- Kategori
- Doğal Hayat / Çevre
İğde Ağaçlarının Kokusu
Bir köylü kadın gibi ben de evimi temizledim. Yemeklerimi de yaptıktan sonra oturup pencereden görünen tarla ve bahçeleri seyretmeye koyuldum. Bu bana inanılmaz huzur veriyordu. Uzaktan eşimin elinde kırmızı bir kova ile bahçenin sonundaki erik ağacına doğru gittiğini gördüm. Olgunlaşmış mor renkli mürdüm eriklerini toplamaya gidiyordu. Önümde 3 yıl önce kendi diktiğimiz kiraz ağaçları duruyordu. Onun arkasında alabildiğine uzanan tarlanın yan taraflarında baharda mis gibi kokan iğde ağaçları vardı. O kadar güzel kokarlar ki o sarı sarı açan küçücük çiçekleri, lavantaya benzer kokuları, onları toplarım biraz ve kuruturum sonra küçük keselere koyarım. Şehre geldiğimizde hem oraların kokusunu taşımış olurum hem de dolaplarım mis gibi kokar ertesi seneye kadar. Ne zaman bahçeyi özlesem küçük keselerdeki o iğde çiçeklerinin kokusunu içime çekerim.
Kokular, hafızadan hiç silinmiyor. Kokladığınız anda sizi bu kokuyu ilk hissettiğiniz yere uçuruveriyor. Bir de sesler. Biliyor musunuz bence her şehrin bir kokusu vardır. Mesela İstanbul'un kokusu bence o Eminönü'ndeki balık ekmekçilerin kokusu ve arada esen lodosun getirdiği yosunlu deniz kokusudur. İzmir in kokusu kızaran hamur kokularıdır. Çünkü her yerde sık sık hayır için lokma kızartılır ve dağıtılır.
Çok uzakda bir kadının koyunların otlattığını görüyorum. Elinde koca bir sopa koyunlarını otlatıyor ve yan gözle bana doğru bakıyor, belki bahçeye girdiği için kızarım diye öylece durmuş bakıyor. Hemen çıkıp onun yanına gittim. Ayaklarıma güneşten kuruyan otlar batıyordu ve hışırtılarını dinliyordum bir taraftan da kuzuların seslerini dinliyordum kuş seslerine karışıyordu. Kadının yanına yaklaştığımda ben de biraz çekindiğini fark ettim. Sert bir yüzü vardı. Tabiat onu sertleştirmişti anlaşılan
- Koyunlar senin mi ? Diye sordum.
- Evet. Dedi sert bir şekilde.
_ Bana bir kurbanlık koyun satar mısın?
_ Hayır satmam.
_ Neden?
_ Satarsam beyim kızar. İşten çıkarttılar. Biz de elimizdeki para ile biraz koyun aldık. Şimdi onları biraz besleyeceğim ve kurban da satacağız. Şimdi satamam ama yine de beyime sorayım. O da iş aramaya gitti.
_ Çocuklar yok mu ? Onlar koyunlara baksalar.
_ Var oğlanlar biri askerde biri de şehre iş bulmaya gitti.
_ Anladım. Beyine sor eğer koyun satarsa bana haber ver. Dedim ve yavaş yavaş bahçedeki kokuları içime çekerek kızgın güneşin altında otların hışırtılarını duyarak yürüdüm. Bu hışırtılar bana tabiatın ortasında yapayalnız olduğumu düşündürüyordu çünkü başka hışırtı yoktu. Birden çıtır çıtır bir ses duydum. Bir de ne göreyim bir kaplumbağa çiçekleri yiyerek bana doğru geliyordu ki birden geri döndü.O kadar hassas bir hayvan ki beni fark edince kaçmaya başlamıştı. Onu takip ettim bir de ne göreyim. İlerde bir iğde ağacının köklerinde oyduğu bir oyuğa girdi. Anladım ki orada yuvası vardı büyük bir ihtimalle yavrularıda vardı. Ama onu rahatsız etmemek için hemen oradan yavaşça uzaklaştım. Daha sonra orada bir kaplumbağa ailesinin yaşadığını öğrendim. Zaman zaman bahçede dolaşıyorlardı. Onları rahatsız etmemek için elimizden geleni yapıyorduk.
Bahçede neler yoktu ki geceleri bazen otururken ayağımıza siyah bir topun çarptığını fark ederdik. Önceleri çığlık atıyordum ama sonra anladım ki bahçemizde bir de kirpi ailesi var. Geceleri çıkıp yiyecek arıyorlar. Evin yan tarafındaki dut ağacının altındaki düşen dutları yiyorlar. Dutları da sevmeyen hayvan yok ki koyunlar deli oluyorlar dutları elektirik süpürgesi gibi topluyorlar. Böylece etraf temizleniyor. Ördeklerde dutları ağızlarında biriktirip havuza atlıyorlar. Sonra da suyun içinde başlarını 360 derece çevirip sırtlarına gömüp mışıl mışıl uyuyorlar.
Evin önünde kendi dikip büyüttüğüm kırmızı güllerimi okşayarak içeri girdim. Tabiat filmi izlemiştim adeta, tuvalimin başına oturdum. Boyalarımı ve fırçalarım hazırladım. Epey aradan sonra yeniden resim yapmaya başladım. Tabiat benim ruhumu doldurmuştu. Kocaman bir gül çizdim, yeni açan bir gül, hayata yeniden başlamak gibi ruhum gül açmıştı.