sizce de?
Ben ilahi adalete inanıyorum. Bazen geç tecelli etse de, yine de var olduğunu bilmek ve görmek umut verici. Sabır! Yine sabır. Hep kaçtığım sabır, burada da devrede. Bekle ve gör diyor Tanrı sanki hiçbir ah yerde kalmaz, merak etme! Hayat döngümüz içinde, bazen haksızlık yapılan, bazen de yapan taraf oluyoruz. Bize yapılanları bağışlamayı öğrenmek bir seçim, belki de en doğrusu bu. Ama kendi yaptıklarımız için önce fark etmemiz gerekiyor. Hayatın keşmekeşinden, koşturmaktan bir süre vazgeçip, düşünebilirse insan, eminim o zaman, bazı şeylerin “neden şimdi, neden bana” olduğunun yani işin özü hayatında ki “ironinin” farkına varacaktır. Farkındalığı artırmanın bir okulu, bir koşulu yok, sadece özüne dönmek ve düşünmek yeterli belki de. Kim bilir, bir geri dönüşü yoktur yapılan hatanın belki ama en azından farkında olmak bile, haksızlığa uğrayanın yüreğine su serpebilir. “ Adalet topaldır, ağır ağır yürür, fakat gideceği yere er geç ulaşır” diyor Fransız siyasetçi Mirebeau. Beklemek hep beklemek yine beklemek işte bize kalanda bu… Hayatın en gerçek ironisi de burada değil mi zaten, hayallerimize kavuşmak için zamanın gelmesini beklerken, içinde bulunduğumuz zamanı, boş yere tüketmek!