​ İnkalar / Eğitim / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Mart '07

 
Kategori
Eğitim
 

İnkalar

İnkalar
 

Titicaca Gölü’nün Bolivya ağayını tamamladıktan sonra Overland Güney Amerika gezimin bir sonraki durağı olan Peru’ya geçmek için bu ülke sınırındaki Copacabana’dan on beş dakikalık bir bemo yolculuğu yaparak gölü paylaşan iki ülkenin sınır kapısına geldim. Sınırın Bolivya tarafındaki adı olan Kasani’den pasaportuma çıkış damgası yedikten sonra elimdeki son Bolivyanoslardan da kurtulup bir kaç metre yürüyerek Yunguyo Sınır Kapısı’ndan İtalya’dan aldığım vize ile Peru’ya giriş yaptım. Peru’nun nüfusu Bolivya’nın üç katına yakın olduğu için (29 Milyon) haliyle ortalık daha kalabalıktı. Hiç vakit kaybetmeden Juli’den bir başka araca binerek Titicaca Gölü’nün bu kez Peru kıyılarını seyrederek (bol miktarda sazlık ve su kuşları var) iki saat sonra göl kıyısındaki tüm yerleşmelerin en büyüğü olan Puno’ya geldim.

Puno Titicaca ile İnca medeniyetinin başenti Cusco arasında bir geçiş sahasında yer aldığı için tarih boyunca önemini korumuş eski bir kent.

Çarşı Pazar bir kaç saat Puno’yu dolaştıktan sonra İnka İmparatoru yüce Atahualpa ile olan randevuma geç kalmamak için sosyeteye karışıp yalnızca turistlerin bindiği, yerlilere göre lüks sayılabilecek bir otobüse atladım. Dağlar bayırlar aşarak geceyarısı Efsanevi İnka İmparatorluğu’nun başkenti Cusco’ya ulaştım. And Dağları’nın yüksek kesimlerindeki vadilerde yaşamış, 12. ile 16. yüzyıllar arasında büyük bir imparatorluk kurmuş olan ve “dört bucağı birleştiren” anlamına gelen İnkalar, İspanyol istilasına kadar, 10 milyona yakın nüfusluyla bu günkü Bolivya, Peru, Ekvador, Arjantin ve Şili’nin kuzey kesimlerini içine alan bir bölgede güçlü bir imparatorluk kurdular. İnkalar bu büyük imparatorluğu kurarken daha önce Güney Amerika Kıtası’nda kurulmuş olan çavinler, Moçeler, Naskalar ile Titicaka Gölü çevresinde kurulmuş olan ve dev bloklardan yapılma büyük taş yapılar ile tanınan (sonraları İnka sanatının temelini oluşturacak) Tivanaku ve Variler’den çok etkilendiler. Bu uygarlıkların birikimlerini daha da geliştirerek dünyanın ikinci büyük sıradağlarını çevreleyen geniş bir coğrafyada hayal edilemeyecek büyüklükte bir imparatorluk yarattılar. O ana kadar bölgede kurulan uygarlıklardan hiç biri bu kadar geniş topraklar, bu kadar çeşitli yapıda araziler, bu kadar çok insan, bu kadar çok etnik grup üzerinde mutlak egemenlik sağlayamamıştı. O dönemin koşullarına göre böyle bir hakimiyeti sağlamak idari ve örgütsel bir dehayı gerektiriyordu. İşte o deha da İnkalarda mevcuttu. Onlar hakim oldukları bütün toprakları 40 bin km’yi bulan büyük bir yol ağıyla “göbek bağı” adını verdikleri kutsal kentleri Cusco’ya bağlayan bir anayol sistemi kurmuşlar, milyonlarca kişinin titizlikle hem de o dönemde sayımını yapmışlar. Böylece halkın sadece kutsal devlet için çalışmasını sağlamışlar, bu çalışmalar sonucu elde edilen ürünleri titizlikle kayda geçirip depolamışlar ve adil bir şekilde dağıtmayı başarmışlar. Üstelik tüm bunları alfabeleri olmadığı halde yapmışlar. Bu gün İnkaları dünyadaki diğer tüm uygarlıklardan ayıran yegane özellik budur. Çünkü alfabe kullanmadan bu denli işlevsel ve büyük bir imparatorluk o döneme kadar henüz kurulmamıştı.

İnkaların yazılı bir tarihleri olmadığı için bu gizemli imparatorlukla ilgili tüm bilgiler sözlü tarihten öteye gieçememiş. Yerlilerin 16.yüzyılda bölgeye gelen İspanyol tarihçilerine anlattıkları bu bilgilererin dışında bölgede yapılan arkeolojik çalışmalar da her geçen gün İnkalar hakkında yeni ve sağlıklı bilgilerin ortaya çıkmasına neden oluyor.

Mevcut bilgilerden hareketle kısa bir inka yolculuğuna ne dersiniz?

İnka Medeniyetinin ortaya çıkışı daha ziyade dinsel bir efsaneye dayandırılır. Bu efsanenninde temelleri daha önce kısaca anlatıldığı üzere Titicaca Gölü içinde bulunan Güneş ve Ay Adaları’da atılmıştır. Güneş Tanrısı İnti’nin yeryüzüne gönderdiği oğlu Manco Capac (İlk İnka kralı) gelecekte nerede yaşayacaklarını belirlemek için iki altın okunu kuzeye doğru fırlatır. Oklardan ilki kıraç bir toprağa çarpar ve düşer. Ok yere saplanmadığı için Manco Capac ikici okuda kuzeye fırlatır. Bu ok Cusco’da bu günkü santa Domingo Manastırı’nın bulunduğu yere saplanır. İşte bunu tanrı İnti’nin bir işareti sayan kral Manco tam okun düştüğü yere ‘İnticancha’ adını verdiği güneşin evini inşa eder ve karısı Mama Ocllo ile buraya yerleşerek ‘Güneşin Kutsal kenti’ adıne verdiği Cusco’da imparatorluğun temellerini atar. Ancak İnkaların gelişip güçlenmesi için birkaç neslin daha geçmesi gerekecektir. 1438 yılında İnka İmparatorluğu’nu tarih sahnesine en parlak şekilde çıkaracak olan “yeri titreten” lakaplı kral Pachacuti’dir. Bu kudretli kral kendine karşı gelen tüm farklı toplulukları dize getirdikten sonra güneydeki Tivanaku’nun dini merkezlerini fethedip atalarının geldiğini düşündüğü Titicaka Gölü çevresini ele geçirir ve topraklarının iyice genişletir. Elde ettiği güçle Cusco’yu önemli bir merkez olacak şekilde yeniden ve çok daha ihtişamlı bir şekilde inşa eder. Merkezi otoriteyi güçlendirdikten sonra İnkalar, Pachacuti ve Tupa İnca zamanında 50 yıl boyunca topraklarını sürekli genişleterek büyük bir imparatorluk haline gelirler. (Tarihçiler bu baba ve oğul dönemini Makedonyalı II. Filip ve oğlu Büyük İskender’ dönemine benzetir.) 1493 yılına gelindiğinde toraklarının sınırları kuzeyde bugünkü Kolombiya sınırından başlayıp güneye doğru 4000 km uzanarak Arjantin ile Şili’ye kadar uzanır. Nüfusu ise 10 milyonu geçer. İnkaların And Dağları’nın sarp coğrafyalarında bu denli geniş topraklarda ve o döneme göre büyük bir nüfus üzerinde mutlak egemenlik kurabilmeleri için geniş bir yol ağına sahip olmaları gerekiyordu. Bunun bilincinde olan krallar tüm topraklarını birbirine en kısa yollardan bağlayacak şekilde 40 bin km’yi bulan bir kara yolu ağı geliştirdiler. Bir kısmı taş döşenerek yapılan bu yolları en kestirme şekilde başkent Cusco’ya bağladılar. İnkalılar Kayaları oyarak kısa tüneller, tahtadan köprüler yapmışlar, gelişmiş bir haberleşme sistemi kurmuşlar, belli aralıklarda kurulu posta istasyonlarına ulaklar haber taşımışlar. Yollarda ayrıca kervansaraylara benzeyen dinlenme evleri de yapmışlar. Merkezdeki Cusco’yu eyaletlere, tüm tarımsal üretimlerin depolandığı ambarlara, vilayetlere ve ara duraklara bağlamışlar. Anayollardan birini dağlardan diğerini deniz kıyısından geçirip, taşımacılığı lamalarla sağlayarak günde 50 km’lik yolu 50 kiloluk yüklerle aşmışlar. (Buna rağmen öteki kıtalarda yaşayanlara göre önemli dezavantajları da vardı, henüz at ve tekerlekli arabayı kullanmayı bilmiyorlardı.)

İnkalar, çatıları tahta kirişler üzerine saman örtülü, altın süslemeli tonlarca ağırlıkta taşlardan yapılmış ve yüksekliği 6 metreyi bulan büyük taş kaleler ve tapınaklar yapmışlar. İspanyollar Cusco’daki büyük güneş tapınağını bastıklarında olağanüstü güzellikte altın ve değerli taşlarla süslü eşyaların yanı sıra, üzerinde Güneş Tanrısı’nın resminin bulunduğu kocaman altın tabaklar bulurlar. Ay tapınağında ise her şey gümüştendir. İnkalar duvarları kerpiçten üstleri samandan yapılma küçük evlerde yaşayıp, basit tezgahlarda çok güzel duvar halıları dokumuşlar. Pamuklu dokumaları o kadar inceymiş ki, İspanyollar bunları ipek sanmışlar. Kemik ve bambudan flüt, toprak ve deniz kabuklarından borazan ve tunçtan eşyalarda yapmışlar. Taş yontuculuğundaki üstün becerilerine karşın İnkalar’ın Mayalar gibi ne bir yazı sistemleri, ne de ticarette kullandıkları paraları varmış.

Eski Mısırlılar gibi İnkalar’da ölülerini mumyalamışlar. Onlarda Mısırlı firavunlar gibi güneşle yakın bir bağ kurmuşlar. Bütün imparatorlar güneş tanrısı İnti’nin çocukları kabul edilmiş. Bu yüzden güneşin hareketlerini dikkatle izlemişler, hatta bir güneş saati bile yapmışlar. Matematik hesaplamalarında düğüm yöntemi kullanmışlar ve bu şekilde tüm ülkede alınan yıllık ürünü, doğum, ölüm gibi istatistiki bilgileri arşivlemişler. Tohum ekme ve hasat dönemlerini de Ay’ın hareketlerine göre belirlemişler. Dağların eteklerinde teraslama yöntemiyle tarım yapmışlar, dünyada ilk patateside onlar üretmişler. Yine yerlilerin İspanyol tarihçilerine anlattıklarına göre İnkalar’da on ailelik gruplar kendilerine bir önder seçer, önderler bir şefin sorumluluğunda olurmuş. Her şefin buyruğunda beş önder bulunur ve bu düzen hepsinin önderi ve yöneticisi olan İmparatora kadar hiyerarşik bir şekilde uzanırmış. Halk belirli bir yaşama ve çalışma düzenine uymak zorundadır. Bu krallıkta her şeyin sahibi devlettir. Çocuklar ve yaşlılar dışında herkesten çalışması beklenir, tembellik ve insan onuruna aykırı davranışlar ağır biçimde cezalandırılırdı. Halk yoksul değildir; ama malı mülkü de yoktur. Ürettiklerinin belirli bir kısmını İmparatora ve rahiplere vermek zorundadır.

İnka İmparatorluğu boyunca And halkları kutsal yerlerde "Huaca" adını verdikleri tapınaklar inşa ederlerdi. Huaca'lâr ruhani gücü olduğuna inanılan mekânlardı. Bunlar mağaralarda, su kaynaklarında, büyük kayalarda, tepelerde, pınar ya da köprü yakınlarında ve dağların doruklarında yapılırdı. Bu huaca'larda adaklar çok yaygındı. En popüler adaklar koka yaprağı dolu sepetler, renkli deniz kabukları, lamalar, alpakalar, mısır birası, bez, metal heykelcikler ve bazen de bakire kızlar ve çocuklardı. Peru'da Arequipa yakınlarında Ampato'da bulunan arkeolojik kalıntılar çocukların kurban edildiklerinin bir kanıtıdır. Ampato kızı görkemli tüylü bir başlık, çanak çömlek, kaşıklar, ahşap kupalar, giyimli metal heykelcikler, yiyecek ve güzel kumaşlarla gömülü bulunmuştu. Başke yerlerde de bir çok kurban edilen çocuk mumyalarına rastlanmıştır. Başkentte yapılan büyük şenliklerde güneş tanrısı İnti adına lamalar ve insanlar kurban edilirdi. Yerel bir yöneticinin çocuğunu kurban edilmek üzere vermesi, hem İnka devletine hem de taptıkları yaratıcı tanrılara bağlılığının kanıtıydı. Kurban edilmek üzere Cuzco'ya bir tören alayı halinde götürülen düzinelerce çocuğun görüntüsü, İnka devletinin gücünün yılda bir kere olsun gözler önüne serilmesiydi.

Ama tarihi bir kural parlak İnka İmparatorluğu içinde geçerlidir. ‘Her yükselişin bir çöküşü olur’

İnkalar’ın tahta çıkan yeni kralı Atahuallpa’nın yanında bulunan rahipler geleceğe yönelik kehanetlerde bulunmalarıyla ün salmışlardı. İnkalar'ın yok oluşunu anlatan bir efsaneyi Rupert Furneux adlı yazar ‘‘Kayıp uygarlıklar’’ adlı kitabında şöyle anlatıyor; Bir gün İnka İmparatoru Atahuallpa, Ay'ın etrafında üç halka görünce başrahip Ilaica'yı çağırıp bunun anlamını sorar. Başrahip, “Ah efendim! Söyleyeceğim sözler için beni bağışlayın. Annemiz Ay, ileride başımıza büyük felaketler geleceğini haber veriyor. Ay'ın etrafındaki ilk halka kan kırmızısı renginde. Bu bizim çok kanlı bir savaşa girişeceğimizi açıklıyor. Siyah daireyse, bu savaşı kaybedeceğimizi belirtiyor. Üçüncü halkaysa, duman rengi ve hafif. Bu da dinimizin, imparatorluğumuzun, yasalarımızın tıpkı rüzgarda bir duman gibi dünya üzerinden kaybolacağını gösteriyor.” İmparator, başrahiple diğer rahiplerin bu yorumuna çok kızar. Daha sonra haber salarak bütün kabilelerdeki ünlü büyücü ve müneccimleri getirtir. Ancak, gelenlerin hepsi de aynı sözleri tekrarlar. İnka İmparatorluğunun sonu yaklaşmaktadır. İmparator geceleri endişeden uyuyamaz hale gelir. Nitekim önce İnkalar'ın başkenti Cuzco'da arka arkaya bir kaç deprem olur. Bir iki hafta sonra da başlarında kana susamış, cahil ve açgözlü Pizarro'nun bulunduğu İspanyollar, Peru'ya ayak basarlar. Artık İnka İmparatorluğunun hızlı çöküşü yakındır.

Yıl 1525. Eski kıtada Yavuz Sultan Selim Mısır’ı fethedip Memluklular’dan halifeliği çoktan devralmış, Asya, Avrupa ve Afrika’nın geniş coğrafyalarında Osmanlı sancağını dalgalandırmak için görevi Muhteşem Süleyman’a devretmiştir. İşte Osmanlı’nın gücünün zirveye ulaştığı bu dönemde İnkalar tamda güçlerinin doruğundayken büyük bir felaketle yüz yüze gelirler. Üstelik bu felaket karşısında ne kadar güçlü olursanız olun başa çıkma ihtimaliniz hiç yoktur. Çünkü bu felaket düşmandan çok daha tehlikeli olan bulaşıcı hastalıktır. Coğrafi keşiflerin başlamasıyla Avrupa’dan bu kıtaya ayak basan Colomb ve tayfasının getirdiği bazı virüsler ve çiçek hastalığı ile tanışık olmayan yerliler birer birer kırılmaya başlar. 1527’de kral Huayna Capac Avrupalıların getirdiği ve sadece yerliler için ölümcül olan virislerden bulaşan salgın hastalıktan ölünce imparatorluk zayıflamaya başlar. Buna birde kardeşler arasındaki taht kavsası eklenir. Cusco’da bulunan Huascar ile kuzeyde ordunun başında bulunan Atahuallpa arasındaki taht kavgasını çok daha güçlü olan Atahuallpa kazanır ve başkente gelerek tahta geçer.

Yeri gelmişken burada kısaca bu ölümcül virüslerden bahsetmek gerekiyor. Jared Diamon’un yazdığı bir başyapıtı olan “Tüfek, Mikrop, ve Çelik” adlı kitabında, Coğrafi keşifler sonucu yeni kıtaya gelen Avrupalıların taşıdığı virüsler yerli halkın büyük bir çoğunluğunun henüz İspanyollar tarafından tek bir ateşli silah kullanmadan kırıldığını belirtiyor. Özellikle Asya ve Kuzey Afrika’da yaşayan insanlar binlerce yıl önce çeşitli hayvanları evcilleştirip onların taşıdığı virüslere karşı çoktan bağışıklık kazandıkları için bir tehlike yaşamazken, Avrupalılar’da Haçlı Seferleri sırasında Doğu ülkelerinin bu virüsleriyle bir süre cebelleşerek ağır bedeller ödedikten sonra ancak alışacaklardır. İşte şimdi bu virüslere karşı bedel ödeme sırası Amerika kıtasının yerlilerine gelmiştir. Hem de en güçlü dönemlerinde.

Devam edecek

 
Kayıt tarihi
: 12.07.06
 
 

1970 Adana doğumluyum. Marmara Üniversitesi Coğrafya Öğretmenliğini bitirdim. Türkiye'nin yedi coğra..