- Kategori
- Babalar Günü
İsmet Berkan: "Babalar günü, hüzün günü"

Bugün (15 Haziran 2008 Pazar) "Babalar Günü" ya, bugünle ilgili herhangi bir yazı yazmak gibi bir niyetim yoktu. Bu özel günle ilgili olarak yazılanları okudum. Radikal yazarı İsmet Berkan'ın yazdıkları beni çok etkiledi. Bizde; çok gazete, çok yazar değil de; bir gazete ve iki-üç yazar okuma alışkanlığı vardır. Bu yazıyı buradan da okuyanlar olsun istiyorum.
Bu yazıyı okuduğunuzda şayet babanız hayattaysa (İnşallah hayattadır) onu daha çok anlama ihtiyacı duyacaksınız. Bazı babaları ve hatta çoğu babaları anlamak pek de kolay değildir. Ama siz yine de babanızı anlamaya çalışınız... Babanız Hakk'ın rahmetine ermişse, bu yazıyı okuduğunuzda içinizi hüzün kaplayacak. Ancak mutlu bir sonla ayrılıp gitmişse babanız, güzel anılarınız sarıp sarmalayacak sizi.
Bir de şöyle bir genel kanı ve yargı var toplumumuzda: Evlatlar illa ki hayırlı olacak. Anne ve baba hayırlı olsa da, olmasa da... Ben bu görüşe pek katılmıyorum. Ben önce anne ve babaların hayırlı olmasını istiyorum. Hayırlı olan anne babaların; iyi olan anne ve babaların evlatları da hem hayırlı olur; hem de iyi olur. Günümüzdeki babaları şöyle bir düşünün; boşanma yarışında çoğu ve çocuğunu bir daha arayıp görmeyen babaların sayısı gittikçe artıyor. Ne büyük acı değil mi?!..
10 Haziran 2008 tarihli gazetelerde babası 22 aydır hapiste olan bir çocuğun; mahkeme salonunda babasına sarılıp öpmesine izin verilmeyişi ile ilgili bir haber yer aldı. Ertesi gün de hükümet devreye girdi ve bu çocuk cezaevinde babasıyla görüştürüldü. Babaları hayatta olmayan çocuklar ne acı ki "baba" duygusunu yaşayamadan, bu dünyada; bir yanları buruk bir hayat gerçeği ile yaşıyorlar. Şehit çocuklarının acısı daha bir derin; hepimizin içini yakan... Babaları hapiste olan çocuklar bir şekilde babalarıyla görüşüyorlar; ancak ne yazık ki boşanıp evini-ocağını terk edip giden babaların çocukları, babalarını bir daha göremiyorlar. Araya giren uçurum yüklü yılların sonrasında da nefrete dönen "baba" duygusu oluşuyor ki bu çocuklarda; daha da görmek istemiyorlar babalarını...
İsmet Berkan: "Babalar günü, hüzün günü"nü yazdı... Gerçekten de çoğumuz için babalar günü hüzün günüdür ve inanın ki anneler için de öyledir. Çünkü biz bir türlü mutlu bir millet olmayı başaramadık. Koskoca imparatorluk olduk; bu imparatorluğu da batırdık; sonra tarihte eşi benzeri olmayan bir kurtuluş savaşı kazandık. Devrimler yaptık her konuda... Ne var ki sevgi ve hoşgörüde devrim yapamadık. İsmet Berkan'ın yazısını;
Birlikte okuyalım:
"Babam 1930 doğumluydu. Gençliğinde salgından o da etkilenmiş, verem geçirmişti ve bir akciğerini hastalığa vermişti. Ötekini de sigaraya verdi.
Akciğerleri yeterince kan temizleyemediği için kalbi büyümüş ve koca vücuduna
yetmemeye başlamıştı. İlk kalp krizini henüz 50 yaşına gelmeden geçirmişti.
Tuhaf bir insandı, içine kapalı, kimseye boyun eğmeyen, eğmemek için de kimseden yardım istemeyen biri. Kendi ailesinden bile...
Bazen habersiz ortadan kaybolurdu, annem de merak ederdi ve onu hastanede bulurdu. ‘Yine gitmiş kendi kendine yatmış hastaneye derdi’ annem, söylene söylene. Yanında refakatçi istemez, ziyarete gittiğimizde de bizi neredeyse kovalardı.
Onu öyle muhtaç durumda görelim istemezdi.
O yüzden hastaneye hemen satranç takımını götürürdük. Böylece en azından
bir ya da iki oyun süresi daha fazla yanında kalırdık.
Son kez hastaneye yattığında babamla kavgalıydım. Şimdi sebebini unuttuğum bu kavga hali yüzünden annemin yalvarmalarına rağmen birkaç gün hastaneye onu ziyarete gitmedim.
Bir gün gazetede çalışırken telefon geldi, tanımadığım biri beni arıyordu. Babamın oda arkadaşıydı ve babamdan gizli beni aradığını söyledi, babam beni görmek istiyordu.
Telefonu kapattıktan sonra ağladım.
O gururlu adam beni sayıklıyordu. Bu işte bir iş vardı. Kendimden utandım ve koşa koşa Samatya’ya, SSK hastanesine gittim.
O sırada o yatışın babamın son hastane yatışı olduğunu bilmiyordum ama iki gün sonra annemin doktorlarıyla konuşmasına tanık olduğumda her şeyin bittiğini anladım.
Doktor, ‘Kalbi futbol topu büyüklüğünde olmuş artık. Kalp nakli olmadıkça
yaşatmamıza imkân yok’ diyordu.
Oradan Cerrahpaşa’ya, yoğun bakıma taşıdık babamı. Hayatının son haftalarını orada geçirdi. Bu kadar uzun yatıp bir türlü kendine gelmediğini, kendine gelmek ne kelime daha da kötüleştiğini gördükçe insanlıktan nasıl çıktığına, daha da önemlisi kendisi olmaktan nasıl çıktığına tanıklık ettim.
Ölmezden bir gün önce onu ziyarete gittiğimde, benden kendisini giydirmemi
istedi. Sandım ki pijamasını değiştirmemi istiyor. Ama hayır, kıyafetlerini giymek, hastaneden çıkmak, açık havaya kavuşmak istiyordu aslında. Delirmiş gibiydi, beni dinlemiyor, doktoru ve hemşireleri dinlemiyordu. Küçük çapta bir arbede bile oldu, yoğun bakım servisi karıştı, zor hâkim olduk babama. Tabii çıkartmadık onu.
Şimdi, aradan 22 yıl geçtikten sonra düşünüyorum: Keşke çıksaydı, keşke
hastane yatağında değil de bahçedeki bir bankta ölseydi. İstediği buydu.
Babam öldüğünden beri hastanelerden, hastanelere yapılan hasta ziyaretlerinden
nefret ediyorum.
Herkes gibi benim de hastaneye ölmeye yatan veya kanser benzeri ağır hastalıklardan ötürü hastanelerde uzunca bir süre tedavi görmek zorunda kalan tanıdıklarım, akrabalarım, arkadaşlarım oldu.
Hiçbirini ziyarete gidemedim. Öleceğini düşündüğüm veya ölümcül hasta olan kişilerin yüzüne bakıp gülemedim, onları sahte bir neşeyle avutmak bana ahlaksızlık gibi geldi. Oysa onların bu ziyaretlere, bu dayanışmaya, bu morale ne kadar ihtiyaç duyduklarını da tahmin edebiliyorum. Ama yapamıyorum, gidemiyorum hastaneye. Affedilmez bir şey yaptığımı biliyorum ama elimde değil, gidemiyorum hastaneye.
Babam öldüğünde 22 yaşındaydım. Ölümün şokunu atlattıktan hemen sonra aklıma gelen ilk şey şu oldu: Babamı ne kadar tanıyordum ki? Onu doğru dürüst tanıyamadan kaybetmiştim.
Oysa, diyorum ya 22 yaşındaydım, çocuk değildim. Kaç yıllık gazeteciydim, Türkiye’nin önemli bir gazetesinde, o gazetenin birinci sayfasının şekillenmesinde rol oynuyor, memleketin ‘mühim’ meseleleri hakkında atıp tutuyordum. Ama babamı doğru dürüst tanımıyordum.
Babam, kendi kuşağı açısından geç evlenmişti. Ben doğduğumda o 34 yaşındaydı. Ben de geç evlendim, çocuğum doğduğunda neredeyse 40 yaşındaydım.
Acaba benim oğlum beni ne kadar tanıyacak?
Cuma akşamı bana, yuvada hazırladığı minik bir suluboya resim albümünü hediye etti, kapağına yuvadakiler ‘Sevgili babama’ diye yazmışlar. İlk resmin adı ‘Babam hep maç seyrediyor.’ İkinci resim, ‘Biz Beşiktaşlıyız.’ Üçüncü resim, ‘Beni yuvaya o getiriyor.’ Dördüncü resim, ‘Bir çiçek.’ Ve son resim: ‘Onun adı İsmet.’ Benim babamın adı Saffet’ti."
Babalarla ilgili birkaç da atasözü yazayım:
"Baba koruk yer, oğlunun dişi kamaşır": Aile büyüğü ve aile reisi olan babaların hayatlarında yaptıkları kötü işlerin sıkıntısını çocukları çeker. Bu konuda bir başka atasözü de şöyledir: "Evlatların çektikleri büyüklerinin fel'indendir."
"Babadan mal kalır, kemal kalmaz": "Babalarını yitiren evlatlara, babalarının maddi varlıkları kalabilir; ama olgunluk ve faziletleri miras kalmaz.
"Babaya dayanma, karıya güvenme": Evlatlar, maddi konularda babalarına değil; kendilerine güvenmelidirler. Kadınlar ise; duygulu ve kolay etkilenen bir yapıya sahip olduklarından sırları başkalarına aktarabilecek hataları yapabilirler.