​ Hayatın müsveddesi yok / Deneme / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Nisan '08

 
Kategori
Deneme
 

Hayatın müsveddesi yok

Hayatın müsveddesi yok
 

Modern zamanlarda hayat, ihtiras ve teslimiyetin birlikte hüküm sürdüğü korku tünellerinde geçip gidiyor. Hemen her konudaki hakim zihniyet: Ya ifrat ya tefrit. Makul yok, uzlaşı yok, orta nokta yok.

Bulunduğumuz yer, mesleğimiz hatta ulaşmaya çalıştığımız pek çok hedef; gerçekten de kendi arzumuz mu yoksa etraftan ısmarlanan bir tür sipariş mi? Ne giyeceğimize, ne yiyeceğimize, ne okuyup neyi seyredeceğimize hatta kaç tane çocuk yapacağımıza kendimiz mi karar veriyoruz yaksa başkaları mı ? Ajanda yaprakları arasına sıkıştırılmış zaman, su gibi akıp giderken; ne olup bittiğini düşünmeye bile fırsat bulamadan tükenip gidiyor kısacık hayatlarımız.

Bir anlığına da olsa; bütün iddia, ihtiras ve korkularımızdan arınıp, hatta mümkünse saf bir ruh gibi kendimizi seyredebilseydik eğer; “iyi yaşamak” adına katlandığımız onca külfetin, ne kadar da anlamsız ne kadar da lüzumsuz olduğunu fark edebilirdik belki. Ama, mantıksız bir çelişki gibi gözükse de; her şeyin zıddıyla var olabildiği bir kainatta, bunun da aksini söylemek mümkün elbet. Belki de yaşadığımız hayatı anlamlı kılan; vazgeçemediğimiz ihtiraslar ve kurtulamadığımız korkulardır.

Peşin hükümler, kalıp kalıp düşünceler, şablon davranışlar, elde var birler, marka ve imaj fetişizmi, saçma sapan töreler, tabular, dogmalar ve amentüler... Hiç sorgulamadan, irdelemeden üstümüzde taşıdığımız görünür ya da görünmez üniformalar, rütbeler. Tüm bunların ne kadarı gerçek ne kadarı sahte? Cevabını, bir çırpıda verebilmek mümkün mü?

Sefih olmakla mazbut olmak arasında ne fark vardır mesela... Diyelim ki, mazbut olduğunuzu iddia ediyorsunuz. O halde; düşünce boyutunda da olsa karşı koyamadığınız sadakatsizliği, gönlünüzden geçen, lüks, ihtişam, zenginlik, şaşaa, debdebe ve iktidar hayallerinizi ve bilinç altınızda mütemadiyen fokurdayan o hedonist zafiyeti nasıl izah edeceksiniz.

Dinlerin, devletlerin hatta tek tek bireylerin dahi; gayri samimi ve ikiyüzlü davrandıkları onca geniş ve gri bir alan varken, iyi ve kötünün, çirkin ve güzelin, suç ve cezanın, yalan ve hakikatin ve en nihayetinde sevap ve günahın, tam olarak nerede başlayıp nerede bittiğine dair en doğru kararı kim verebilir? “Ben veririm” diyen şarlatanlar hemen her devirde mutlaka karşımıza çıkacaktır. Televizyonlar, gazete köşeleri, kürsüler, okullar, cemaatler, mabetler hatta siyasi partiler “en doğrusunu bir tek ben bilirim” diyen şarlatanlarla dolu değil mi?

Kimi zaman hayata dışarıdan bakabilmek ya da Bertolt Brecht’in ifadesiyle “yabancılaşmak”; bizi, zannettiğimizden çok daha fazla şaşırtabilir. Fazla derinlere inmeden, çok sıradan, basit ve bildik davranışların arkasında bile; hayata dair incelikler ve nerdeyse anlaşılması imkansız mistik muammalar bulabiliriz.

Mesela, Borneo ormanlarından İstanbul sokaklarına kadar, yeryüzünde yaşayan hemen bütün kadınların ortak noktası; her sabah, yüzlerine yerleştirdikleri tanrısal bir ifade ve hiç bilinmeyen bir dinin gizemli ritüellerini andıran ciddi bir tavırla aynaya bakıp, zaten pembe renkli olan dudaklarına, parlak vişne kırmızısı bir boya sürmektir.

Kadınlara, “neden” diye sormanın bir manası yok. Muhtemelen alınacak cevap: “kendimi daha iyi hissettiğim için” olacaktır. Diğer memeli türlerin dişileri, kendilerini olduğundan daha farklı gösterme ihtiyacı duymadan, hayatta kalıp soylarını devam ettirebildikleri halde, insan dişisi neden farklı? Kim bilir, belki de; kadın ve erkek cinsleri arasında aşılmaz Çin Seddi gibi duran o kırmızı renkli boyadaki gizem, hayatın anlamına dair küçük bir ipucudur.

Belki de, o boya ; Gılgamış ve Engidu’dan bu yana ölümsüzlük iksiri peşinde koşan insanın, ebedi gençliğe karşı duyduğu ölümcül ihtirasa rağmen; geçen zamana yenik düşerek sararan ten rengini, her dem taze ve canlı gösterme arzusunun, dudaklara sürülmüş kırmızı renkli bir ifadesi olabilir.

Estetik kaygı, davetkar bakış, doğurgan tavır, kışkırtıcı mesaj ya da adı her neyse...Dudaklardan yansıyan o abartılı görsel cinselliğin derinlerinde saklı duran sır: Ölüme ve yok oluşa inat, arzulu, istekli, doğurgan ve her an döllenmeye hazır olduğunu ispata yarayan sıradan bir kadınlık iç güdüsüdür belki…

En nihayetinde; o kırmızı renkli boya, belki de farkında olmanın evrensel simgesidir. Bize tanınan sürenin saniye saniye tükendiğini bilen ve kutsal rahimlerinde hayatlarımızı başlatan yeryüzü tanrıçalarının, biz zavallı erkek ölümlülere verdikleri mistik bir mesajın, sürekli tekrarlanan sessiz ve biçimsel bir ifadesidir.

Unutmayın ! Unutmayın ! Unutmayın ! Hayatın müsveddesi yok !

Her ne kadar, milyon yıllık evrimin erkek beyinlerimize kazıdığı genetik mantık; kadına dair her tür yorumun, sadece birer hüsnü kuruntudan ibaret olacağını vazetse de, kalemin endazesi yok. Yani, kadınlar gerçekten de kendilerini iyi hissettikleri için “ruj” kullanıyor olabilirler.

A. Mesut Tatlıpınar

 

 
Toplam blog
: 47
: 3759
Kayıt tarihi
: 17.02.08
 
 

İstanbul'da doğdum. Şişli Lisesi'ni ve MÜ Siyasal Bilimler Fakültesi'ni bitirdim. Daha sonra, İ.Ü..