​ İngilizce Eğitim / Special Uses Of Words (Kelimelerin Özel Kullanımları) / Dil Eğitimi / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

27 Mart '12

 
Kategori
Dil Eğitimi
 

İngilizce Eğitim / Special Uses Of Words (Kelimelerin Özel Kullanımları)

İngilizce Eğitim / Special Uses Of Words (Kelimelerin Özel Kullanımları)
 

Special Uses Of Words (Kelimelerin Özel Kullanımları)


Special Uses Of Words (Kelimelerin Özel Kullanımları)

 I. Too, Either (de, da, dahi, üstelik) :

- Jane is a doctor, Jim is a doctor, too. (Jane doktordur, Jim de doktordur.)

- İstanbul is a big city, London is a big city, too. (İstanbul büyük bir şehirdir, Londra da büyük bir şehirdir.)

- Mary isn’t a student, Mike isn’t a student, either. (Mary öğrenci değil, Mike da öğrenci değil.)

- This apple isn’t red, that apple isn’t red, either. (Bu elma kırmızı değil, şu elma da kırmızı değil.)

 II. May, Might (olasılık, izin) :

* May; olasılığı yüksek durumlar ve daha teklifsiz izin istenirken kullanılır.

- May I use your telephone? (Telefonunu kullanabilir miyim?)

- It may be cold in March. (Martta soğuk olabilir.)

- You may be right. (Haklı olabilirsiniz.)

 a) Might; düşük ihtimalli olasılıklarda ve izin (daha resmi, kibar) istenirken kullanılır.

- He might have been angry, we didn’t speak to him last night. (Dün gece onunla konuşmadık, kızmış olabilir.)

- Might I be excused early? (Erken ayrılabilir miyim?)

 b) Might; dolaylı aktarımda kullanılır.

- Alice said she might come tomorrow. (Alice, yarın gelme ihtimalinin olduğunu söyledi.)

 c) Might; öneri ya da farklı bir teklif sunarken “might just as well” ve “might as well” kalıbıyla kullanılır.

- They said that the film was not interesting. We might just as well stay at home. (Filmin ilginç olmadığını söylediler. Evde kalsak iyi olacak.)

- Since, it is too rainy to play tennis, we might as well go to the cinema? (Hava tenis oynamak için çok yağışlı olduğuna göre, sinemaya gidebiliriz?)

 d) Might; geçmiş zamanlı olasılık ve şüphe ifadesinde kullanılır.

- I didn't visit him last week, she might have worried. (Geçen hafta onu ziyaret etmedim, merak etmiş olabilir.)

- Who might have brought this parcel? I didn't want such a thing. (Bu paketi kim getirmiş olabilir? Böyle bir şey istemedim.)

 

 III. Should, Had Better (öğüt, tavsiye, küçük bir zorunluluk) :

* Should & Had Better; kullanımları ve anlamları aynıdır, birbirlerinin yerine kullanılabilirler.

- You should (veya had better) see a doctor. (Bir doktora görünseniz iyi olur.)

- I feel ill. I’d beter not (veya shouldn’t) g oto work. (Kendimi hasta hissediyorum. İşe gitmesem iyi olur.)

- He should (veya had better) hurry. (Acele etse iyi olur.)

- We should (veya had better) take our umbrella. It might rain. (Şemsiyemizi alsak iyi olur. Yağmur yağabilir.)

 

 IV. Must, Have to, Need (gereklilik, zorunluluk) :

* Must, Have to & Need; anlam bakımından aralarında pek fark olmamasına karşın, “must”; konuşan kişinin kendi fikrine göre kati bir zorunluluk (olumsuzu yasak olan bir eylemi), “have to”; somut ve genel bir zorunluluk (olumsuzu yapılmaması gereken bir eylemi), “need”; olumlu ve olumsuz kullanımı tereddüt içeren bir gereklilik ifade eder.

- It’s 8 o’clock. I must go to work. (Saat 8. İşe gitmeliyim.)

- Don’t forget! When the light is red, you mustn’t cross the street. (Unutma! Işık kırmızıda olduğunda caddeyi geçmemelisin.)

- Must you repair your car yourself? (Arabanı kendin tamir etmek zorunda mısın?)

- You must do your homework after having breakfast. (Kahvaltını ettikten sonra ev ödevini yapmalısın.)

- We’ll have to stay in a hotel. (Bir otelde kalmak zorunda kalacağız.)

- She doesn’t have to stay at home. (Evde kalmak zorunda değil.)

- She had to arrive at the Office at 9 o’clock yesterday. (Dün saat 9’da işe varmak zorundaydı.)

- Did you have to g oto work this morning? (Bu sabah işe gitmek zorunda mıydınız?)

- I wonder if I need go tomorrow? (Acaba yarın gitmeli miyim?)

- I needn’t get up early. (Erken kalkmama gerek yok.)

- She needn’t do it now. She can do it later. (Onu şimdi yapmak zorunda değil, daha sonra yapabilir.)

 

 V. Some, Any (biraz, hiç) :

a) Some & Any: Some; Hem çoğul hem de sayılamayan varlıklarda ve olumlu cümlelerde, any; olumsuz ve soru cümlelerinde kullanılır.

- I would like some tea. (Biraz çay istiyorum.)

- There aren’t any oranges. (Hiç portakal yok.)

- Is there any cheese? (Hiç peynir var mı?)

 b) Some & Any: "where, one, thing” gibi kelimelerin başına ön ek olarak geldiklerinde kelimelere; “(somewhere/anywhere) bir yer / hiçbir yer, (someone/anyone) biri - hiçbiri, (something/anything) bir şey – hiçbir şey” anlamları katarlar. Yine olumlu cümlelerde “some”, olumsuz ve soru cümlelerinde ise “any” içeren kelime kullanılır.

- There is someone at the door. (Kapıda biri var.)

- There isn’t anyone at the door . (Kapıda kimse yok.)

- Is there anything you need? (İhtiyacın olan bir şey var mı?)

 VI. More, Less, Than, The Most [Kıyaslama (daha, -den)] :

a) More & Than: More; önüne geldiği sıfat ve zarfa “daha, daha çok” anlamı yükler. Sadece iki ve daha çok heceli sıfatların önünde kullanılır. Less; “daha az” anlamı yükler. Than; “-den, -dan” anlamına gelir. The Most; önüne geldiği sıfat ve zarf için en üstünlük derecesini ifade eder.

- Art is more important than sport. (Sanat spordan daha önemlidir.)

- This car is more expensive than the other car. (Bu araba diğer arabadan daha pahalıdır.)

- Bursa is less big than İstanbul. (Bursa, İstanbul’dan daha az büyüktür.)

 b) Tek heceli ve bazı iki heceli sözcükler ile sonu “-y” ile biten iki heceli sözcükler, “daha” anlamı için “more” yerine, sonuna “-er” eki alırlar. En üstün anlamı için ise; “the most yerine başına “the” sonuna “-est” eki alır.

- fast (hızlı)            - faster (daha hızlı)               - the fastest (en hızlı)

- easy (kolay)         - easier (daha kolay)           - the easiest (en kolay)

- late (geç)              - later (daha geç)                - the latest (en geç)

- small (küçük)       - smaller (daha küçük)      - the smallest (en küçük)

- slow (yavaş)         - slower (daha yavaş)         - the slowest (en yavaş)

- clever (akıllı)        - cleverer (daha akıllı)         - the cleverest (en akıllı)

- quiet (sessiz)        - quieter (daha sessiz)      - the quietest (en sessiz)

- narrow (dar)          - narrower (daha dar)        - the narrowest (en dar)

- big (büyük)           - bigger (daha büyük)          - the biggest (en büyük)

- simple (sade)      - simpler (daha sade)        - the simplest (en sade)

 

- good / well (iyi)       - better (daha iyi)              - the best (en iyi)

- bad / badly (kötü)   - worse (daha kötü)           - the worst (en kötü)

- far (uzak)                 - farther (daha uzak)         - the farthest (en uzak)

- little (az)                   - less (daha az)                  - the least (en az)

- many / much (çok)  - more (daha çok)            - the most (en çok)

 

- Cars are smaller than planes. (Arabalar, uçaklardan daha küçüktür.)

- This street is narrower than the next one. (Bu cadde bir sonrakinden daha dardır.)

- İstanbul is bigger than Washington. (İstanbul, Washington’dan daha büyüktür.)

 

 - London is the most expensive city in England. (Londra, İngiltere'deki en pahalı şehirdir.)

- Today is the hottest day of the summer. (Bugün, yazın en sıcak günü.)

- Bungee-jumping isthe most dangerous sport. (Bungee-jumping, en tehlikeli spordur.)

 

c) Kıyaslamalı sıfat ve zarfların önünde, anlamı pekiştirmek için “a lot, much, a little, a bit” gibi sözcükler kullanılarak, “çok daha” yada“biraz daha” anlamı katarlar.

- a lot more expensive (çok daha pahalı)

- a little faster (biraz daha hızlı)

- much easier (çok daha kolay)

- a bit more slowly (biraz daha yavaş)

 

- Planes go much faster than trains. (Uçaklar trenlerden çok daha hızlı gider.)

- English is a little easier than French. (İngilizce, Fransızcadan biraz daha kolaydır.)

 

VII. as .......   as (  ....  kadar  ......) :

* as ... as; arasına sıfat, zarf ve isimlerin gelmesiyle “kadar” anlamında kıyaslama yapmakta kullanılır.

- Mary is as young as Jane. (Mary, Jane kadar gençtir.)

- She is not as old as she looks. (Göründüğü kadar yaşlı değil.)

- Mary is as young as Jane. (Mary, Jane kadar gençtir.)

- as much as possible. (mümkün olduğu kadar çok.)

- as soon as possible. (mümkün olduğu kadar çabuk.)

 

VIII. The more ..... , the more (Ne kadar çok ..... o kadar çok) :

- The more you practise, the more you improve. (Ne kadar çok pratik yaparsanız, o kadar çok ilerleme sağlarsınız.)

- The more you earn, the more you spend. (Daha çok kazandıkça daha çok harcarsınız.)

- The faster we get there, the sooner we can leave. (Oraya ne kadar çabuk gidersek, o kadar çabuk ayrılabiliriz.)

- The earlier they get there, the sooner they can leave. (Oraya ne kadar erken giderlerse, o kadar çabuk ayrılabilirler.)

 

IX. Twice as .... as, Three times as .... as (İki misli, üç misli ... vb.) :

- My bag is three times as heavyas my friend’s. (Benim çantam, arkadaşımınkinden üç kat daha ağırdır.)

- My car is twice as expensiveas yours. (Benim arabam, seninkinden iki kat daha pahalı.)

- Your car is half as bigas mine. (Senin araban, benimkinin yarısı kadar büyük.)

 

X. The same as ... (... ile aynı) :

- My car is the same as yours. (Benim arabam seninkiyle aynı.)

- Your house is the same as mine. (Senin evin benimkiyle aynı.)

 

XI. Both .... and (hem .... hem de) :

 - I enjoy both swimming and running. (Hem yüzmeyi hem de koşmayı severim.)

- They were both hungry and tired. (Hem aç hem de yorgundular.)

- Both reading and speaking are easy. (Okumak da yazmak da kolaydır.)

- Both Mary and Tom live in London. (Mary de Tom da Londra’da yaşıyor.)

- Both hotels are very cheap. (Her iki otel de ucuz.)

- Both of them are very hungry. (Onların her ikisi de çok aç.)

 

XII. Either .... or (ya .... ya da) :

 - I drink either tea or coffee. (Ya çay içerim ya da kahve.)

- We can either eat meal or go out. (Yemek yiyebiliriz ya da dışarı çıkarız.)

- I'll go to İzmir either on Sunday nor on Monday. (İzmir'e ya Pazar günü gideceğim ya da Pazartesi.)

 

XIII. Neither .... nor (ne .... ne de) :

 - I drink neither tea nor coffee. (Ne çay içerim ne de kahve.)

- The room is neither clean nor big. (Oda ne büyük ne de temiz.)

- She’s speaking neither French nor German. (Ne Fransızca konuşuyor ne de Almanca.)

- Neither hotels are cheap. (Her iki otel de ucuz değil.)

- Neither of them are tall. (Onların her ikisi de uzun boylu değil.)

 

XIV. Prefer, Would rather, Would prefer (tercih etmek, yeğlemek) :

a) Prefer: Genel olarak neyin tercih edileceğini anlatmakta kullanılır. Tek bir tercih ifadesinde “prefer to verb” ya da“prefer verb(-ing) şeklinde kulanılır. İki seçenek arasındaki tercihten bahsederken ise; “prefer to verb .... rather than ...” ya da“prefer verb(-ing) .... to ...” şeklinde kullanılır.

- I prefer to travel by plane. I prefer travelling by plane. (Uçakla yolculuk etmeyi tercih ederim.)

- I prefer to travel by plane rather than drive. (Uçakla yolculuk etmeyi, araba kullanmaya tercih ederim.)

- I prefer travelling by plane to driving. (Uçakla yolculuk etmeyi, araba kullanmaya tercih ederim.)

 

b) Would rather: Genel olarak değil, belli bir durum için neyin tercih edileceğini ifade eder.

- I’m very tired. I would rather not go out this evening. (Çok yorgunum. Bu akşam dışarı çıkmamayı yeğlerim.)

- I would rather watch television. (Televizyon izlemeyi tercih ederim.)

- Would yourather have tea or coffee? (Çay mı yoksa kahve mi almayı tercih edersiniz?)

- I’d rather eat at home than eat in a restaurant. (Evde yemeyi, bir restoranda yemeye tercih ederim.)

- I’d rather work than go out. (Çalışmayı, dışarı çıkmaya tercih ederim.)

 

c) Would prefer: Would rather ile aynı anlamı içerir. Tek farkı kullanımı “to verb” şeklindedir.

- I’d prefer to travel by plane rather than go by car. (Uçakla yolculuk etmeyi, arabayla gitmeye tercih ederim.)

 

XV. For, Since (belirli bir zamandır) :

 * For & Since: Belirli bir zamandan buyana gerçekleşen olay ve durumları ifade ederler. For, genel bir zamanı belirtirken, Since; farklı olarak kesin bir başlangıç noktası verir.

- I’ve known him for five years. (Onu beş yıldır tanıyorum.)

- I haven’t seen him for a long time. (Onu uzun bir zamandır görmedim.)

- She’s lived in London since 1999. (1999’dan beri Londra’da yaşıyor.)

- I haven’t seen her since 1999. (Onu 1999’dan beri görmedim.)

 

XVI. Conjunctions (Bağlaçlar)

When, While, As (-ken), After, Before (-den sonra, önce), Until (-e kadar), As soon as (-dan hemen sonra):

- When they arrived, I was reading my book. (Onlar geldiği zaman kitabımı okuyordum.)

- While I was having breakfast, it began to rain. (Kahvaltı yaparken, yağmur yağmaya başladı.)

- As they were waiting fort he bus, they saw an accident. (Otobüs beklerken bir kaza gördüler.)

- While my brother was playing his guitar in the garden, I was playing piano in the living room. (Erkek kardeşim bahçede gitar çalarken, ben oturma odasında piyano çalıyordum.)

- His sister was listening to the music, as he was reading a book. (O, bir kitap okurken, kız kardeşi müzik dinliyordu.)

- When I came in, they were dancing. (İçeri girdiğimde dans ediyorlardı.)

- After the train had left, I arrived at the station. (Tren ayrıldıktan sonra ben istasyona vardım.)

- The train had lef before I arrived at the station. (Ben istasyona varmadan önce tren ayrılmıştı.)

- The train had left until I arrived at the station. (Ben istasyona varıncaya kadar tren ayrılmıştı.)

- As soon as the train had left, I arrived at the station. (Tren ayrıldıktan hemen sonra ben istasyona vardım.)

 

XVII. Used to, Be(am,is,are) used to (alışkanlık), Any more, Any longer, No longer (artık) :

a) Used to & Be(am,is,are) used to: Used to; geçmişte varolan ancak artık devam etmeyen eylemleri geçmiş zamanla, Be used to; halen devam eden ve alışık olunan durumları şimdiki zamanla ifade eder.

- I used to smoke 20 cigarettes a day but I don’t smoke now. (Günde 20 sigara içerdim fakat şimdi içmiyorum.)

- We used to play tenis every morning. (Her sabah tenis oynardık.)

- They didn’t use to live in Ankara. (Ankara’da yaşamıyorlardı.)

- He is used to driving fast. (Hızlı araba kullanmaya alışıktır.)

- I am used to getting up early. Erken kalkmaya alışkınım(.)

 

b) Any more, Any longer, No longer: Herhangi bir durumun artık sürmediğini ifade eder.

- Jane doesn’t work here any more. Jane doesn’t work here any longer. (Jane artık burada çalışmıyor.)

- Jane no longer works here. (Jane artık burada çalışmıyor.)

- She no longer smokes. (Artık sigara içmiyor.)

- She doesn’t like ice-cream any more. (Artık dondurmadan hoşlanmıyor.)

- We don’t travel by train any longer. (Artık trenle yolculuk etmiyoruz.)

 

XVIII. Be able to, Can (-bilmek) :

* Be able to & Can: "Can” yardımcı fiili sadece iki zamanda (present: can, past: could) kullanılabilmesine karşın “be able to” yardımcı fiilini diğer zamanlar için de kullanabiliriz

- I am able to swim. I can swim. (Yüzebilirim.)

- She is not able to solve the problem. She can’t solve the problem. (Problemi çözemiyor.)

- We were able to persuade them. We could persuade them. (Onları ikna edebildik.)

- I can’t drive yet, but I’ll soon be able to. (Henüz araba kullanamıyorum fakat yakında kullanabileceğim.)

- When we go to Paris, we will be able to see Eiffel Tower. (Paris’e gidince Eyfel Kulesini görebileceğiz.)

 

XIX. If Sentences (Koşul Cümleleri) :

a) “If clause” (koşul cümlesi) ile “main clause” (ana cümle) arasında zaman uyumu olmalıdır. Eğer koşul cümlesi “geniş zaman” ise ana cümle “geniş zaman, emir tümcesi ya da gelecek zaman” olmalıdır.

- If it rains, we will stay at home. (Yağmur yağarsa evde kalacağız.)

- If you lend me some, I can stay here longer. (Bana biraz borç verirsen, burada daha uzun kalabilirim.)

- If you are late, take a taxi. (Geç kaldıysan bir taksiye bin.)

 

b) “If clause” “geçmiş zaman” ise ana cümle de “geçmiş zaman” olmalıdır. Ayrıca eğer ana cümlede “can, will, may” gibi yardımcı fiiller mevcutsa “could, would, might” geçmiş zaman hallerine dönüşür.

- I would help you if I could. (Elimden gelse sana yardım ederdim.)

- If I had enought Money, I would stay here one more week. (Yeterli param olsa burada bir hafta daha kalırdım.)

 

c) “If clause” “past perfect” [would+have+verb(-ed)] ise bu durumda beklenen koşul oluşmamış, asıl eylem gerçekleşmemiştir. Cümleye iş işten geçmiş anlamı katar.

- If I had gone to the party, I would have seen Jane. (Partiye gitseydim Jane’i görürdüm.)

- If I had had enought money, I would have bought that house. (Yeterli param olsaydı, o evi satın alacaktım.)

- If I hadn’t visited my grandfather, he would have got angry. (Büyükbabamı ziyaret etmeseydim, kızacaktı.)

- If I hadn’t told you, she would never have known. (Sana söylemeseydim, asla bilmeyecektin.)

 

XX. Wish Sentences (Arzu etmek, Dilemek, Keşke) :

- I wish I hadn’t bought this car. (Keşke bu arabayı satın almasaydım.)

- I wish it would stop raining. (Keşke yağmur dursa.)

- I wish I hadn’t left my job. (Keşke işimi bırakmasaydım.)

- I wish you had arrived at work on time. (Keşke işe zamanında varsaydın.)

- I wish I had stayed in Antalya longer. (Keşke Antalya’da daha uzun kalsaydım.)

 

XXI. Relative Clauses (Bağıl Tümcecikler) Who, Which, That, Where, Whose :

* Who, Which, That, Where, Whose:Bağıl tümcecikler, asıl cümle içinde sözü edilen kişi ya da nesneye bir bağlaçla bağlanır ve onunla ilgili bir açıklama içerir. “Who” kişiler için, “Which” nesneler için, “That” hem kişi hem de nesneler için, “Where” yerler için “Whose” eylemden etkilenen kişiler için kullanılır.

- The girl who works in the office is my sister. (Ofiste çalışan kız benim kız kardeşimdir.)

- Hiw wife is a woman who doesn’t like jokes. (Onun karısı şakadan hoşlanmayan bir kadındır.)

- The hat which you are wearing is very expensive. (Giydiğin şapka çok pahalı.)

- The fish which we ate yesterday was very good. (Dün yediğimiz balık çok güzeldi.)

- The book that he lost yesterday is on my table. (Dün kaybettiği kitap benim masamın üstünde.)

- The woman that you spoke to yesterday lives opposite my house. (Dün konuştuğun kadın benim evimin karşısında oturuyor.)

- The place where they spent their holidays was very beautiful. (Tatillerini geçirdikleri yer çok güzeldi.)

- I know a restaurant where we can have a good meal. (Güzel bir yemek yiyebileceğimiz bir restoran biliyorum.)

- We saw a man whose car broke down. (Arabası bozulan bir adam gördüm.)

- I have seen the couple whose car was stolen. (Arabaları çalınan çifti gördüm.)

 

XXII. Make Someone Do Something (Birine bir şey yaptırmak) :

a) Make + Subject + Verb: Bu yapıda, birisinin, öznenin bir şey yapmasına neden olduğu anlamı oluşur.

- Music makes me dance. (Müzik beni dans ettirir.)

- He makes us laugh. (Bizi güldürüyor.)

 

b) Have + Something + Verb(-ed): Bu yapıda, işi konuşan kişinin kendisinin değil, bir başkasının yapması söz konusudur.

- He has his house painted every year. (Her yıl evini boyatır.)

- I’d like to have this jacket cleaned. (Bu ceketi temizletmek istiyorum.)

 

*) Have + Someone + Verb: Eğer işi yapan kişiyi de belirtmek istersek bu yapıyı kullanırız.

- I’m going to have the mechanic repair my car tomorrow. (Yarın tamirciye, arabamı tamir ettireceğim.)

- Jane hade the beautician do her hair yesterday. (Jane, dün güzellik uzmanına saçını yaptırdı.)

 

c) Get + Something + Verb(-ed): Bu yapıda, yine işi konuşan kişinin kendisinin değil, bir başkasının yapması söz konusudur.

- He wants to get his house painted. (Evini boyatmak istiyor.)

- He is going to get the tree cut down tomorrow. (Yarın ağacı kestirecek.)

 

*) Get + Someone + to + Verb: Eğer işi yapan kişiyi de belirtmek istersek bu yapıyı kullanırız.  

- I’m going to get the mechanic to repair my car. (Tamirciye arabamı tamir ettireceğim.)

 

 
Toplam blog
: 296
: 6335
Kayıt tarihi
: 24.09.08
 
 

Bankacılığın stres ve yoğunluğundan fırsat buldukça, okumaya ve düşüncelerimi burada paylaşmaya ç..