- Kategori
- Felsefe
İçimizdeki iyilik ve kötülük

Melek & Şeytan
İyilik; a) iyi olma durumu b) karşılık beklemeden yapılan yardım, kayra, lütuf, ihsan,
inayet.
“Borcumu ödesem de iyiliğini ödeyemem”
Kötülük; a) kötü olma durumu b) zarar verecek davranış veya söz c) İnsanın
gereksinmelerine, çıkar ve dileklerine aykırı olan, bir topluma, bir toplumsal
kümeye, bir kişiye zarar verici sayılan, özdeksel ya da tinsel bir nesnenin, bir olayın
niteliği.
Sözlük tariflerine bakarsak her ikiside insanoğlunun içinde doğuştan var olan ve var olması gereken kavramlar. Bu kavramlar arasında ise galibi belli olmayan bir mücadele…
İyilik ve kötülük bu dünyada yaşarken yaşanabilen ruhsal bir durum. Bu iki zıt düşüncenin; akıl denen süzgeçten geçip, vicdan denen yerde muhasebesi yapılmakta ve bunun sonucunda eyleme geçilmektedir. Öyleyse iyiliği ve kötülüğü kişi kendi içinde kendi kararını vererek uyguluyor diyebilir miyiz?
Peki bu düşünceler neden hep birbirlerini suçlarlar. Halbuki biri olmadan diğeri olmaz. İyilik gündüz ise, kötülük gecedir. Hiç biri birbirinden fazla değildir. Sadece hep iyi veya sadece hep kötü gördünüz mü? En kötü olanın kalbinde mutlaka bir iyilik kırıntısı vardır. En iyi insanın kalbinde mutlaka bir kötülük tohumu mevcuttur.
Tıpkı Hayat ve Ölüm gibi iki zıt kavram “ hayat ve ölüm” kavramlarında , hayat neşeli bir sevinç çığlığı, ölüm ise keder üzüntü ve hüznün feryadı…Doğada zıtlıklar veya ikilemler arasında çekim ve ritim şeklinde sürekli bir haraket söz konusudur. Bu zıt kavramlar, düşünceler arasında devamlı bir savaş varmış gibi görünse de aslında bunların birbirini tamamlama ve birlikteliği sağlama işlevi vardır.
Örnek; Kötülük, iyilik anlaşılsın pekişsin diye vardır. Gölgesiz güneş yoktur, Karanlıksız aydınlık olmadığı gibi. Kötülüğü dengeleyen iyiliktir. Terazinin iki kefesi gibi.
Tanrı, Adem ve Havva’dan başlamak üzere insan ve dünya yaşamına ait herşeyi dualite (ikilem ) prensibine göre yaratmıştır. Kadın- erkek, gece-gündüz, sıcak-soğuk, siyah-beyaz, artı-eksi, iyi- kötü, doğum-ölüm, iyimserlik-kötümserlik, üzüntü –sevinç, aç-tok vs.
Dünyada alemlerin hepsinde sürekli iki yönlü hareket, ikilem, bir ritm söz konusudur. “ soluk alıp verme, kasılıp gevşeme, daralma genişleme” Görülüyor ki ikilem prensibinin bazı örneklerinde birbirini izleme ve döngü hali söz konusudur. Nefes almayı vermenin, sevinci üzüntünün veya üzüntünün sevinci, ıstırapla yoğrulmayı olgunlaşmanın izlemesi gibi. Ayrıca ikilemler insanın tekamülü/arınması için aracı olan kutup durumundaki özelliklerdir.
Prof. Yaşar Nuri Öztürk’ün söylediği gibi “İnsan tekamülünü zıtlıkların çatısmasına borçlu olan bir varlıktır.”
İnsanoğlunun aklında; gerçekte yaşadığı fiziki Dünya, “yaşam savaşı, hırsı, arzusu, istekleri, ihtiyaçları “ , bir de gidileceğine inadığı manevi dünya “cennet-cehennem” mevcuttur.
Fiziki dünyada olgunlaşma da denilen, Kamil İnsan olma yolunda yaşamımızı sürdürmeye çalışırız. Olgunlaşma doğumdan itibaren kalbimizde, aklımızda, vicdanımızda, ruhumuzda ve fiziki olarak bedenimizde oluşan tekamüldür. Doğduğumuz andan itibaren Tanrı tarafından içimize konmuş olan hep o ikelemler (dualite) vardır. Dünya, iyilik ve kötülüğün dengelendiği yerdir
İnsanoğlu aslında ikilem arasında kalmıştır. Eğer bir boğanın boynuzları arasında oturuyor olsanız, sağ ve sol boynuzları iyilik ve kötülük olarak düşünseniz her hangi bir boynuzu tercih etme veya feda etme durumunuz var mı? İkisi de sizin için olmazsa olmaz. Tanrı’nın ilk yarattığı insan dahi kandırılıp kötülük yapılmadı mı? Cehennemden kaçan şeytan tarafından cennette yılanın içine girip Havva’yı kandırması, Havva’nın da yasak meyveyi yemesi için Adem’i ikna edişi hep cennette öğrenilir. Tanrı engelleyemedi veya engellemek istemedi. Çünkü her şeyi bilen ve gören Tanrı bilerek ve görerek insanın aklını çelen şeytanı engellemez. Peki Tanrı ruh’a ceza mı veriyor böyle davranmakla? Tabiki hayır! Ruh bir tanrı enerjisidir. Tanrı’dan bir parçadır.
Tanrının mutlak yasaları, insana hatalarından yaptığı kötülüklerinden dolayı ceza yerine ders alsınlar diye kendisini düzeltme imkanı verir. Ruhun duyguya ihtiyacı vardır . İster iyi ister kötü olsun bu duygu için yakıt arar. İşte bu aşamada ruh yanlış yakıt almamayı öğrenecek. Esas olgunlaşma, tekamül ruhtadır. Peki beden (vücud) denen elbise “Ruh tekamüle erişmeden, hatalarından ders almadan, olgunlaşmadan “ yok olursa” işte o zaman Ruh yeni bir beden yani elbise bulup tekamülünü tamamlamaya çalışır.
Metafizik öğretilere göre ise; insan iki dünya arasında bulunmaktadır. Yaşadığı yalancı dünya ile manevi dünya. Bu anlayış ve inanca göre ; insanlar Tanrı tarafından farklı meziyetlerle yaratılmış, herkes yaşamdaki hal ve tavrına göre manevi dünyayaya göçtüğünde; günah veya sevaplarına göre cennet veya cehenneme gidecek ve hep orada kalacaklardır. Bu dünyada Aynı kader ve meziyetlere sahip olmayan insanların bu öğretiye göre ölünce hesaba vurulması hak mıdır?
Örneğin bir katili ele alalım Kaderinde öldürmek varsa, Tanrı’ya karşı gelemeyecek ve çaresiz öldürecektir. Ne denecek “kaderinde varmış” Onu( katil olarak) yeryüzüne gönderen Tanrı olduğuna göre bu kişi neyin hesabını verebilir? “ Hayır ve Şer Tanrı’dandır” sözüyle günahın kaynağı belli edilmemiş midir?
Öyleyse bu bilgilerde çelişkiler vardır. Tanrı yanlış mı yapmıştır bu durumda ? Hayır ve asla! Yanlızca bilgiler hep yanlış kavranılmış, bilenler herkese iletememiş, anlatanlar da asıl doğruyu bilememişlerdir. İşte bu yüzden , dünyamızda bir bilgi inanç karmaşası mevcuttur. Ve üstelik aradaki uçurum giderek büyümektedir.
Din ile ilgili ilk yazılı metinler Mısırda mumyalarla beraber gömülen papirüslerdir. Mısır dinlerinde yer alan ölüm sonrası yaşam ve ruhun yargılanması tek Tanrılı ortadoğu dinlerine geçen en temel inanıştır. Yazılı olarak zamanımıza ulaşan ilk destan olan, Gılgamış destanında, insanlığın en büyük sorunu anlatılıyordu. “yaşam arzusu ve ölüm korkusu” Bu iki kavram insan oğlunun en köklü değişmez iki sorunudur.
Dini mitlerde ; Hz. İbrahim için şöyle bir anlatım vardır. “Tek tanrı dinini Yukarı Mezopotamya’da Havran bölgesinde ilan ettiği, Nemrut isimli Tanrı olduğunu iddia eden bir kral tarafından mancınıkla ateşe atıldığı ve bu ateşin Tanrı tarafından suya dönüştürülerek hayatta kaldığı” Bu su, şu an Urfa Şehrinin içinde Halil ibrahim gölü adını taşımaktadır. Mancınıkla atıldığı söylenen dağ ise Urfa’nın kuzeyinde Nemrut dağıdır.
Peki aynı Tanrı neden Habil ile Kabil kavgasında Kabilin Habili öldürmesine engel olmadı.
Bence ; Tanrıdan bir parça olan, kişinin içindeki ruhun terbiyesini sağlamak amacıydı.
Kabilin içindeki kıskançlık duygusu kötülüğün bir tezahürü şeklinde dışarı yansımasıdır.
Bu duruma engel olmayan Tanrı insanoğluna, içine yerleştirilmiş bulunan duyguları, vicdan ve akıl süzgeçinden geçirip ona göre davranmasını, iyiliği ve kötülüğü ayırt edebilmesini öğrensin diye engel olmamış olabilir mi?
Yani insan aşama aşama tekamül etmeli, iyiliği kötülüğü, Tanrıya kavuşmayı kendi bulmalıdır.
Tek tanrılı dinlerde ve öğretilerinde cehennem hep ceza ve korku üzerine kurgulanmıştır. “kaynayan kazanlar, yanan ateşler, pislikler vs. “ Bunlar hep din için inanç adını verdikleri yöntemlerdir. İnsan, korku ve mükafat, ödül veya ceza beklentisi olmadan Tanrıya kavuşmak için aracısız olarak yürüdüğü yolda özgürce davranışlarla peşinden gideceği yalnızca kendisi olmalıdır. Her insanda bu içsel yolculuk gücü, o muhteşem ışık mevcuttur. Yeter ki onu açığa çıkaralım…
Erhan Sirekin
01.12.2013
Kaynaklar
Kayıp cennet John Milton
Din Bilim İnsan Erdoğan Dökmen
Din ve beyin Prof.Dr. gazi Özdemir.
Bilgelik ve ilahi bilinç Yüksel Yazıcı