​ Hayat sana kırgınım / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

31 Ağustos '14

 
Kategori
Öykü
 

Hayat sana kırgınım

Hayat sana kırgınım
 

     Sevim, etrafı daha iyi görebilmek için odasının penceresindeki tülü iyice araladı. İki saattir yağan kar henüz durmuştu. Bu iki saatlik süre her tarafın beyaza dönüşmesine yetmişti.

     Karın iyi bir ressam olduğunu düşündü. Baksanıza doğayı nasıl ustaca boyamıştı, üstelik de bunu tek bir renk kullanarak yapıyordu. Bu nefis manzarayı büyülenmişçesine dakikalarca seyretti, öyle ki mutfaktan kendisine seslenen annesinin sesini bile duymuyordu.

     Kapının zorlanması ile kendine geldi. Kilitlediği için açamayan annesi zorlamayı bırakıp kapıya vurmaya başladı. Kapıyı açtı, annesi mutfakta yardım edilmesini istiyordu. Bu isteği yerine getirdi ve tekrar pencerenin yanına geldi. Kartopu oynayan dört çocuk vardı dışarıda. Bir de onların yanından karların içine bata çıka yürümeye çalışan beyaz tüylü bir kedi. Öyle ki rengi nedeniyle dikkatli bakmayan bir göz onun kedi olduğunu fark edemeyebilirdi.

     Kedicik yiyecek aramaya çıkmış olmalıydı. Ya diğer hayvanlar? Köpekler, kuşlar ve diğerleri… Bu karda kışta yiyeceklerini, içecekleri suyu nasıl bulacaklardı? Belki de çoğu açlıktan ya da susuzluktan ölüp gidecekti. Bu ihtimal hüzünlenmesine yol açtı. Olayı daha da büyüttü zihninde: Kıvranarak can veriyordu zavallıcıklar! Onlarca, yüzlerce telef olmuş hayvan… Ölüm, kıştan da soğuktu, dondurucuydu. Damarlarındaki kanın çekildiğini zannetti, bütün vücudu titriyordu. Kalorifere biraz daha yaklaştı. Bu olay Sevim’e,  babasının ölümünü hatırlattı.

     Babasının ölümü aklına gelince, önce sessiz sessiz gözyaşları akmaya başladı; sonra hıçkırarak ağladı. Bütün vücudu sarsılıyordu ağlarken… Ağlamaktan yorgun düşünce yatağına uzandı ve babasının yüzlerini hatırlamaya çalıştı. Onun zihninde babasına ait iki tane yüz vardı: Biri ona sevgiyle bakan bir yüz, diğeri ise korku filmlerinde bile olamayacak kadar korkunç bir yüz.

     Babası öldüğünde daha doğrusu intihar ettiğinde Sevim, henüz üç yaşındaydı. Bu korkunç olaya ne olduğunun bile farkında olmadığı bir dönemde tanıklık etmişti. Babası onu seveceği zaman kucağına alır, yüzünü okşardı. Sonra uzun saçlarını işaret parmağına dolar, birazcık çekerdi. Saçı çekilen Sevim de başını kaldırır kendisine gülümseyen babasına bakardı. O gün de öyle olmuştu. Sevim’i öpmüş, başını okşamış, saçını parmağına dolamış; sonra da yandaki koltuğun üzerine oturtup oyuncak bebeğini eline vermişti.

     Sevim, oyuncak bebeği ile oynarken kendinden geçerdi. O sırada babasının ne yaptığını o nedenle fark etmedi. Bir sandalyenin üzerine çıkıp bir şeyler yapmaya çalıştığını gördü ise de ne olduğunu anlayamadı. Babasının tavana asılı bedeni sallanmaya başlayınca da olanlara bir mana veremedi. Ama babasının çırpınan vücudunu görünce kötü bir şeyler olduğunu sezdi. Yerinden kalkıp babasına doğru gitti. Boyu ancak ayaklarına kadar yetiyordu. Babasının ayaklarına sarıldı. Bu sarılma sırasında adamın sağ ayağındaki çorabı çıkıp yere düştü. Babasının yüzünü bu şekilde göremiyordu. Ayaklarını bırakıp biraz geri çekilip bakması gerekiyordu. Öyle yaptı. Keşke yapmasaydı. Çünkü babasının oraya buraya doğru sallanan kafasını ve o korkunç ikinci yüzünü gördü.

     Ağlayarak odayı terk etti. Apartmandan çıkıp kendisini sokağa attı. Çocuğun bu halini görenler etrafında toplanıp ne olduğunu sordular. Bu sorulara cevap alamadılar, çünkü ne olduğunu bilmiyordu ve anlatamıyordu. Apartmana doğru koşmaya başladı, evlerinin açık olan kapısından içeri girdi. Diğer kişiler de onu izlediler ve ipin ucunda sallanan adamı görünce çocuğun ağlama nedenini öğrenmiş oldular.

     İpi keserek adamı aşağı indirdiler. Öldüğünü anlayınca da telaşa kapıldılar. İçlerinden biri polise haber vermeleri gerektiğini akıl edip telefona sarıldı. Az sonra polis ve bir komşusuna gitmiş olan annesi de içerideydi. Kendini yerlere atıp ağlayan annesini oradakiler yatıştırmakta zorlanınca odanın dışına çıkarmaya karar verdiler.

     Polisin ve olayı incelemeye gelen savcının dikkatini, adamın tek ayağında çorap olmaması çekti ise de bunun üzerinde fazla durmadılar. Zaten dursalar da nedenini bulamazlardı. Çünkü Sevim bile ayaklarına sarıldığında bu çorabın babasının ayağından çıktığının farkında değildi. Ertesi gün cenaze kaldırıldı. Sevim’i bir komşuları cenaze kalkıncaya kadar evinde alıkoydu. O, babasının gömülmesini ve diğer cenaze merasimlerini o nedenle görmedi. Sadece misafir edildiği evin penceresinden apartmanın önüne cenaze arabasının yanaştığını ve kalabalık bir insan topluluğunun bir tabutu bu araca yerleştirdikleri görebildi. Gördüğü tabutun içinde babasının olduğunu anlamıştı. Pencereye iyice yapıştı. Bir el onu pencere kenarından çekip uzaklaştırıncaya kadar baktı, baktı…

                                                     ?   ?   ?    

     Karanlığı güneşe asıp her anını gece yapmak istiyordu. Her tarafı sıkı sıkıya kapatmasına rağmen odasına, çok az da olsa dışarıdan ışık sızıyordu. Bu sızıntıyı bir yastık ya da örtü ile kapatıyor, başka ışık sızıntısı var mı diye dikkatlice bakıyordu.

     Saatlerce karanlıkta gözleri açık oturuyordu. Odasındaki eşyaları belli belirsiz seçebiliyordu. O da gözleri karanlığa iyice alıştıktan sonra. Aslında buna gerek de yoktu, çünkü en ufak eşyanın bile nerede olduğunu gözleri kapalı iken bile bulabilirdi.

     Bazen Bahadır’ın hayali gözlerinin önünde canlanıyordu. Hiç gitmesin istiyordu, ama bu hayal göründüğü noktadan, bir başka yere hafifçe bile gözü kaysa kaybolup gidiyordu.

     Bahadır, Sevim on sekiz yaşında iken hayatına daha doğrusu hayal dünyasına girmişti. Odasının penceresinden dışarı baktığı bir gün, karşı binanın önüne yanaşan haki renkli bir cipten inen askeri üniformalı bir genç dikkatini çekmişti. Vakit akşama yakındı. Ertesi gün sabahleyin de gene aynı araca binerken onu görmüştü. Sonraki günler, sabah ve akşam olmak üzere iken pencere kenarına gelip Bahadır’ı izler olmuştu. İlk başlarda bu sıradan bir olaydı, ama sonradan anladı ki Bahadır’ı görmek onu mutlu ediyordu. Zamanla bu bir tutkuya dönüştü. Tarif edemeyeceği, açıklayamayacağı hoş duygular hissediyordu. Hissettikleri aşk mıydı, başka bir şey mi, bunun açıklamasını yapamıyordu.

          Babası öldükten iki sene sonra annesi kendinden yaşça büyük bir adamla evlendi. Adamın maddi durumu çok iyiydi. Sevimli bir insandı. Sevim’e bir kere bile kötü davranmamıştı. Önceki eşinden iki oğlu vardı. Kızı olmamıştı, belki de o yüzden Sevim’i kendi kızı gibi benimsemişti. Elinden tutup parka götürüyor, ne isterse alıyor; hatta annesinin hoşuna gitmese de biraz şımartıyordu.

     Ne yazık ki Sevim, dört sene sonra da üvey babasını kaybetti. Sevim bu acının bilincindeydi artık. Çok üzülmüştü ve kendi babasından daha çok bu adama ağlamıştı. Üvey babasının öldüğünü annesinin çığlığından anlamış, hemen yanına koşmuştu. Sonra gelenler adamın üzerine beyaz bir çarşaf örtmüşler, hatta bir tanesi siyah saplı bir bıçağı da bu örtünün üzerine koymuştu.

     Annesi bir daha evlenmedi. İkinci kocasından kalan miras rahat rahat geçinmelerine yetiyordu.

     Sevim, çok küçük yaşta ölümle hatta ölümlerle karşı karşıya kalmıştı. Etrafındaki insanlara ölüm hakkında sorular sormuş, bazıları yalan yanlış da olsa birçok cevap almıştı. Bu cevaplar üzerinde düşünüp ölüm konusunda kendince bir sonuca ulaşmaya bile çalışmıştı.

     Küçük yaşta bu yaşadıkları içine kapalı bir kişiliğe sahip olmasına yol açmıştı. Bu nedenle karanlıktan hoşlanıyor, aydınlıktan kaçıyordu. Karanlığın içindeki kutsal sessizliği hissediyor, bunun verdiği hazla kendinden geçiyordu. Böyle bir duygu başka nede olabilirdi, sorusu aklını kurcalıyordu. Sorunun bir cevabı olduğuna inanıyordu: Ölüm…  Evet ölüm…. Sonsuz karanlık, sonsuz sessizlik ve sonsuz haz….

                 ?   ?   ?    

 

     Sevim, odasının penceresinden Bahadır’ı aylarca izledi. Önceleri bu ona yetiyordu. Sonra, yetmediğini anladı ve daha fazlasını istemeye başladı. Daha fazlası ne olabilirdi? Bu kadarı neden yetmemişti? Sorularını kendine sordu. Daha fazlasının Bahadır’ı yakından görmek olduğuna karar verince de bunu gerçekleştirmenin yollarını aradı.

     Önce annesine komşularla pek fazla görüşmediği için sitem etti. Görüşmüş olsaydı, belki de Bahadır ve ailesi hakkında bu yoldan bilgi alabilirdi. Onlara aşure getiren bir tanıdıkları Sevim’e Muharrem ayı olduğunu hatırlattı. Bunun üzerine Sevim, annesini aşure yapıp komşulara dağıtmaları için ikna etmeye çalıştı. Önceleri “İşim var, uğraşamam!” diyen annesi Sevim’in “Ben de sana yardım ederim.” Demesi ve ısrarı sonucunda aşure yapmaya razı oldu. Sevim, Bahadır’ın evine de aşure götürmeyi ve böylece onu yakından görmeyi umuyordu.

     -“Yarın yaparım.” Diyen annesine Sevim itiraz etti.

     -“Cumartesi ya da Pazar yapalım. Benim evde olduğum bir gün olsun…” Dedi.

     -“Kızım, o günlerde sen dershaneye gitmiyor musun? Derslerden geri kalma. Malzemeleri al, yeter.”

     -Aman anne, bir gün dershaneye gitmemekten ne çıkar? Sen alınacak malzeme listesini yaz da ben marketten alıp geleyim.

     Aşure pişerken Sevim, yanından hiç ayrılmadı. Komşulara dağıtma işini de o üstlendi. Önce en yakın komşularına götürdü. Bahadırlara götürmeyi sonraya bıraktı. Çünkü onlara gidecek olanı özel olarak hazırlamak istiyordu.

     Giderken kapıyı çaldığında Bahadır’ın açması için dua ediyordu. Öyle de oldu. Aşureyi verirken elleri titriyordu, ama gene de Bahadır’ın gözlerine bakmaktan kendini alamadı. Bahadır’ın teşekkürüne gülümseyerek cevap verdi. Hepsi bu… Yani Bahadır’ı yakından görmesi belki de bir dakika bile sürmemişti. Bu kısacık sürede gördükleri, onun bundan sonraki hayallerini süsleyecekti.     Bahadır’ı gördükten sonraki hayatının eskisi gibi olmayacağının farkındaydı. Artık birçok şey değişecekti. Alışılmışın dışında bir Sevim görecekti herkes karşısında.

 

     Bir ay sonra Sevim, mahalledeki bir arkadaşından Bahadır hakkında bazı bilgiler aldı. Keşke almasaydı! Çünkü Bahadır’ın nişanlı olduğunu ve on beş güne kadar da düğünü olacağını öğrenmişti. Duydukları onu üzmüştü. Oysa asıl üzücü olaylar daha sonra gelecekti. Sevim, hayatın sürprizlerine karşı hazırlıklı değildi. Bunlarla karşılaşınca ya paniğe kapılıyor, ya da yılgınlık gösteriyordu. Üstelik sürprizlerin iyi ya da kötü olması da bu durumu değiştiremiyordu.

     Bahadır evlendikten kısa bir süre sonra tayini çıktığı için Sevim’in bulunduğu şehirden ayrılmıştı.     Bunu duyunca Bahadır’ı uzaktan sevmekten başka bir çaresi kalmadığını anladı, ama olsun bu da ona yeterdi. Bahadır’a bir gün kavuşabileceği umudunu içinde yaşatacaktı. En azından onunla aynı havayı teneffüs ediyordu. Şimdilik anılarıyla, hayalleriyle teselli bulabilirdi. Kendine bu yönde telkinler veriyordu. Aklından geçirdiği kelimeleri seçerken dikkatli davranmaya çalışıyordu. Bazen bunda da sıkıntıya düşüyor, avutucu kelimeler bulmakta zorlanıyordu. Kelimelerin bittiği yerde ise anıların hayali acıtmaya başlıyordu.

     Gönlünü okuyabilecek biri var mıydı? Yoktu. Olamaz mıydı? Belki. Sabretmesi, yani beklemesi gerekecekti…   O Sevim’in hayallerini süslüyordu, ama Sevim onun değil. Bahadır’ın hayallerine girmeyi, orada yaşamayı o kadar çok istiyordu ki! Bu karşılıksız aşk, yüreğini parçalıyordu, acı veriyordu. Bunun yanı sıra tadına da doyum olmuyordu. Yürek teli en duygulu aşk şarkılarını çalmaya kuruluydu…  Derin denizler gibi derin bir sevdaydı bu…

                 ?   ?   ?

 

 

     Yıllar Bahadır’sız da olsa akıp gitmişti. Bu geçen sürede; Sevim liseyi bitirmiş, üniversite sınavlarına girmiş, iyi bir bölümü kazanmış, okuduğu fakülteden bir yıl kayıpla beş senede mezun olmuştu.

     İşte o gün, ertesi günkü diploma töreni telaşı içindeydi. Hazırlanacaktı ama nasıl? Nereden başlayacağına bir türlü karar veremiyordu. Önce berbere gidip saçlarını mı yaptırmalıydı yoksa elbiselerini mi hazırlamalıydı? Bir türlü karar veremediği için birkaç saat hiçbir şey yapmadan oturmuş kalmıştı. Sonunda berbere gitmeye karar verip hızla giyinmeye başladı. Öyle ya, berberde de sıra olacağı için beklemek zorunda kalacaktı. Eve döndüğünde diğer işlerini yapmak için zamanı kalmalıydı.

     Annesi ile birlikte üniversitenin tören alanına geldiklerinde her tarafın öğrenci ve velileri ile dolmuş olduğunu gördüler. Annesi töreni izlemek için tribünlere doğru yönelirken Sevim de arkadaşlarını aramaya başladı. Klasik bir tören olmuştu. Konuşmalar, resmigeçit, diplomaların dağıtılması ve havaya fırlatılan kepler… 

     Yorucu bir gün geride kalmıştı. O gece yattığı yeri fark etmedi, başını yastığa koyar koymaz derin bir uykuya daldı. Annesi kahvaltıyı hazırlayıp uyandırmasa daha birkaç saat uyurdu. Kahvaltı için uyandırılmasından hiç memnun kalmamıştı. Sofrada asık bir suratla önüne konularını yedi.

     Geçen onca zaman sonra bile Bahadır’ı unutamamıştı. Beş sene içinde Bahadır’ı sadece iki kere görebilmişti. İlki dört sene önceydi. Yanında güzel bir kadın vardı, karısı olmalıydı. Kıskanmıştı. Bu duygusundan dolayı da utanmış ve kendini suçlamıştı. Sonra “Dilerim çok mutlu olur. Eğer onu gerçekten seviyorsam onun iyiliğini ve mutluluğunu istemeliyim.” Diye kendine telkinde bulunmuştu.

     Bahadır’ı bir de bundan bir ay önce görmüştü. Annesinin evinden karısı ile beraber çıkıyorlardı ve iki yaşlarında bir erkek çocuğun elinden tutmuştu. İzne gelmiş olmalıydı ama daha sonraki günlerde karısını ve çocuğunu sık sık görmesine rağmen Bahadır ortalıkta görünmüyordu. Demek ki onları bırakıp görev yerine dönmüştü.

     İçinde tarifini yapamayacağı bir sıkıntı vardı. Kahvaltısını bitirir bitirmez odasına gidip giyinmeye başladı. Giyinmesi bitince annesine dışarıya çıkıp biraz dolaşacağını söyledi ve telaşla kendini sokağa attı. Mağazaların bulunduğu caddede bir süre dolaştı. Beğendiği birkaç şey gördü, mağazalara girip bunlara baktı ve fiyatlarını sordu ise de almadan çıktı.

     Bir kafeye oturup kahve ısmarladı. Kafedeki oturanlara baktı. Çoğu sevgili çiftlerdi. Kimi gülüyor, kimi konuşuyor, kimi de bakışlarıyla birbirlerine bir şeyler anlatıyorlardı. Gördükleri nedense içini acıtıyordu. O da bu duyguları sevdiği, aşık olduğu erkek ile yaşamak isterdi. Bu düşünceleri zihninden uzaklaştırmak için başka konularla uğraşmaya karar verdi. Bu nedenle garsondan o günün gazetelerini getirmesini rica etti.

     Garsonun masaya bıraktığı gazetelerin en üstte olanını eline alıp baktı. Bunda magazin haberleri vardı. Hızla bütün sayfaları çevirdi, daha doğrusu şöyle bir göz attı. İlgisini çeken bir şey bulamadı. Diğer gazeteyi aldı. İlk sayfasına baktı. Sayfanın manşet haberini okudu: Bir Teğmen Şehit Oldu. Gözlerine bir karartı çöktü, kalbi hızla atmaya başladı. Gazeteyi, masayı, etraftaki diğer insanları kısacası hiçbir şeyi göremiyordu. Eliyle gözlerini ovuşturdu, derin bir nefes aldı, sakin olması için kendine telkinde bulundu.

     Biraz sonra kendini toparladı ama haberin ayrıntısını bir türlü okuyamıyordu. Kendini zorlayıp haberin alt tarafına baktı. Orada şehit düşen teğmenin fotoğrafı vardı. İşte korktuğu olmamıştı. Çünkü bu fotoğraf Bahadır’a ait değildi. Daha doğrusu o böyle olmasını istiyordu. Haberin devamını bu düşüncesini kanıtlamak istercesine okudu: Teröristlerle girilen çatışmada bir teğmen ve üç er şehit düştü. Şehitlerimiz Teğmen Bahadır…

     Sonrasını okuyamadı. Elinde gazete dondu kaldı. Garson birkaç dakika sonra onun bu halini görüp yanına geldi. Rahatsız olup olmadığını sordu. Cevap vermedi. Ayağa kalkıp koşarak oradan uzaklaştı. Hesabı ödemeyi bile akıl edememiş olmasına rağmen garson arkasından bakmaktan başka bir şey yapmadı.

     Bahadırların evinin önündeki insan hareketliliğini görünce acı gerçek bir kez daha içini dağladı. Kapının zilini çaldı. Annesi yüzünden kötü bir şey olduğunu anlamıştı, ne olduğunu sordu. Cevap vermeden odasına gitti, kapısını kilitledi. Yatağının üzerine oturdu.

     Hayatı bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçmeye başladı. Hatırladığı ilk günden bu güne yaşadığı olaylar zihninde gitti geldi, geldi gitti. Tan yeri ağarmaya başladığında o hâlâ uyumamıştı ve oturduğu yerden kalkmamıştı. Ağlamak, ağlamak, ağlamak istiyordu. Saatlerce, günlerce… Oysa gözlerinden tek bir damla bile yaş akıtamıyordu.

     Neden sonra yerinden kalktı, çantasındaki ruju aldı ve tuvalet masasının aynasına şu cümleyi yazdı: Hayat, sana kırgınım….

 

 
Toplam blog
: 1081
: 980
Kayıt tarihi
: 30.07.10
 
 

Uzun yıllar çeşitli sitelerde Oruç Yıldırım adı ile yazı yazdım. Dört tane romanım ve çokca da de..