- Kategori
- İlişkiler
Hep seni mi buluyor?
Bütün aksilikler seni mi buluyor?
O kadar sıra beklemişken tam da senin sıran geldiğinde mi bankanın sistemi çöküyor ve sen işini halledemeden kös kös dışarı çıkıyorsun?
İlişkilerinde hep aynı adamlar veya kadınlar mı seni buluyor?
"Bu sefer tamam!" diye haykırdığın bir anda birden bire, sebepsizce kendini terk edilmiş mi buluyorsun?
Arkadaşlarınla gittiğin restoranlarda bir tek senin siparişin mi hatalı geliyor?
Durun tahmin edeyim; "Siz bahtsız bir insansınız."
İnsan hayatta herşeyi kendisi yaratıyor. Gideceği yolları kendisi seçiyor. Başkalarının seçimlerini yaşadığı nı iddia edenler bile, o başkaları dediklerinin kendileri için çizdikleri yolda ilerlemeyi seçerek aslında yine kendi seçimlerini yaşıyorlar. O halde neymiş? Şansı da, hayatımızın renklerini de kendimiz yaratıyormuşuz...
Elimizde tuttuğumuz fırçada canlı renklere yer vermiyorsak eğer, nasıl aydınlık olabilir ki günlerimiz?
Başımıza gelen her olumsuzluk için bir günah keçisi buluruz. Kolaydır. En olmadı "Şans" a yükleriz. Nedense o şans denilen şeyin ibresi bize dönük değildir hiç, o yüzden gelir başımıza gelenler.
Nedenler hep bir bilinmeyende, hep bir bilinmezde gizli gibi gelir insana. Oysa ki, dönüp de yanıbaşındaki kendisine bakmayı akıl etmez hiç. Alışkanlıklara o kadar sıkı sıkıya yapışıp kalır ki, olaylar karşısında farklı bir tepki göstermeyi akıl etmez bile.
İnsan başına gelen aksiliklere sürekli söylenip durdurkça bir sarmalın içine giriverir. O söylenir aksilik çıkar, aksilik çıkar o söylenir. Gözlerinin feri sönünceye kadar dır dır edip durur.
Hep bir aksilik bekler o. Neden ? Bütün aksilikler onu bulur da ondan... Gözü, kulağı, dikkati hep o aksiliğin üzerindedir. E sonunda aradığını bulur elbet...
Ey bahtsız insan!
Hayattan ne beklediğini net olarak tanımlamadığın sürece öğrenme sürecin o sarmaldan çıkamayacak bilesin. Hayatına giren oyuncular farklı gibi görünse de bir bakacaksın hep aynı rollerdeler ve hatta replikler bile aynı.
"Neden hep beni buluyor?" diye sormaya devam ettiğin sürece bu sözler de senin yakanı bırakmayacak... Rol üzerine yapışıp kalacak...
Biraz rahatla! Biraz kendinle sohbet et! Ama dur sakın dert anlatmaya başlama hemen kendine. Dur azıcık dinle. Kendi isteklerin, kendi yaşanmışlıklarının üzerine biraz ışık tut. Orada bir yerlerde gizli olan bir cevap, bir hediye mutlaka görürsün. Orada büzülmüş , kendisini görmeni ve duymanı bekleyen senin üzerini bazen öyle bir kapatıyorsun ki, o sana elini uzatmakta zorlanıyor.
İçindeki rafların tozlarını al... Oraya buraya tıkıştırdıklarını derle topla.... Düzenle... Yargılamadan, kızmadan, öfkelenmeden eline geçen herşeye bak... Bazılarını kokla, hatırla sana hissettirdiklerini... Artık işine yaramayanlarla vedalaş ve hafiflet kendini... Raflarda duran kuşkuculuğu, kıskançlığı, öfkeyi, güvensizliği, başarısızlık korkusunu, değersizlik hissini at gitsin....
Nasıl? Eline mi yapışıyorlar? E tabii... Uzun süredir senin içinde keyifleri yerindeydi. Şimdi sensiz ne yapacaklarını bilmiyorlar da ondan... Boşver sen! Onları beslemek adına kendini tüketmekten vazgeç...
Hafifledikten sonra bir daha bak kendine... Bakalım bütün aksilikler yine seni mi bulacak?
"Aksilik mi? O da ne? " dediğinizi duyar gibiyim :)