- Kategori
- Siyaset
İçine hapsolunmuş bir rant ve talan düzeni
12 Eylül rejiminin Türkiye'ye üflediği toplumsal fırtına, kendi kumunu, kirini ve pisliğini toplumdaki sınıfsal çelişkilerin ve zıtlıkların üzerini örtmek üzere kullanmakta.
Başlangıcından beri insanoğlunun ve toplumların tarihi, toplumu oluşturan sosyal sınıflar arasındaki çelişkilerin ve bunun yarattığı mücadelelerin tarihidir ve kapitalizm çağı bu sınıfsal ayrışma ve çatışmaların belirginleşmesinde önemli bir rol oynamıştır. Neoliberalizm bütün dünyada, onun yavrusu 12 Eylül statükosunun ise Türkiye'de estirdiği toplumsal rüzgarlar, dünya ve Türkiye emekçi sınıfına ısrarla artık küreselleşme ve sanayi sonrası bilgi-teknoloji devrimi devrinde sınıfsal ayrışmaların bittiğini, küresel tekelci kapitalizmin emekçi sınıfını sömürmekten vazgeçtiğini, çünkü artık bunun burjuvazinin varlığı için karlı ve elzem olmadığını, dünyadaki gelişmelerin burjuva sınıfının önderliğinde bayrağının taşınıyor olmasının önü alınmaz bir mecburiyet olduğunu vaaz edip durmaktadır.
Sınıfsal ayrışmaların perdelenmesi tuzağına, aslında bizler 12 Eylül'ün çok öncesinden beri tanığız: 1925 yılından itibaren Kemalist milliyetçilik, ülke sorunlarına çareyi sözüm ona toplum indinde sınıfsal çelişkilerin olmadığını, toplumun "birbiri için ve hiçbiri diğeri olmadan yapamayacak" sınıfsal kesimlerden oluşan bir organizma olduğunu söylemekte ve bunu yasal mevzuata da sıkı sıkıya sabitlemekte buldu; sınıf ekseninde siyaset yapma hakkı, "bir sınıfın diğer sınıf üzerinde tahakküm kurması" arzusu olarak algılandı ve akılalmaz bir şiddet kullanılarak yasaklandı. Bir sosyal sınıfın diğer sosyal sınıf üzerinde tahakküm kurmasını istemediğini beyan eden zihniyet, aslında yolunda gittiği kapitalizmin ve kutsal devlet süslemeleriyle bezenmiş bürokratik imtiyazların, tam da egemen sınıfların emekçi halk sınıfı üzerinde tahakküm kurmasından başka birşey olmadığını öğrenemedi ve farkedemedi, yahut da farketmek, işine gelmedi.
At iziyle it izinin böylesine karıştırıldığı ortamlarda ise, neden 12 Eylül rejiminin mayasının Türkiye toplumunun hamurunda tuttuğunu anlamak hiç de zor değil.
Yerel seçim sürecinde siyasi partiler, sınıfsal çelişkilerin üzerini kamufle ve örtbas eden bir burjuva planı dahilinde, küresel neoliberal statükonun ve onun Türkiye'deki izdüşümü olan 12 Eylül rejiminin esas itibariyle parçalarını birleştirip baştacı ettiği bir -sınıf eksenli yerine- din ve milliyetçilik eksenli siyaset yapma fikrinden öyle pek de uzaklaşmış değiller.
Her ne kadar emekçi sınıfının sorunları üzerine seçim propagandalarında yoğun nutuklar dökülse de, iş Türkiye'deki ekonomik bunalımın ve halkı kanser gibi kemiren sorunların çözümüne geldiğinde, düzen partileri hep bir ağızdan "krizin Türkiye'ye ait bir kriz olmadığını, krizin ana menşeinin ABD olduğunu, ondaki yangın sönmeden burdaki dumanın üstümüzden gitmeyeceğini" adeta bir kakofoni korosunu andırır tarzda söylemektedirler. Baştan bir önkoşulu kabul edince, haliyle çözüm olarak yarayı tedavi etmek yerine "yaraya nasıl pansuman yapılır"ın IMF eksenli tasarruflu-kemer sıkmalı formülleri konuşulmaktadır; zira parti liderlerinin tümü Türkiye'nin yangından etkilenmeyecek bir bağımsız antikapitalist pozisyon içine girmesinin mümkün olmadığında birleşmiştirler. Bu durum küresel krizin koşullarına has gibi gözükse bile, herkes bal gibi bilir ki bugün düzen partileri Türkiye'yi küresel kapitalist çarktan çıkarıp kurtarmayı akıllarından bile geçirmezler, vebalı veya cüzzamlı hastadan kaçar gibi bu fikri zihinlerinden kaçırırlar. Bu geçmişte de böyle idi, şimdi de böyle.
Hal böyleyken, birbirlerinin sahasından oy kapma yarışı içersine giren belediye başkan adaylarının "ranta değil halka" hizmet edeceklerine adamakıllı itimat etmek mümkün mü? Nerdeee... Bir kere bizde, Batı'nın aksine devlet öteden beri en büyük sermaye sahibi ve hatırısayılır büyüklükte mülkiyet tekeli olduğundan ötürü, kapitalist sistem kaldığı müddetçe devlet hazinesi adeta bir rant, yağma ve talan gemisi olmuştur ve olmaya devam edecektir; rantın dağıtımına da, yani patronajına da, devletin siyasal ve bürokratik kadroları egemen olduklarına göre, devlet kadroları da rantın anahtarını ellerinde tutan bir fırsat kapısıdır ve gerek siyasal gerek bürokratik kadroların paylaşımı uğruna düzen partilerinin bu denli kavga vermesi bundandır. O halde kapitalist partinin belediye başkanı, koltuğuna çok temiz duygularla otursa bile bir süre sonraiçinde boğulacağı rant dağıtım girdabının şiddetinden bir nefeslik hayatta kalmak için çıkar çevrelerine, sermaye sınıfına, tefecilere ve soygunculara teslim olmak zorunda kalacaktır.
CHP'nin Çankaya adayı, "Yeni Toplumcu Belediyecilik" adıyla bir kavram üretmiş ve ranta değil insana hizmet edeceğini sylüyor. CHP İstanbul adayı Kemal Kılıçdaroğlu seçim kampanyasının merkezine "organize gürüstlüğü" almış bulunmakta. MHP Ankara adayı Mansur Yavaş, krizden çıkış formüllerinden biri olarak belediyenin işadamlarına destekte bulunması gerektiğini söyledi. AKP'yi zikretmeye gerek yok zaten...
Diyorum ki, bir ihtimal uyuyup uyanırız, bu kişiler çok istedikleri belediye binalarının kapısından başkan olarak içeri girerler ve beş sene sonra da kendilerinin piyasaya sürülen rezilliklerini ve ses kayıtlarını dinleriz. Olmaz mı yani? Olur muymuş olmaz mıymış yaşarsanız görürsünüz...