- Kategori
- Felsefe
İnsan kimdir?
Soru, muğlak, geniş, belirsiz, ayrıca her soru, cevabının tarzını, ip ucunu hatta ince bakış için doğrudan kendisini içerdiği için anlamsız.
Sondan başlarsak, insan dediğimiz zaman, tekil bir varolandan bahsetmiyorsak, yani ahmetten mehmetten, insan dediğimiz, bütün ahmet mehmet benzerlerinin soyutlamasından çıkan bir indirgeme olmaktadır. İnsan aklının başka bir çalışma tarzı yoktur, beğensek de beğenmesek de aklımız böyle çalışır, taksinomik cinsler, türler, ayrımlar vs. yaparız ve bütün varlığı, dilimize gelecek şekilde, yani, tren gibi düşünceleri birbiri ardına taktığımız, varlığı durdurduğumuz, hızını yavaşlattığımız ve indirgediğimiz bir hale getiririz ve bunları ağzımız ve dilimiz ile ses haline dönüştürürüz. Burası da başka türlü sorundur, çünkü dil ile aktardığımız bütün bu trencilik, başkalarında tamamiyle, haklı nedenlerle ya da haksız nedenlerle başka türlü algılanabilir. Haklı nedenler, her insanın tinsel dünyasının, psikololjik dünyasının, kavramsal dünyasının farklılığından kaynaklanır, haksız nedenler ise, ahmetin mehmetin kişisel özelliklerinden kaynaklanır, adam seni dinlemez mesela, diyalog yerine monolog yapar, amacı düşünce paylaşmak değildir, propagandadır vs.
İnsan kimdir sorusunun diğer bir sorunu ise, insanın bir kimlik olması gerektiğini içerir, insan birşey olmak zorundadır bu soruya göre. Sorunun cevabını kendi içinde içermesi totolojidir, döngüdür. Ancak akıl, azbuçuk cevabı olmadığı, yani zihninde imgesi tasarımı olmayan hiçbir şeyi düşünmeye sorgulamaya başlıyamaz, bu nedenle, sorgulamaya başlayacağı şey hakkında, bir ön cevabı vardır, çünkü başka türlü zihninde onu çerçeveleyemez, bu nedenle, o hakkında sorduğu şeye ilişkin bir cevabı vardır, soruyu gerektiren bir cevabı vardır, bu nedenle sorgulama yaparken sorduğu soru, tam da ona verilecek cevabın sınırlarını da oluşturur. Bu sorun, sorudan ve cevaptan emin olmayanlarca ve diğer zihinler tarafından aşılır. Soruyu ve cevabı evirip çevirirseniz, sürekli didişirseniz, beyniniz, iradeniz özgür olursa, dogmalarınız olmazsa, beyin fırtınası yaparsanız, örneğin Einstein gibi bir fotona binip geziye çıkarsanız farklı çağrışımlar sizi farklı noktalara götürür. Eski sorunuz çöpe gider, yenileri gelir, cevaplarınız çoğalır, ama özünde yine bu kuram-olgu problemi değişmez. Mesela bundan dolayı ünlü Popper, yanlışlanabilirlik ilkesini ileri sürmüştür, çünkü, bir olguya kuramınıza bağlı kalarak baktığınızda, onu öyle anlamlandırırsınız ve bu hep döngüsel bir şekilde sizin kuramınızı doğrulamaya başlar. Burada önemli olan yöntemsel tutumdur, yoksa, olguyu kuramsal çerçevenizle görmemeniz mümkün değildir. Bu aklın bir zorunluluğudur. Sorunuz bir ön cevaba sahiptir, olgunuz, ön bir kurama sahiptir ya da.
Buraya kadar biraz gevezelik yaptık. Yazının esas amacı başka bir şey. Genelde, insanlar çok ben merkezlidir. Bunun egotizm, egoizm, Egoizm, solipsizm gibi farklı halleri vardır. İnsanlar bu dünyada olmalarına bir anlam yüklerler, özellikle bunu özenti sanatçılar çok yapar, ben bu dünyaya halka öncülük yapmak için geldim filan der, herkes bu dünyadaki varlığını anlamlandırmaya çalışır, kimi kalıcı işler yapmak peşinde bunu ister, kimi işte bu dünyada tanrısal bir nedenle gönderildiğine inanır, kimi hayatını bencil istekleri peşinde yaşamaya çalışır, başkalarınca onanmak, sevilmek, arzulanmak ister.
Özünde bütün bu anlamlandırmalar saçmadır, bir tür mastürbatif onanizmdir. Tanrı yoktur, sadece bir varsayımdır. Ancak bu onanizmin baş fantazmasıdır. Varsın öyle olsun. İnsanı anlamak için onun kim olduğunu bilmek için, insanca bakıştan çıkmak gerekir. İnsanı merkeze aldığınız zaman, kuramınızı böyle koyduğunuz zaman, bütün her şeyin insan için olduğunu düşünürsünüz. Nitekim insanlık tarihi bunu yapmıştır, halen de bunu yapmaktadır. Varlık, salt bir oluştur. Anlam denilen kavram, insan var olduğu için vardır. İnsan yoksa anlam da yoktur, insanı merkeze alarak karşılaştırılmış, göreceleştirilimiş her düşünce yanlıştır. Örneğin Tanrı ne mükemmel bir evren yaratmış denir. Mükemmelik kavramında zaten Tanrı içeriliyor olduğu için bu bir totolojidir, yani A=A demektir. Bunun da bir anlamı yoktur. Ayrıca mükemmellik kavramı, insan merkezli bir bakıştır, insan kendisini merkeze koyma hakkına sahip olmadığı halde, (ama elinden ne gelir, üzerinde akıl denen bir yetisi vardır, onun da yaptığı budur) böyle yapar, kuramını insan merkezci koyduğu için, her şeyin kendi varlığını anlamlandıracak şekilde görmeye başlar. Kutsal kitaplarını da böyle yazar, bilim anlayışını da böyle yapar. Ama insannın merkezde olmasının hiçbir zorunluluğu yoktur. Bu nedenle, kendini merkeze koyarak ürettiği mükemmelik kavramı anlamsızdır, onunla eşitletiği Tanrı kavramı da bu nedenle anlamsızdır.
İnsan ve varlık, yani eşdeyişle evren, varoluş, (bütün bunlar bir ön kuram gerektirdiği için, bundan kurtulmak için, bu şeye, xyz de diyebilirim) hiçbir şeyi merkeze almayan analitik bakış açısına göre salt bi oluştur, xyz dediğim şey olmaktadır. Olmaktadır fiili de bir tür kavramdır ve aslında o da bir ön kuram gerektirir, ondan kurtulmak için, olmaktadır'ın anlamını da yapıçözüme (dekonstrüksiyon) sokarak, olmamaktadır da diyebilirim. Olmakta olan yoktur. Bu mantıkla, varlık da yoktur. Var olan bir şey yoktur. Ama bu naif realizmimizle çelişir, çünkü, aha önümde bir masa durmaktadır, Bu insan merkezliliğe dönüştür. Ancak evreni anlamak için, insan merkezlilikten çıkmak gerekir. yoksa anyayı ve konyayı karıştırırız.
İnsanın karışan anya ve konyası şudur. Ben dediğimiz şey, bir tinsel varlıktır, doğduğumuz zamandan itibaren başlayan, sosyal, kültürel, tinsel, psikolojik, ideolojik, tarihsel vs. bir varlığımız. Bir bakıma çevremiz varoluşumuz determinist bir şekilde belirler ama bu belirlenim sınırlıdır, Sartre'ın dediği gibi insan özgürlüğe tutsaktır, varoluşu özünden önce gelir. Yani her ne halt olacaksak, ki bu bir halt olma, insan merkezli bakış açısının dar bir ürünüdür, özünde anlamsızdır, ben dediğimiz iç dünyamız yaratılır, yaratırız. İnsanın Ben kavramına böyle baktığımız zaman bütün o metafizik, parapsikolojik, teolojik ben tasarımları çöpe gider. Böyle baktığımız zaman, kimsenin bu dünyaya gönderilmiş değildir, insan varlığımızın derin bir anlamı yoktur, sadece hasbelkader, doğumdan sonraki yapıp etmelerle oluşmuş ve oluşmaya ve yok olmaya doğru gidecek bir oluşuz. Öncesi ve sonrası yoktur. İnsan merkezlilikten çıkarsak, şimdisi de yoktur, naif realim açısından vardır, ve bu ölçüde anlamlıdır, onun ötesinde anlamı yoktur.
İnsan sadece ben değildir, bir de insan varlığıdır. Bu da doğumla birlikte ortaya çıkan organizmadır. Bu organizma ne basittir ne mükemmel, ne anlamlıdır, ne anlamsızdır, sadece insan merkezli bakış açısına göre var olan bir şeydir. Bu varlığın sahip olduğu potansiyeller vardır. Ben dediğimiz varlık, sadece bu potansiyeller üzerinde kendini şu ya da bu şekilde gerçekleştirir. İnsanlar ben derken, bir yandan, kendilerinden bağımsız, bir organizmadan bahsediyorlardır, bir yandan da, doğumla birlikte geliştirdikleri tinsel kültürel varlıktan bahsediyorlardır.
Tinsel varlık olarak ben dediğimiz şey, cahil olabilir, bilgisiz olabilir vs. Ama bu tinsel varlığın konuşlandığı organizmik yapı, analitik olarak düşünürsek, her insan için eşittir. Bu organizmik yapının, kültürel varlığın kazanımlarının ötesinde potansiyelleri vardır. Allahın çobanı bile, bir proftan daha zeki olabilir bu nedenle. Kültürel varlığı gelişmemiştir, ama bu organizmik yapısının imkanını çok daha elverişli kullanıyor olabilir.
Burada gelişmemişlik, bilgisizlik ve cahillik kavramlarına dikkat etmek gerekir. Bunları züppece yorumlamamak gerekir. Çünkü, bilgisizlik ve cahillik dediğimiz şey, göreceli bir bakıştan çıkar. Örneğin çoban, sizce bilgisizdir di mi? Ama çoban neyi bilmemektedir? Okula gitmedi için, diyelim gravitasyonu ve bunun formülünü bilmiyor olabilir. Ama bu onun cahil olduğunu gösterir mi? Evet, fizik kuramları ve formülleri hakkında cahil olduğunu gösterir, ama yaptığı iş konusunda cahill olduğunu göstermez. Tam da bu fizik kuramlarını filan bilen biri, on tane koyunu nasıl güdeceğini bilemeyebilir. Mutlaka onun için de gerekli olan bilgi birikim ve deneyim vardır. O halde, doğumundan itibaren bir kültürel varlık geliştiren herkesin bu kültürel varlığı, şu ya da bu olabilir, bunlar arasında üstünlük kurmak, derece ayrımı yapmak, ben merkezli bakış açısıdır, şehirliyseniz, köylülüğü küçümsersiniz örneğin, oysa, köylülük de kendi alanında derin bilgiler ve deneyimler gerektirir... özünde değişmeyen, bir insan varlığının doğumuyla birlikte, bu dünya dediğimiz şey ile, bir etkileşime girdiğidir, Einstein der ki mesela, bir kum tanesinin sırrını çözseydik bütün evrenin de sırrını çözerdik, onun gibi bir çoban, hayatın bir kaç sırrını çözmüşse, bu konulardaki çözümü bulamamış bir proftan daha başarılı olabilir.
Geldiğimiz nokta, şudur ki, ben dediğimiz sonradan kazanılmış tinsel bir yapıdır, her insanda eşit olan bir organizmaya dayanır, zaman ötesi bir anlama sahip değildir, bizden önce ve sonra olan insan varlığı denen yapıya konuşlanmıştır, bu yapı, insan varlığı olmanın bütün potansiyellerine sahiptir, bu nedenle bir insan belli bir konunun cahili olabileceği halde, zeka, sezgi ve sağduyu bakımından, öğrenilmiş zekanın sağladıklarının eksikliğini yaşasa da, yeteri kadar donanımlıdır.
Bizden önce ve sonra olan, insan merkezli bakış açısına göre bir zamana bağlı olan, ama aslında zamanı da olmayan bu varlık dünyasında, ya da yokluk dünyasında, ya xyz'de hatta xyz'.. (apostrof da fazla gelmeye başladı) xyz... (xyz de ne ya) o halde, ... (bu da fazla, geriye göremeyeceğiniz bir şey kalıyor, parantezin sağındaki boşluk)