- Kategori
- Kişisel Gelişim
Hayatın İpuçları-Kendine Göre
İstisnasız her insanın “bilmedikleri”, bildiklerinden çok daha fazladır.
Benim en başat özlü sözlerimden biridir bu. Çünkü insanoğlunun hayat yolunda bilmek durumunda olduğu ve her an, her işinde ve her durumda aklında tutması ve aklında olması gereken en önemli ve ilk bilgidir.
Böyledir ama, insan aynı zamanda doğal gerçeklik gereği ister istemez kendi bulunduğu alanın da tam merkezinde olması nedeniyle, başka türlüsü mümkün olmayacak şekilde, yani sabit bir gerçeklik olarak da zaten “ben merkezli” bir varlık olduğu için bu bilgiyi içselleştirebilmekte ve hep aklında tutup uygulayabilmekte çok zorlanır. Yani bu gerçeği bilse bile, “idrakinde” yetersiz kalır ve bilmediği bir çok şey olduğunu ne yazık ki her zaman ya da sık sık unutur. Veya en azından göz ardı eder, hesaba katmaz da diyebiliriz.
Böylelikle de, “bilirken bilmeze düşmüş” olur. Yani bilişi, davranışlarına, hareket tarzına, düşünme fonksiyonuna, dolayısıyla da “yaptıklarına” yansımamış olur. Hele de eğitimli olup da, bir çok insandan nispeten daha fazla bir şeyler bilenler ya da bildiğini düşünenler, bildiğini zannedenler için, bir şeyleri de bilmediğini, asla da bilemeyeceğini bilmek hayli hayli zordur, hattâ imkansız bile denebilecek bir raddededir. Ağzıyla diliyle bilmediğini çok rahatlıkla, kolaylıkla söyler ama içsel olarak veya beynimiz, bilmediğini asla düşünmez, bilmediğini insanın kendi iç dünyası asla kabul etmemektedir. Bildiğini düşünmeye-farzetmeye kurguludur.
Çünkü “doğal gerçeklik gereği ister istemez“ ben merkezli olduğu için dedim ya, şöyle: İstisnasız “her insan” etrafındaki her şeyin ve olan biten, oluşan, kendine yansıyan her olanın, her olayın, her olgunun tam merkezinde kendi durmakta olduğu için, haliyle her yere, her şeye, her olan bitene de “mecburen” kendi olduğu yerden bakmakta ve herşeyin odağında kendi bulunmaktadır zaten. Bir gerçektir bu, değişmeyecek bir gerçek..! İstese de ne kendisinin, ne de bir başkasının veya kendi dışında bir şeylerin asla değiştiremeyeceği bir gerçek. Dolayısıyla, hiçbir insanı da “ben merkezli” diye yadsımamak, yadırgamamak da gerekmektedir. Elinde değildir ki, etrafında olan herşeyin merkezinde zaten kendi vardır çünkü. Pek tabii ki herşeye de, kendisi için ve kendine göre, kendi bulunduğu noktadan bakacaktır. Öyle de görecektir.
Bu doğal, yani doğduğu andan itibarenki yaradılışsal ve olgusal “gerçek” nedeniyle, “ilksel” olarak da haliyle herşeyi kendine göre düşünecek, öyle değerlendirecek, öyle de yapacaktır.
Ancak, dikkat ederseniz, düşünce ve değerlendirmeden söz ederken de “ilksel” olarak ifadesini kullandım. Zira evet, istisnasız her insan herşeyin zaten merkezinde kendi olduğu için kendine göre bakmak durumundadır ve bu gerçeği değiştiremez ama, işin düşünme ve bir şeyleri değerlendirme faslını yaşamın diğer tüm gerçekleriyle de paralel olacak şekilde harmanlayabilip, düzenleyebilip, uyumlulaştırabiilr, düşünce ve değerlendirmelerini değiştirebilir, doğrulaştırabilir.
Kaldı ki insan zaten hayat yolunda ilerlerken aynı zamanda kendini eğitme, geliştirme yönünde bunu engelleyen bu tür ilkselliklerini de hem farkedebilme, hem de yönetebilme ve böylelikle ilkellikten de arınma, kurtulma hedefiyle ve bu yöndeki yetenek ve yeterlilik ile de donatılmış ve bundan sorumlu ve buna zorunlu olan da bir varlıktır. Biz de buna insan “olabilme” diyoruz zaten. Olgun, gerçek anlamda rasyonel, adil, makûl, iyi niyetli, dürüst olabilen, hak ve haddi asla ya da olabildiğince ihlal etmeden doğru düşünebilen, doğru değerlendirebilen, doğru sorgulayan, doğru akıl yürütebilen ve doğru davranabilen, doğruları yapabilen insan olabilme! Çünkü malûm, insan doğmakla, insan olunmuyor. İnsan olabilmek için, “insan” vasfını hakedebilmek ve kazanabilmek için de zaten bu ömrü, bu hayatı yaşamaktayız. Kemâle ermek için, kâmil insan olmak için. Bunun okuludur bu dünya, bu hayat, bu ömür. Bunun sınavını veriyoruz.
Sadece “potansiyel” manâda insan türünden biri olarak doğuyor, ancak zamanla, öğrenek, anlayarak, bilerek, sora sorgulaya, doğruyu yanlışlardan ayırt ede ede, doğru bilgilerle, doğru düşünerek, doğru değerlendirerek, doğru muhakeme kurarak, bu idrakla ve emekle doğrulara-gerçeklere-bilgilere erişerek ve böylelikle de doğruyu yaparak ancak insan olunmuş oluyor.
Ayrıca, her insan da zaten farkeder ve bilir ki, tek insan, insanın sadece kendisi değildir, yalnızca kendisi var değildir, kendisi gibi bir sürü insan vardır ve bütün insanlar da yine aynen kendisi gibi kendi bulunduğu noktadan, merkezde kendi var olarak bakmaktadır her şeye; Yani herkes-her insan zaten ben merkezlidir. E o zaman? Herkes kendine göre baktığında, “asıl gerçek” kimin baktığı yerde olabilir ki o halde? Bu insanlardan herhangi birinin baktığı bir yerde, asıl gerçek, hiçbir zaman olmayacaktır demektir bu da. Yani sırf kendi merkezlerinden baktıklarında hiçbiri asıl gerçeği hiçbir zaman göremeyecektir zaten.
Demek ki o halde, her insanın asıl bilmek durumunda olduğu ve idrakında olarak içselleştirmesi gereken bir diğer ve hatta asıl bilgi de şu oluyor: Her insanın kendini geliştirmesi ve gerçekten insan olabilmesi için, en başta kendi ben merkezli oluşunun idrakıyla, bu ben merkezliliğini aklıyla ve iradesiyle çok doğru bir şekilde eğiterek – yöneterek - hem öğrenerek, hem kendine hem de başkalarına da öğreterek, düşünce – değerlendirme - karar verme ve ihtimaller arasında birini seçme-tercih etme aşamalarında ve bunların hemen akabinde de oluşan davranış ve bir şeyler yapma anlarında, yani edimlerinde, kendiliğini - kendine göreliği - ben merkezciliğini aşabilmiş olması gerekmektedir.
Yani bir anlamda da kibirini! Bir diğer anlamda da bencilliğini. Yani algılarını!
Beyninin ve hissiyatının, hem aklının, hem zihninin, hem inançlarının, hem zanlarının, hem tahminlerinin, hem kararlarının, hem duygularının ona oynadığı oyunları aşabilmelidir insanoğlu. Yani “algı” diye bir gerçeklik de olduğunun bilinciyle, asıl gerçeğin hiç de algıladığı gibi olmayabileceğini, hiçbir şeyin hiç de onun sandığı gibi olmayabileceğini, bir şeylerin hiç de ona göründüğü gibi olmayabileceğini, pek alâ kendisinin de her an yanılmış olabileceğini, yanlış düşünmüş, yanlış algılamış, yanlış anlamış, yanlış yapmış olabildiğini mutlaka bilmesi ve bu bilgiyi kesinlikle içselleştirebilmiş olması gerekmektedir. Bütün bu bilgileri bilincine, kendine, düşünce ve değerlendirme sistemine dahil etmiş olması gerekmektedir.
Bunu başarmadıkça, kendiliğini, ben merkezciliğini aşmadıkça, hiçbir insan asla “insan” olamayacaktır. Yani bu hayatı, bu ömrü, onlarca yaşı maalesef boşuna yaşamış, bildiği-öğrendiği tonlarca bilgiyi boşuna öğrenmiş, yaptığı bir sürü şeyin çoğunu boşuna yapmış olacaktır. Yani ben merkezlidir ama, ben merkezci olmak durumunda da değildir, ben merkezci olmamalıdr!
Ve tabii, bu gerçekle bile, yine ancak kendiliğini aşabilenler, bunu başarabilmiş olanlar zaten yüzleşebilecektir de!! Tam bir kısır döngü, tam paradoksal!
Yani öyle bir yanılgı, öyle bir yenilgi ki, kendi gerçeğiyle dahi yüzleşememek bile!! Kendini, benliğini aşamadığı için kendinin bu gerçeğini farkedememek bile...Sıfıra sıfır elde var sıfır gibi bir şey işte.
O yüzden, aklını başına toplayıp, “böylesi acıklı ve zavallı bir hale düşmese, düşmesin ve düşmeyeydi keşke hiç kimse” diye mutlaka çabalamalıdır her insan.
Sonuç olarak, her insanın her şeyin merkezinde zaten kendinin olması gibi bir gerçek vardır, evet, ama bu gerçeğin bilinciyle, insan kendi düşüncesinde- duygularında-algılarında, sorgulamalarında, tahmin, karar ve seçimlerinde ve böylelikle de yaptıklarında, merkezden bakmamayı kendine sürekli hatırlatarak, kendi kendini sürekli ihtar ve ikaz ederek, başka odaklardan - başka açılardan bakabilmeye yönlendirebilir, bunu başarabilir, -ki empati kurmaktır zaten bir anlamda da bu- böylece de bu gerçeğin kendinde yaratacağı yanılgılardan, yanlışlardan kendini kurtarabilir; bu gerçeği aşabilecek, bunu başarabilecek yetiye, yani yetenek, yeterlilik ve yetkiye de zaten sahiptir.
Bütün insanların düşüncelerini, duygularını, inançlarını, algılarını, tahminlerini, dolayısıyla da hem amaçlarını, hem de kararlarını ve seçimlerini ve böylelikle de yaptıklarını / amellerini / edimlerini bu şekilde revize edip, kendilerini geliştirmeleri arzusu ve özlemiyle, bütün bu yönde ve bu yoldaki her insana da Allah'ımdan kolaylık dileklerimle...
.
.
.
Filiz Alev Tekin
11.11.”20