- Kategori
- Sinema
Iberia
Kardeş coğrafyanın kıyılarından, kıtanın uçlarından ateşli, kırmızı ve acı bir tadın zevkine ulaştıran bir film izledim geçen hafta. Herkes vizyonun diğer filmlerini hınca hınç doldurup, dolan salon ve seans saatleri an be an anons edilirken biz kendimizden gayet emin, yer bulma kaygısı yaşamadan gayet rahat ve huzurlu bekledik sıramızı. İzleyeceğimiz film popüler fiyakalı arkadaşları övüp tavsiye etmese Sevgili Türk Gençlerinin rağbet göstereceği bir kategoride değildi ne de olsa…
Gitmeye karar verdiğim çoğu filmi; sayılarının az olması, kısa dönemde vizyonda kalmaları ve az sayıda sinemada gösterilmeleri gibi değişkenler doğrultusunda kaçırırım. Bazılarına gitmeden önce pek araştırma yapmam. Yönetmeninden, oyuncularından, senaristinden, hiç olmadı sezgilerimden eminimdir. Hayal kırıklığına da uğramam, pişman olmam pek. İşte Iberia’ya da bu hissedişle gittim. Sonuç değişmedi, hatta bu sefer bilmekten-sezmekten öte bir de öngörmediğim bir güzellik de gerçekleşti. Carlos Amca (Saura) “Sen yeter ki iste!” demişti adeta.
Cep sineması tahsis edilmişti bize. Salon kompleksinin en ucunda bir asma kat. Önünde minik bir bekleme alanı bulunan ayrılığı-ayrışıklığı vurgulanan bir salon. Başladık beklemeye. Bir kişi çıktı önce, birkaç dakika gelen giden yok, sonra birkaç kişi derken kesik kesik boşaldı salon ve nihayet girdik içeri. Filmin Flamenko’yla ilgili olduğunu biliyordum, o kadar. İçimden geçen, repliklerle, olay örgüsüyle kuşatılmadan sırf müzik ve dans görmekti aslında. Bir sinema ürününden bunu beklemek anlamsız belki ama yine de bir istekti işte. Ama gerçekleşen bir istek...
Seyrettik, dinledik, heyecanlandık, korktuk, sular seller altında kaldık, ateşli sevişmelere, ağıtlara, yalnızlıklara ve çocukluklara, orta yaşlarında bir adamın hayatı sorgularken çekildiği girdaplara şahit olduk. Dolu doluydu. Ortada birkaç söz dışında ne replik, ne başka bir şey. Bedenle ve müzikler anlatılan kısa kısa hikayeler. Kaliteli kurgusu, renkli koreografisi ve sahne sanatları terminolojisinden seçebileceğiniz daha birçok güzel terim eşliğinde yukarıda saydığım menünün tümü. Saygı duruşu; Isaac Albeniz'e.
Dans içten gelerek, haykırarak yapıldığında gerçek kanalını bulup izleyene de yapana da doğru mesajları aktarabiliyor. Sevişir gibi… Tutkuyla, arzuyla, ılık bir sevgiyle hatta (tercihe göre değişir)… Aksi taktirde ezberlenmiş hareketleri belli sayılarla tekrarlamaktan ileri gidemiyor. Hiç bilinmeyen bir dilde şiir okumak ya da dinlemek gibi.
Filmin son karesi biter bitmez ilk grup çıktı, zaten hiç beğenmemiş olduklarını bizlerle ziyadesiyle paylaşmış, bazı sahnelerde ilginç mizah anlayışlarını da ifşa etmişlerdi. Sonra birkaç kişi daha… Arada hiç kalkan olmadı. Hani bahsetmiştim ya salona girmeyi beklerken kesik kesik çıktılar diye. İşte aynı şey oluyordu. Kesilmeye sebep olan şey bizim gibi dibine kadar kalanlardı. Perdede yazılar akıyor, kim kimmiş bakıyoruz, benim kafamda “çık çıkı çık, tak tara tak” dans adımları.
Gece yarısı olmak üzere. Mağazaların çalışanlarından ve işçilerden başka kimse yok koca alışveriş merkezinde. Yasaklar da mesailerini bitirmiş bu saatte; yakıyoruz sigaraları. Ben “çak çara çak, tık tıkı tık” dans ediyorum. Bizimkiler “Bak hele, sen nerden öğrendin bu hareketleri!?” diyerek izliyorlar. –Nerden olacak, az önce izlediğim filmden.