​ İbrahim Tatlıses... Düzenin Asli Yüzü / Güncel / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Mart '11

 
Kategori
Güncel
 

İbrahim Tatlıses... Düzenin Asli Yüzü

İbrahim Tatlıses... Düzenin Asli Yüzü
 

İbrahim Tatlıses’e yapılan suikast, şahsıma hiç de sürpriz gelmedi. En nihayetinde içerisinde bulunmuş olduğu dünyanın ve o dünya içerisinde ortaya çıkan ilişkilerin doğal bir sonucuydu İbrahim Tatlıses’in başına gelen bu acı olay.

Kişiliğimin mizacından mıdır, yoksa başka bir şey midir sebep, bilemiyorum, İbrahim Tatlıses ve türevlerine ilişkin hiç de sempati ile bakamadım bu yaşıma kadar. Kendine has bir dünyanın figüranları oldular hep. Kendilerini hayatın merkezine koyup, “küçük dünyaları ben yarattım” edası ile bütün bir topluma tepeden bakan, kendilerini beğenen ve önemli kişiler olarak gören bir zümreydi, bu zümre. Aslında çok da sevimsizdiler. Halen de öyleler… Ama ilginçtir, yoğun bir şekilde takip ediliyor, yoğun bir şekilde toplumun gündelik yaşamlarına etki ediyorlar. Pek tabii ki bu dünyanın en tepesinde yer alan bir isimdi İbrahim Tatlıses… Hayatı, ortaya çıkışı, yükselişi, kurduğu ekonomik ilişkileri, kadınlarla yaşadığı ilişikleri, evlilikleri, aşkları, çocukları… Hakikaten özel bir kimlik olarak yorumluyorum İbrahim Tatlıses’i. Yaşamının sosyolojik bakımdan incelenmesi gerektiğini de çok zaman düşünmüşüdür.

İbrahim Tatlıses’in ilk kez televizyona çıktığı günü hatırlarım. Henüz daha ilkokul öğrencisiydim. O yıllarda Pazar günleri tek kanallı televizyon öğleye yakın bir zaman da açılırdı ve biz çocuklarda geçerdik o erken saatte televizyonun başına, başlardık izlemeye televizyonu. İşte böyle bir Pazar günü izlemiştim İbrahim Tatlıses’i. “Bir Mumdur” ve “Ayağında Kundura” isimli türküleri söylemişti ve bir anda sesiyle, türküleriyle ülkenin gündemine oturmuştu İbrahim Tatlıses. Mahzun ve utangaç bir hali vardı. Urfa’da inşaat işçisiyken, bir anda kendisini İstanbul’da bulması ve adım adım gelen şöhret, renkli hayatlar.

O mahzun ve utangaç şahsiyet kısa bir süre içerisinde şöhretin zirvesine çıktı. Bir tarafta yoğun bir şekilde arabesk şarkılar söylüyordu, bir diğer taraftan da o arabesk şarkılara bağlı kalan filmler üretiyordu. Fakir erkek, zengin kız aşkları… Ve o bildik replikler… Karizmatik erkek, kenardan, kıyıdan görgüsüzlükleri izleyen ve karakter atan edalar… Filmlerdeki ana tema hep de bu eksen üzerine oturuyordu. Aslında filmlerinin birçoğu da ülkenin sınıfsal yapısına ışık tutan cinstendi. Göç olgusunun yoğun bir şekilde işlendiği bu filmlerde, inşaat işçilerinin dramatik yaşamlarına dikkat çekiliyor, genelev dünyası gözler önüne seriliyor, yokluğun, çilenin binbir türlüsü izleyiciye sunuluyordu. Tabii ki bu sınıfsal yapıya dair vurgular, boyun eğişlerle zirve yapıyordu. Yani dirençli olmaya, mücadele etmeye hayır, sadece yakarma, aman dileme ve daha iyi bir yaşama dair Tanrı’ya dua etme…

İbrahim Tatlıses ve türevleri kısa bir zaman dilimi içerisinde büyük şehirlerdeki kıyı, kenar mahalle gençlerinin idolü haline dönüşmüştü. Hatta bir arkadaşım “Tanrı’nın olmadığını bilsem, İbrahim Tatlıses’e taparım” diye bir ifade kullandığında, içten içe bu arkadaşıma gülmüştüm. Sonraki yıllarda ise bu insanların nasıl oluyordu da bir şarkıcıya bu denli bir bağlılık hissine ulaştığını merak ediyordum. Bana bir hayli gülünç geliyordu bu gibi yaklaşımlar. Ama yaklaşımlar gülünç olsa da bir gerçekti.

İbrahim Tatlıses adım adım şöhrete giderken, bu şöhret basamaklarında sesinin gücünün önemli bir rol oynadığını görmezden gelemeyiz. Fiziksel yapısı ve duruşu gereği kent varoşlarının mazlum insanlarını andırırken, filmlerinde kullandığı ses efektleri ise, değme kentli karizmatik erkek tiplerinden farksızdı. Yani bir donukluk değil, aksine sıkı bir kendine güven, sıkı bir kendisini karizmatik yapan ses tonlamaları… Arada ettiği o engin laflara ve bir de duruş karizmasını sokuşturdu mu, sinema salonunu dolduran gençlerin çılgın alkışına mazhar olurdu. Kötü adamlara vurduğu yumruklar, izleyicinin yüreğine serin su misali gibi gelirdi.

Duyguların sömürü çarkına alet edildiği bu dünyada para, musluktan akan su misali İbo’nun cebine akıyordu. Ağzına uzatılan mikrofonlara verdiği o müthiş! özdeyiş de!!!! diyebileceğimiz lafları bir bir sıralamaya başlamıştı artık İbo. Zihnimize çaka çaka söylediği en muhteşem! Özdeyişi “Urfa’da Oxford vardı da biz mi okumadık” oluyordu.

Paranın gücü ile artık İbo, önemli bir şahsiyet sayılıyordu. Ağzından çıkan lafları medya dünyamız, önemli bir laf ediyormuşçasına manşetlere çekiyor, İbo’nun şöhretine şöhret katarak banka hesabının daha da kabarmasına neden oluyordu. 1990’lı yılların daha ilk çeyreğinde İbo aslına rücu etmişti. O büyük kentlerin kıyılarını temsil eden İbo gitmiş, kendisini olduğu gibi ifade eden bir başka İbo ortaya çıkmıştı. Magazin dünyasına hükmediyor, elini değdirdiğini şöhret çarkının içerisine çekiyordu. Mazlum hallerden, o utangaç tavırlardan tek bir tane dahi rüzgâr esintisi kalmamıştı. Her seçim döneminde Urfa’dan vekil adaylığı dillere dolanıyordu ama nedense bir türlü vekilliğe atlama yönünde bir irade koymamıştı ortaya.

Bir tarafta televizyon programcılığı, bir diğer taraftan lahmacuncular zinciri… Müzik firması, otobüs şirketi, turizm ve otelcilik… İbo düzenin has adamı olmuştu. Müthiş bir ekonomik güç ve düzene gaz veren şahsiyetti artık. Tam da bu düzenin istediği bir Kürt tipiydi İbo. Rejime bağlılık yeminleri eden, kendi asli kimliğini alabildiğine yozlaştıran hali ile az buçuk politize olan Kürtlerin nefretini üzerine çekerken, aynı zamanda memleketin Beyaz Türkleri olarak bilinen asri kesiminin de tepkisi çekiyordu. En nihayetinde o aslını yerlerde sürüyen birisiydi. Ne oradan olabiliyordu, ne diğer taraftan olabiliyordu… Düzenin zevkle, keyifle kullandığı bir figürdü İbo. Zira para ne kimlik dinliyordu, ne ahlâk, ne görgü…

Kamuoyunun en çok merak ettiği husus halini almıştı İbo’nun kaç kadınla beraber olduğu hadisesi. Bir tarafta muhafazakârlığını öne çıkaran İbo, ahlâki geleneklerden demler vururken, diğer tarafta o muhafazakârlığa tersten bakan bir toplum içerisinde olmasına rağmen beraber olup, kullandığı kadınların haddi dahi bilinmiyordu. Kendisine kafa tutana, aba altından sopa göstermeyi ihmal etmediği gibi, artık bilinen odur ki, birçok defa kendisine kafa tutan kadınlara korkulu anlar da yaşatmıştı. Ama düzenin bu has figürü, hukuk düzenimizin azizliğinden midir, yoksa başka nedenlerden midir bilinmez, elinin kirlerinden rahatlıkla azade olabiliyordu.

Karanlık insanların dünyasında adaletin daha doğru dağıtıldığına inanmışımdır. İbo’da o karanlık dünyanın en sıkı, en sert parçalarından birisiydi. O dünyanın adaleti bu gün geldi kendisini buldu.

Ve ben kendi kendime hep sormuşumdur “Acaba İbrahim Tatlıses eceliyle mi ölecek?” diye.

 
Toplam blog
: 1509
: 1145
Kayıt tarihi
: 07.08.07
 
 

Yazarım... Okurum... Öğrencilik yıllarımda çok yazdım... Kompozisyon derslerinde yazdım... Duvar ..