​ İspanya ( Cortoba ) gezi notları / Gezi - Tatil / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Ocak '16

 
Kategori
Gezi - Tatil
 

İspanya ( Cortoba ) gezi notları

İspanya ( Cortoba ) gezi notları
 

kortoba caddelerinden


 24.10 2014  (  SEVİLLE  -  CORTOBA  )

Seville’nin kilise çanları saat başı çalıyor. Biz de, Seville Katedrali'nin dibinde yatınca sık sık uyanmak zorunda kalıyoruz. Ülkemde, sabah ezanını yüksek sesle okuyan müezzinler aklıma geliyor. Rahmet okumak gerekir, onlar hiç değilse, günde beş kez ezan okuyorlar.

05.30’da uyanıyorum, bir daha uyku tutmuyor. Pansiyonun yaşlı patroniçelerini ilk geldiğimizde gördüm, ödememizi yaptıktan sonra karşılaşmak kısmet olmadı bir daha. Odamızda internet çok yavaş çalışıyor. Mecburen alt kata, modemin yanına giderek kullanabiliyorum interneti. Yine aşağı iniyorum ve Cortoba’da iki gece konaklayacağımız Hostal la Fuensa’ya nasıl gidileceğine çalışayım. Alsa otobüs terminalleri, Renfe tren istasyonlarının yanında oluyor genellikle. Cortoba’da da böyle.

Otobüs terminaline yürüyerek gitmeye karar veriyoruz. Bizi Cortoba’ya götüren otobüs, daha sonra Barselona’ya devam edecek. Granada’dan bizde Barselona’ya döneceğiz Endülüs gezimizin sonunda, ne var ki; otobüsle 13 saat sürdüğünü ve 70 € bilet bedeli olduğunu öğrenince, Granada’dan Vueling Airlines ile gitmeye karar verdik. Ön sıralarda rehber eşliğinde  Granada’ya günübirlik gezmeye giden bir genç turist grubu var ki, gevezelikleri şimdiden bıktırdı.

Geçtiğimiz ilk yerleşim Carmona oluyor. Kalesi, kare kesitli Arap Minarelerinin çan kulesine tebdil etmiş hallerinin görüntüleri ile küçük ve sessiz bir yerleşim. Aşağılarda bereketli ovalar uzanıyor. Göz alabildiğine geniş arazide tarım yapılıyor ve bu saatlerde bile traktörler gidip geliyor tarlaların içinde.

Yer yer, tarlaların içine doldurulmuş güneş panellerinden oluşan güneş santralleri gözüme çarpıyor. Yol boyu, bitip tükenmez zeytin ağaçları ormanlarını geçiyoruz. Bizim ülkemizde zeytin ağacı dikmenin kısıtlanması hatta yasaklanması yolunda çalışmalar yapılıyor ne hikmetse.

Bir ara polisler yolu kesip, kimlik kontrolü yapıyorlar. Yan tarafta, elleri tüfekli polisler lüks bir otomobilin içinden bir genci çıkarıyorlar, yanında oturan şık giyimli kadın, elleri şakaklarında tedirgin bekliyor. Anlaşılan polisler bir ihbarı değerlendiriyorlar. Portekiz’deki emniyet boşluğundan sonra, İspanya’nın çok daha güvenli, daha doğrusu güvenlikli bir yer olduğunu söyleyebilirim.

10.25’de ikinci yerleşim Esaija’ya giriyoruz. Anlaşılan orta büyüklükte bir kasaba burası. Esija ismini nereden hatırlıyorum; Kuzey Afrika’dan İber Yarımadası’na akan Emevilerin komutanı Tarık Bin Ziyad’ın buralara ayak bastıktan sonra bir yıl içinde ele geçirdiği Vizigot kentlerinden biriydi. 711 yılından sadece bir yıl sonra İber Yarımadası hatırı sayılır toprakları Emeviler’in hizmetine vermişti artık.

Sonrasında, yüzlerce dönüme yayılmış Güneş Enerjisi tarlalarının yanından geçerek 11.10’da Cortoba’da iniyoruz. Kalacağımız hostel San Fernando caddesi üzerinde ve buradan 3 nolu otobüs geçiyormuş. Danışmadaki kız, otobüsün iki dakikada gideceğini söylemesi üzerine yürüyerek gidelim, kenti tanıyalım diyorum. Turizm ofisinden aldığım harita buraları kapsamıyor. Önümüzde uzanan America caddesinin yönünü yanlış kestirmişim. Anlaşılan ters yöne epeyce yürümüşüz ki; karşımıza çıkan ana-kıza sorunca halimize acırcasına bir yüz ifadesiyle tam ters yönü gösterdi ve hayli yol olduğunu otobüse binmemizin daha doğru olacağını söyledi. Yürüdüğümüz onca yolu geri dönüp, terminalin karşısındaki durakta beklemeye başladık. Çok geçmeden gelen 03 nolu otobüse binerek, hostelin yanındaki San Fernando durağında indik. Eskişehir’den geçerken çok güzel geleneksel binalar, korunmuş alanlardan geçiyoruz.

Hostal la Fuenta’ya giriyor, check-in yapıyor ve  verdiğimiz bedeli hak eden bir temizlik ve düzen ile karşılaşıyoruz ( 125 €/ 3 gece ). Çantaları bırakıp, Mesquita yani Kortoba Camii’ne doğru yola çıkıyoruz. Bu kadim Endülüs kentinin görülesi iki önemli yeri var, Kortoba Camii ve Alkazar. Bugün eski şehiri dolaşıyor, bu önemli yerleri ziyaret etmeyi yarına bırakıyor, haritasız ve koordinatsız dalıyoruz Kortoba sokaklarına. Fotoğraf için öyle bol malzeme var ki ortamda.

Öğleden sonra sıcak bastırıyor, Kortoba Camii ve Alkazar gibi turistik merkezlerin civarlarındaki dükkanlar hariç, tüm kent uykuya yatıyor. İçme suyu alacak bir market bulamıyoruz. Neden sonra, bir İspanyol’a soruyorum; “ siesta bitmedi mi, marketler ne zaman açılacak ? “ Adam gülüyor, meğer bugün, kentin azizlerinden San Rafael anısına düzenlenen festival varmış. Kortoba’da her evde doğan çocuklara Rafael adının verildiğini anlatıyor. Çaresiz, mermer hazneli fıskiyelere dudaklarımızı dayayarak su içip kendimize geliyoruz ki, hiç de fena sayılmayacak bir şehir suyu akıyor her köşedeki bu fıskiyelerden.

Hiç değilse bugün Alkazar’ı  gezelim diyor ve bu tarafa yöneliyoruz ( 7 €/kişi ). Kulelerinden kent çok güzel görünüyor. Roma mozaiklerinden oluşan panolar çok güzel. Arap Banyoları, yemyeşil bahçeler, fıskiyeli havuzlar, geometrik şekiller verilmiş lükstürler ile huzur vahası gibi Alkazar. Gece saat 22.00’de ışık ve ses gösterileceğini söylüyor görevli ve bu biletle içeri girip izlemek mümkünmüş.

 Kortoba’ya çabuk ısındım. Seville’de de karşımıza çıkan Guadalquıvır nehri, burada Cortoba Camiinin yanıbaşında, Roma Köprüsünün altından, bereketli toprakları taşıyarak sapsarı akıyor ve Seville’den geçerek Atlantik Okyanusuna dökülüyor ve bu seyahati sırasında 657 kilometre yol katediyor.

KORTOBA HAKKINDA: Tarihte yüzlerce camisi, hamamı olan, 1 000 000 insanın yaşadığı , Üniversitelerinin Avrupa Üniversitelerinin temelini oluşturduğu, sokaklarının birbirleriyle bağlantılı yağ sistemiyle aydınlatıldığı bir şehir olarak anlatılır. 1984 yılında Unesco'nun Dünya mirası kapsamına alınan, Roma devlet adamı ve filozof Seneca (MÖ.4-MS. 65) nın doğduğu şehir olan Cordoba (Kurtuba), Romalılar tarafından Guadalquivir nehrinin orta vadisinde, teknelerle kara içine ulaşılabilen en derin kısmında kurulmuş, limanından zeytinyağı, şarap buğday gibi ürünler, eski Roma'ya yollanırmış. Altın çağını 756-1031 yıllarında Endülüs Emevi Devletinin başşehri olduğu dönemde yaşamış.

 Başkenti Şam olan Emevi devleti, 7. yüzyılda Kuzey Afrika'nın tümünü ele geçirmiş ve yerel halk olan berberiler Müslümanlığı kabul etmişti. 711 yılında Emevi devletinin Kuzey Afrika'daki valisi olan Musa Bin Nusayr, halife Velid Bin Abdülmelik'in desteği ile, berberi komutan Tarık Bin Ziyad'ı 7000 kişilik ordu ardından 5000 kişilik takviye ile İber yarımadasının fethi için, İspanya'ya yolladı. Bu esnada İspanya'da hakim olan Vizigot Krallığı, taht kavgaları, toplumsal dini çatışmalarla bir hayli zayıflamıştı. Vizigot Krallığı ile arası iyi olmayan Septe (Ceuta) valisi Julianus'un verdiği gemilerle İber yarımadasına geçen Tarık Bin Ziyad 714 yılına kadar İspanyanın fethini tamamladı. Halife Velid'in emriyle idareyi Musa'nın oğlu Abdülaziz'e bırakarak Afrika'ya geri döndü, böylece İspanya'da Endülüs valilik devri başlamış oldu, 756 yılına kadar 21 valinin görev yaptığı bu dönemde fetih hareketleri Avrupa içlerine kadar devam etti. Müslüman İspanyasında 714-756 yılları Valiler Dönemi olarak bilinir. Bu arada Doğu'da Emevi Devleti zayıflamıştı. 750 yılında Abbasiler Şam'ı ele geçirip halifeliklerini ilan ettiler. Emevi hanedanından Abdurrahman Bin Muaviye azatlı kölesinin yardımıyla servetini kaçırıp Filistin'e, daha sonra Kuzey Afrikada Kayrevan kentine geldi, bir süre sonra beklediği ilgiyi göremeyince, Fas'ın Akdeniz kıyısında yaşayan Zenatelerin yanında misafir kaldı. Bu arada Abbasi devletinin kurulmasından sonra Şamdan ayrılıp Endülüs'e göçen Emevilerle irtibata geçti, yanında 1000 kadar berberi ile 755 te Endülüs'e ulaştı, Yemenilerin de yardım etmesiyle dönemin valisi Yusuf El Fihri ile savaşarak galip geldi Kurtuba (Cordoba)'da emirliğini ilan ederek, şehri kendine başkent yaptı.1.Abdurrahman'nın hükümdarlığı 33 yıl sürdü. Kurduğu yeni devleti sağlamlaştırmak için iç isyanları bastırarak, yöredeki Müslümanların tümünü etrafında topladı, kuvvetli ordu kurdu. Bizansa kadar uzayan ticaret filosu ile sanayi ve tarımı geliştirdi. Camiler, yollar, hamamlar ve şehri çevreleyen surları yaptırdı. Ölümünden iki yıl önce 785 te Kurtuba Ulu Camisinin temeli atıldı, bir yıl içinde tamamlanan caminin başlangıçta boyu 100 m eni 75 m idi, ondan sonra gelenlerin devam ederek ve ilaveler yapmasıyla, bu muhteşem mabedin büyüklüğü 175 m ve 134 m yi buldu. 

  Endülüs Emevileri Dönemi (756-1031) Endülüs'ün en parlak dönemi olarak bilinir. Kurtuba şehri, Bağdat ve Kahire'den sonra Dünyanın 3. önemli bilim merkezi haline geldi, günümüz bilim ve sanatının temelleri o dönemde atıldı. Avrupa'nın genelinde sadece papazlar ve liderler okuma yazma bilirken, Endülüs halkının neredeyse tamamı okumayı öğrenmişti, kütüphanelerinde 5000 el yazmasının bulunduğu söylenir. Avrupa o sırada ortaçağ karanlığını yaşarken Kurtuba da yetişen yada ilmini geliştiren İbn-i Rüşd,İbn-i Meymun (Maimonides), İbn-i Bace, İbn-i Tufeyl gibi filozoflar  Rönesansa varan aydınlanmayı başlatanlar olarak tarihte yerlerini almışlardır.

  Şehircilik ve şehir kültürü dönemin çok önüne geçmiştir. Sokaklar taş döşeliydi, geceleyin sokak aydınlatmasını ilk başlatan Endülüs şehirleri olmuştur. Kültürel farklılıkların zenginlik olarak algılandığı bir çağdır. İnsan hakları, dini inançlar, özgürlükler açısından günümüze bile örnek olacak düşünce zenginliği sonucu Endülüslülerin yaşadığı topraklarda varlıklarını sürdüren Sefarad Yahudileri için de, İspanyadaki Yahudi kültürünün altın çağı (golden age of Jews) olarak adlandırılan çağdır. Keza Hıristiyanların da kendi piskoposlukları vardı, dinlerinin gereklerini özgürce uyguluyorlardı.

 10.yüzyılın başlarında Abbasilerin gücü zayıflamaya başladı. Mısır'daki Fatimiler halifeliği ele geçirdiler. Doğuda Müslümanlığın liderliği bölününce Endülüs'te III.Abdurrahman 929 yılında  kendisini halife ilan etti. Endülüs Emevilerinin başarıları 11.yyılın başlarına kadar devam etti. Son halife III.Hişamın 1031 de ölümünden sonra  Endülüs toprakları, çok sayıda bağımsız devletçiklere bölündü. Bunlar hem kendi aralarında savaşmaya başladılar hem de İber yarımadasında giderek güçlenen Hıristiyanların saldırılarına maruz kaldılar. 1090 a kadar Beylikler dönemi olarak adlandırılan bu süreç sonunda İspanya'da İslamın yaygınlığı zayıfladı.

 Kuzey Afrikalı Murabıtlar bu karışıklıktan faydalanarak düzenli orduları ile İspanyanın bütün Müslüman bölgeleri ele geçirdiler. 1147 yılına kadar hükümranlıkları devam etti. Bu tarihte kendileri gibi Kuzey Afrikalı Müslüman Muvahhitlerin egemenliği başlamış oldu. Muvahhitler İşbiliye (Sevilla) yi başkent yaptılar. 1248 yılına kadar İspanya ve Kuzey Afrika kıyılarını denetimleri altında tutan Muvahhitler, İber yarımadasındaki son büyük Müslüman devletti. Hıristiyan saldırılarına karşı koyamayarak 1248 de yıkılınca birkaç bağımsız emirlik bir süre daha varlıklarını sürdürdü.

 Bunların içinde Gırnata Sultanlığı (Beni Ahmer Devleti) en uzun süreli yaşayandır ve son emirliktir. 1232 yılında  Muhammed Bin Ahmer tarafından kurulmuştur, merkezi Gırnata (Granada) dır. El

 Hamra sarayı bu dönemde inşa edilmiştir. 250 yıldan fazla siyasi varlığını devam ettirebilmiştir. 1469 yılında Aragon kralı II.Ferdinand ile Kastilya kraliçesi İsabel evlenerek güçlerini birleştirmişler Gırnata Emirliğine karşı  mücadele başlatmışlardır. Osmanlı Devleti o sırada Cem Sultan olayı ile kendi taht derdine düştüğünden Gırnatalıların yardım isteğini yerine getirememiştir. 2-Ocak 1492 yılında Gırnata düşmüş, İspanyadaki 781 yıllık İslam hakimiyeti sona ermişti. Bu tarihten sonra İspanyolca yeniden fetih anlamındaki Reconquista hareketi başlatıldı, ülkedeki Müslüman ve Yahudilerin (hemen)  ya din değiştirerek Hıristiyan olmaları yada ülkeyi terk etmeleri istenmiş, şiddetle karşı koyanlarsa kılıçtan geçirilmiştir. İçindeki el yazması kitapların olduğu kütüphanelerin, camilerin, kümbetlerin eşsiz sarayların yıkımından, günümüze gelebilenler, sonradan katedrale çevrilen Cordoba Ulu Camii, El Kasr (Alkazar sarayı) Medinettu'z  Zehra sarayı kalıntıları ve Gırnata Elhamra sarayı olmuştur. Hemen göçe zorlanan Sefarad Yahudileri, Piri Reis'in amcası Kemal Reis'in kadırgalarıyla  taşınarak kendilerini kabul eden Osmanlı İmparatorluğunda Selanik, Manastır, Edirne, İstanbul, Gelibolu yarımadası, Bursa Manisa, Amasya ve  İzmir'e yerleştirildiler. Müslümanlara daha fazla tolerans gösterildi, din değiştirenler kaldı, diğerleri 1610 yılına kadar peyderpey sürgün edilerek, İspanya'da Hıristiyan hakimiyeti tamamen sağlanmış oldu.

 

ALKAZAR : Ortaçağın ilk dönemlerinde bir Vizigot kalesi olarak inşa edilen Alkazar, 711 yılında Emeviler tarafından ele geçirildi.  Alkazar kelimesinin kökeni Arapça kasr, yani kaleden gelmektedir. Emeviler döneminde banyoları, bahçeleri ve özellikle dünyanın en büyük kütüphanesi ile politik ve kültürel bir merkez oldu. Guadalkuıvır nehri üzerinde Roma su kültürünün mirası olan su değirmenleri ile su terfi ettirilerek tarımda büyük başarılar elde edildi.

Vizigotların iç kargaşalarından yararlanarak buraları ele geçiren Emeviler de, topraklarını aynı nedenlerle kaybetti ve 1236 yılında kent, Reconkuista hareketinin sonunda tekrar Hristiyanlara ait oldu.

 Hristiyanlar döneminde de bir çok kargaşa ve iç çekişmelere sahne olan Alkazar, Ferdinand ve İsabel hanedanının Müslüman ve Yahudiler için kurmuş olduğu işkence ve engizisyon odalarına da ev sahipliği yapmıştır. Kalenin ana kulesi engizisyon kulesi ismini taşır. Üç yüz yıl boyunca, Engizisyon mahkemeleri binlerce insanın ölüm fermanını verdi.

 Venedikli denizci Kristof Kolomb, yeni dünya projelerini ilk kez, Ferdinand ve İsabel’e Alkazar da anlattı. 1810 yılında, Napolyon Bonapart’ın garnizonu oldu. Yaklaşık on yıl sonra mahkumlara mekan edildi ve nihayet 1950lerde turistik alan olarak değerlendirilmeye başlandı.

 Kortoba’nın tarihi merkezindeki Roma Köprüsü ve diğer yanda yer alan Kalahora Kulesi birbirini tamamlıyor. Eşim, Kortoba Camiinin yanındaki parkta gölgede dinlenirken, Roma Köprüsüne ilk adımlarımı atıyorum, 247 metre ilerideki Kalahora Kulesi’ne gitmek için. Köprü İ.Ö 1. Yüzyılda yapılmış, orijinali 9 metre boyundaki  ahşap kerestelerden imiş. Kalahora saat 18.00’de kapanmış. Ben de, köprünün altına inip, yer yer kum ve çakıllarla kaplı zeminde Kortoba Camiinin Guadalkuıvır nehrine düşen aksini fotoğraflıyorum. Köprü civarı akşamüstü saatlerinde, kentlilerin ve turistlerin akın ettiği bir yer. Özellikle, lokallerin sıcaktan nefes alabilmek için kendilerini buraya attıkları, kalabalık, piyasa yapan genç kızlar ve çocuk seslerinden belli oluyor.

 Yavaş yavaş ortalık boşalmaya başlıyor. Hatta restoranların bile boş olduğunu farkediyoruz. Bunca insan nereye gitti, restoranlar neden kimsesiz anlamaya çalışırken, kendimizi bir restoranın masasına oturmuş buluyoruz. Los Patios Hotel’in restoranı, oturuyoruz ama hanidir ne gelen var ne ilgilenen, içeri girip bulaşık yıkayan kıza bizimle ilgilenilmesini söylüyorum. Neyse, garson geliyor, birer paella menü söylüyoruz ( 9.90 €/ kişi ). Şaşılası bir hızla geliyor yemeklerimiz. Işıl ışıl sokaklarını, eski kentin camii ve köprü civarını dolaşıyoruz yorgun ayaklarımızla.

 Tarihe ışıltılı kent olarak geçen Kortoba’da ilk günümüz böylece bitiyor.

 

 

25.10.2014          (   KURTUBA  )

 

Keyifli bir güne uyanıyoruz. Portekiz’de Atlantik Okyanusu’nun yönettiği iklimin kaprislerine tâbiydi günlerimiz, oysa, Endülüs topraklarında Akdeniz ikliminin cömertliği ile hemhal geçiyor günlerimiz. Pencereyi açıyorum,  camlara dokunan iri portakallar ve beyaz yaseminler akıyor odamıza, müthiş kokuları ile.

 Kahvaltıyı odamızda yapıyoruz, ülkemizin çayının kokusuna yasemin kokuları karışıyor, mütevazi minik soframız şölene dönüşüyor. Pırıl pırıl bir güneşe çıkıyoruz odamızdan, anlaşılan 30 dereceyi geçecek sıcaklık bugün.

 Kurtubayı sevdim ben. Tarihi mirasın az da olsa bulunduğu eski kent bir başka, yeni kentin yapılaşma ve geniş sokakları bir başka. İnsanı gerecek, sorun yaratacak hiçbir şey yok. Trafik insanı bezdirmeden akıp gidiyor. 325000 nüfuslu, kentsel unsurları oturmuş, yaşanası yerlerden biri Kurtuba. Geniş caddeleri boyunca uzanan portakal ağaçları, meydanlarda fıskiyeli havuzları, her daim akan çeşmeleri ile Roma İmparatorluğu’nun su kültürü ile Mağribi kültürün muhteşem figür ve dizayn tekniğinin sentezi  ve Müdejar tarzın harika uslübü bir arada Kurtuba’da.

 Avrupa’nın bilindik lineer kültürünün ötesinde Afro-Avrasya bir kültür barındırıyor gibi geldi bana. Kaldığımız La Fuente Hostal’ın hoş bir patio ( avlu ) ‘su var. Kahvaltı sonrası, henüz kimselerin bulunmadığı sükunet anlarında eşimle güzel bir patio keyfi yaşıyor fotoğraf çekiyoruz. Sonra, hostelin önünden San Fernando caddesinin karşısına geçiyor, daracık sokaklarında, hemen her evin balkonundan çiçekler sarkan dünyasında kaybolmayı deniyoruz.

 Keyifli bir yürüyüş sonrası, kafasına oturan güvercinlerin kakaları ile kalaylanmış Great Captain’ın heykelinin bulunduğu Plaza Tendillas’a çıkıyor yolumuz. Gonzalo Fernandez, Büyük Kaptan veya Kurtuba Fatihi ünvanını  İtalya-İspanya Savaşları sırasında almış.

 Nasıl olduysa, dün, tren istasyonunda turizm danışma ofisinden aldığım Kurtuba haritasını kaybettim. Tendillas Meydanındaki turizm ofisinden yeni bir harita daha alıyorum. Bugün öğle yemeğimizi  Cerveceria 100 Montaditos’da yemek istiyoruz. Niyetimiz, Barselona’da çok memnun kaldığımız  “ Cerveceria 100 Montaditos “ adlı restoranı arıyoruz. Cerveza bira, cerveceria bira fabrikası demek,  montaditos da tapa denilen küçük mezelerin sandviçlerin içine konulmuş hali. İspanya’nın büyük kentlerinde de bulunan bir zincir bu firma ve gerçekten 100 çeşit sandviç yapıyor, biralar harika, özellikle San Miguel biraları. Günün her saati açık olmuyor, akşamları çok kalabalık, montaditosların tanesi 1 €, büyük San Miguel biralar 1.5 €. Bir restorandan çok daha ekonomik ve pratik bir eğlence ve yiyecek merkezi. Buralara yakın olmalı. San Miguel Kilisesi’nin meydanında kolay buluyoruz. Henüz kapalı, biraz daha gezip dolaşalım, yorulunca burada dinlenir, karnımızı doyurur, bira içeriz düşüncesi ile ayrılıyoruz meydandan.

 Viana Evi’ni arıyoruz. Burada, Mağribi kültürün muhteşem izlerini, Endülüs bahçelerinin sessizlik vehuzur dolu keyfini süreceğimi tahmin ediyorum.Bir iki sormadan sonra, Plaza Don Gome ( Gome Meydanı’nda buluyoruz. ) İçeride birbirinden ayrı 12 avlu bulunuyor ve bunların tümünü gezmek için 5 € bedelli bilet alıyoruz. Hafif bir şok yaşasam da, zayıf bitki ve çiçek örtüsü, ortamın huzurlu bir vaha olduğu gerçeğini yok edemiyor.

14 yüzyıla kadar uzanan bir mekanın, aristokrasi içinde el değiştirmesi, sonunda  Viana Markizi’nin kolleksiyoncu gayreti ile bugünlere ulaşmış. Tablolar, mozaikler, dekoratif çiniler, 16. ve 18. Yüzyıl kütüphanesi bu sessiz konağın cezbedici unsurları. İllaki, o sessiz, huzur bahçeleri ! Endülüs’ün o toprak saksıları, fazla zengin olmasa da çiçekleri güzel, ama;  palmiyeler sağlıklı ve bakımlı. Oysa, Kurtuba caddelerinde gördüğüm palmiyelerin çoğuna kurt musallat olmuş olmalı, hasta ve kurumaya yüz tutmuşlardı. Keyifle dolaşıp fotoğraflar çekiyorum.

 Çıkışta, Ayuntomiento ( Belediye Meclisi ) Binasının hemen yanındaki Roma Sütunlarının önünden geçiyoruz. İsa’dan sonraki 1. Yüzyılın ikinci yarısına tarihlenen bir Roma Tapınağından kolon sütunlar bunlar. İçeriğindeki mozaikler ve su kültürü ile yöreyi bir anda Roma geleneklerine götürüvermiş bu sütunlar.

 Buradan, eskicilerin bulunduğu bit pazarının yolunu tutuyoruz. Plaza del Corazon meydanında iki devasa blok binanın alt katlarında küçük dükkanlarda kullanılmış eşyalar, kitaplar meydana taşarcasına teşhir ediliyor.

 Sıra Kurtuba’ya gelme nedenimiz olan ziyarete geliyor artık. Kurtuba Camii, turistik jargonu ile Mesquita  yani. Corazon Meydanından tekrar Ayuntomiento ( Belediye ) binasına geliyoruz. Buradan, konakladığımız Hostal le Fuente’nin bulunduğu San Fernando caddesi boyunca yürüyerek Guadalkuvır nehrinin önündeki caddeye çıkıyor, az ilerledikten sonra  Zafer Takı’nın önüne geliyoruz. Nehir üzerinde uzanan Roma Köprüsünü beklercesine yükselen anıt 1571 yılında yapılmış.

Kurtuba Camii bilet kuyruğundayız. Camii önü daha doğrusu şimdiki adıyla Katedral civarında yoğun turist kalabalığı var. Akın halinde tur grupları giriyorlar. Çabuk geliyor sıramız, biletimizi alarak ( 8 €/kişi ) içeri giriyoruz. Büyük bir şok yaşıyorum içeride. İnsan kalabalığından sütunları görmek mümkün değil. Giderek kalabalığa alışıyor gözlerim, fotoğraf için sakin köşeler aramaya başlıyorum. Zaman zaman tenhalaşıyor, detaysız, özensiz insanlar rehberleri dinleyip, bir göz attıktan sonra çıkıyorlar.

 

KURTUBA CAMİİ ( MEZQUITA ): Cordoba (Kurtuba) Camisinin inşasına 786 yılında Endülüs emiri I. Abdurrahman döneminde başlanmıştır. Cami toplum ve şehir ihtiyaçlarına göre II. Abdurrahman (821 – 852) ve II. Hakem (961-976) dönemlerinde güneye doğru genişletilmiştir. Her genişlemede kullanılan mimari bir önceki dönemi, mimari zerafet ve güzellik alanında aşarak bu muhteşem mabedi daha da eşsiz kılmıştır. Cami’nin yapımı için 11 gemiyle 110 sütun mermer ve granit İspanya’nın güney kıyılarına getirilirken, Endülüs hükümdarlığı’nda 4 emir’in döneminde, 987 yılına kadar çeşitli eklemeler yapılmıştır. İçerisinde 110 mermer sütun vardır. Kurtuba camisi 22300 mertekare alanda 30.000 müslümanın aynı anda namaz kılabileceği kadar geniş inşa edilmiş sütunlar cennetidir. Endülüs mimarisinin günümüze ulaşma şansını yakalamış en önemli örneklerden biri ve belki de en önemlisi Kurtuba Ulu Camisi’dir. Temeli I.Abdurrahman tarafından 786 senesinde atılan, II.Abdurrahman, III.Abdurrahman, II.Hakem dönemlerinde genişletilen ve en son da Hacib el-Mansur dönemlerinde yapılan ilavelerle son şeklini alan yapı, bu çalışmalar neticesinde büyük bir mimari kompleks hüviyeti kazanmıştır.
Kurtuba Camii 23 bin metrekarelik alana kurulmuş ve zamanla yapılan eklemelerle, 175 metre uzunlukta, 134 metre genişlikte muazzam bir yapıya dönüştür. Cami’de yıl boyu güneş ışıklarını içeriye süzen 360 adet kemer, 1000 sütun ve bu sütunların üzerinde en büyüğü 1000 adet kandil taşıyan 113 adet avize; 50 m genişliğinde, 20 m eninde, 7,5 m yüksekliğinde üç kapılı bir maksure bulunuyordu. 7,25 m uzunluk, 6.80 m genişlik ve 12.20 m yükseklik ölçülerine sahip olan mihrabın duvarları altın kaplama idi. Yeryüzünde bir benzerinin olmadığı ifade edilen minberi öd ağacı, saç ağacı, abanoz ve bakkamdan tam yedi yıl süren bir işçilik sonucunda imal edilmişti. Caminin biri iniş, diğeri çıkış için iki ayrı merdivene sahip olan minaresi, 33.5 m yüksekliğindeydi. Caminin mozaikleri, Bizans İmparatorluğundan getirilmiştir. Devrin Bizans kralı Nikeforos, gemilere yüklediği 320 ton renkli cam parçasıyla birlikte Endülüs halifesine ustalar da göndermişti. Mozaik sanatını Bizanslılardan öğrenen Endülüslü müslümanlar daha sonraki yapılarında mozaik süslemelerini kullanmaya başlamışlardır. Dünyada en fazla sütuna sahip olan yapı, Kurtuba Camii’dir.

 
Sütunlardan oluşan 19 paralel yol, bu doğrultya dik 36 adet yolu dik açıyla keser. 1000 adet olan sütunların çoğu granitten, bazıları da çeşitli taşlardan yapılmıştır. Sütunlar, tuğlalardan ve beyaz taşlardan meydana gelen kemerleri destekler. Aralarındaki biriketlerle kavislendirilmiş üst üste 2 katlı taş kemerler ahşap işlemeciliği harika tavanın yükünü eşit ve dengeli dağıtma amacı ile kullanılmıştır. Bu da Endülüs mimari zekasının bir başka ürünüdür. Orta kısımda birbiri üzerine geçen sekiz küçük kubbeden oluşan orta kubbe ve iç duvarlarındaki Endülüs icadı kabartma süslemeler, Bizans’ın mozaik sanatı, İran’ın çiçek motifleri gibi bir çok süsleme sanatının kullanıldığı ve ku? hattı ile ayetlerin kuşattığı muhteşem mihrabı ile şaheser bir iç mimari vardır. Cami içinde at nalı biçimindeki mihrab, geniş bir şekilde duvarın içine oyulması ile sağlanmıştır. Burada dikkat çeken bir özellik inşatta çalışan işçilerin bazı sütunlara Arapça olarak isimlerini kazıyarak daha sonraki yüzyıllara bir mesaj verme çabalarıdır. Kurtuba Cami, Endülüs Emevi mimarisi için tam bir örnek teşkil etmekte ve bilhassa mimarinin ana hatlarıyla tam bir uyum içinde olan zarif ve göz alıcı süslemeleriyle, bu mimarlık anlayışının en önemli özelliklerini sergilemektedir. İnce sütunlara sahip çifte pencerelerle dışarı açılan binanın dış tezyinatı, vakur ve haysiyetli bir etki bırakacak şekilde en alt boyutta tutulurken, iç tezyinatında tam anlamıyla bir ihtişam gösterisine gidilmiştir.

Caminin içindeki ve dışındaki doğu ve batı rüzgarının yönünün ayarlanması ile cami içerisindeki akustik son derece mükemmeldir. Ses yankılanması caminin her yerinde aynıdır. Kurtuba Ulu cami, Endülüs Devleti’nin başşehrinde olması sebebiyle devletin de merkez camisiydi. Yeni devlet başkanları için biat orada alınır, cihat kararı gibi büyük olaylar onun minberinde ilan edilir, kanunlar halka oradan duyurulur, Kâdî’l-kudât meclisi orada tertip edilirdi. Burası aynı zamanda hem Endülüs’ün hem de bütün Avrupa’nın gözde üniversitesiydi. Dini ve müsbet ilimlerde en seçkin yüksek tahsiller sadece burada yapılırdı. Caminin dış duvarlarında İslam mimarisine damgasını vuran at nalı şeklindeki kemer stilinin orjinalini görürsünüz. Caminin batı tarafında daha sonradan Kardinallik binasına çevrilen Halife’nin sarayı ile Cami arasında son derece dekoratif bir geçiş köprüsü ise tasvirlerde kalmıştır. Batı yönünden avluya girince ilk göze çarpan portakal ağaçları vardır. Kuzey Afrika ve bölge mimarisinin şadırvan tipi olan üstü açık abdest havuzunun yerinde şimdi bir fıskiye var. Muhteşem minarenin yerine çan kulesi yapılmıştır. Avludaki diğer bir dramatik değişiklik cami girişindeki kemerlerin arası kilise mimarisine uygun olarak içeriyi karartmak amacı ile duvar örülmüştür.

Kurtuba şehri 1236 yılında Kastilya Krallığının işgal etmesinden sonra cami, Kastilya Kralı III. Fernando el Santo tarafından “Cordoba Katedraline” dönüştürülmüştür. Kral X. Alfonso zamanında kilise motifleri gotik mimari ile değiştirilmiş ve 14 yy. kadar Kral II.Enrique döneminde kiliseye dönüştürülme işlemi tamamlanmıştır. Kilise’de değişiklikler İnigo Manrique tarafından 1486-1496 yılları arasında Gotik Mimari’nin örnekleri değiştirilmeye başlanmıştır. Daha sonra Juan Rodriguez Fonseca 1499-1505 ve D. Juan Daza 1505-1510, D. Martin 1510-1516 bu süreci devam ettirmiştir. 1523’de Piskopos Alonso Manrique tarafından Rönesans mimarisine uygun hale getirildi. Caminin minaresi 1593 yılında yıkılarak enkazı üzerine bugün görülen çan kulesi dikilmiştir. Cami Katedrale dönüştürüldükten sonra bahçe kompleksi ise değiştirilmemiştir. 15.yüzyıla kadar ekilen portakal ve limon ağaçlarının yanına daha sonra 18. yüzyılda yetiştirilecek zeytin ve servi ağaçları katılarak eski doğulu hava yeniden kazandırılmaya çalışılmıştır.

 
1931’de, Pakistan Başbakanı Dr. Muhammad İkbal, Kurtuba camii ziyaretinde, onun tekrar İslam alemine kazanması için dua etmişti. Daha sonra Piskopos Juan Jose Asenjo, bu süreçten sonra müslümanların camide dua etme isteklerini reddetti. Günümüzde “Cordoba Katedrali” adı altında İspanyol halkına hizmet eden bu yapının belli bölümleri müze olarak kullanılmaktadır. Caminin müzesinde Endülüs Emevilerinden kalma mimari parçaların ve Hristiyan İkonaları sergilenmektedir. Bu yapı tarihi değişikliklere uğramasına rağmen Endülüs İslam mimarisinin izlerini ve cami kompleksini kaybetmemiştir. İslam ve batı dünyası’nın ortak bir mirasta birleştiren bu yapıyı batılı oryantalistler, Melez mimari yapı olarak tanımlamaktadırlar. Mimari zenginliğin, ihtişamın zirvesindeki bu yapı, İslam tarihinin önemli eserleri arasında yer almaktadır. Kurtuba Cami, Unesco tarafından Dünya Kültür Mirası listesine alınmıştır.

Caminin mozaikleri, Bizans’tan gelmiştir. Devrin Bizans kralı Nikeforos, gemilere yüklediği 320 ton renkli cam parçasıyla birlikte Kurtuba halifesine ustalar da göndermişti. Bu ustaların çömezleri olarak mozaik sanatıyla tanışan ilk Endülüslü işçiler, tıpkı Kurtuba Ulucâmii’nin mihrabında olduğu gibi, Anadolulu hocalarıyla birlikte Medînetüzzehrâ’da da çalıştılar.

 1236 yılında Kastilya kralı III.Ferdinand El-Santo Kurtuba'yı işgal edince, kendilerinin kutsal bir gününe denk getirip kardinal ve papazları yanına alarak  Ulu Camiye gelir mihrabın önünde küçük bir şapel yapılarak dua eder camiyi kilise olarak St.Marie Majeure adıyla takdis eder, ancak herhangi  yapısal değişikliğe gitmez. 14.yy başlarında törenler için mihraba yakın Capilla Real daha sonra da Hıristiyan tebasındaki Müslüman mimarlara müdejar mimari stili ile caminin bütünlüğüne sadık kalınarak aynı işçilik tarzıyla Capilla Villaviciosa adıyla küçük kilise yapılmış. Yanı sıra kilisenin yanındaki koridorların ahşap tavanları sökülerek, taş işçiliği ile yeniden yapılandırılmıştır. Caminin 19 giriş kapısı, üçü dışında kapatıldı. 1523 yılında Cordoba Ruhaniler Meclisi Ulu Caminin ortasına katedral inşa kararını aldı. Bu sırada tüm Avrupada Rönesans çağının en parlak dönemi yaşanmaktadır. Bunun için imparator V.Carlos'tan özel izin alınarak mihraba paralel koridordaki 63 sütun yıkılarak Doğu-Batı yönünde kilise inşa edilmeye başlanır. Mevcut minarenin üzerine kare planlı iki katlı çan kulesi ilave edilir. İlk katta 8 kilise çanı ikinci katta sadece önemli dini günlerde kullanılan büyük çan yerleştirilmiştir, kulenin zirvesine Aziz Rafael'in heykeli dikilmiştir. Katedralin yapım süresi, caminin ihtişamını gölgede bırakma isteyen kardinallerin dini baskısıyla, daha sonra gelen hükümdarlar tarafından üç kuşak mimarın farklı mimari tarzlar kullanmasıyla 2.5 asra yakın sürer. Katedrale açılan koridorlarda ve kemerlerdeki değişiklilerden başka, içinde son derece değerli taş ve mücevherlerle bezeli heykelleri, tabloları dini objeleri barındıran sekizgen köşeli müze,  çepeçevre 30 kadar çeşitli azizlere adanmış şapel yapılır. Ana altarın karşısında 1766 da Sevilla'lı heykeltıraş Duque Cornejo imzalı, ağaçlarının Amerika'dan getirildiği koro bölümün yapılmasıyla inşaat tamamlanır.

 

1236 yılında, ele geçirilmesinden sonra öylesine hızlı ve inat bir kilise inşaatına girişilir ki, dünya harikası bezemelerin ve Mağrip sanatının doruklarındaki güzelim yapı çirkinlik abidesine dönüştürülür, Hatta; kilise yapılması emrini veren Kral bile, inşaat sonrasında gördükleri karşısında yıkılır ve inşaatı yapanlara, böylesi bir harika yapının bu hale getirilmesi nedeniyle öfke yağdırır. Kurtuba Camii içindeki en kıyı köşede kalan yerleri bile, ağır Hristiyanlık öğelerinden fresklerle doldurmaları, arkasındaki güzelliklerin tahrip edilmeleri  din fanatizminin belirgin örneklerinden biri olarak karşıma çıkıyor. İster istemez ( dini ayırımlar gözeterek değil ) bu güzelliklerin yok edilmesi karşısında hüzünleniyorum.

İki saate yakın bir süre ayrılamıyor, her kıyı köşesini dolaşıyor, eşsiz Mağribi sanatına, inadına bir kama gibi sokulan freskleri ve İncil tasvirlerini inceliyorum. Saat 17.00’e doğru çıkabiliyorum Kurtuba Camii’nden. Bence şurası muhakkak; tüm feodaller, egemenler güçlerini ancak din yoluyla halklara empoze etmişler.

 Flores sokağının renkli ve hemen her köşesinden çiçekler fışkıran aleminde dolaşıyoruz uzun süre. Hemen hepsi ağzına kadar turist dolu hediyelik eşya dükkanlarından, Kurtuba’yı unutturmayacak magnetler alıyoruz. Çiçekler sokağı biraz zorlama da olsa, Kurtuba Camii Minaresinin en iyi görüntülendiği köşesi ile Kurtuba’nın vazgeçilmez odak noktalarından olmayı hak ediyor.

 Camii çıkışı, Endülüs güneşi şaşkına çeviriyor, neden sonra parlak ışığa alışabiliyoruz. Kurtuba Camii’nin önünde Guadalkuvır nehrinin öte yanına geçiş imkanı veren Roma Köprüsündeyim.

ROMA KÖPRÜSÜ: İsa’dan sonra 1. Yüzyılda Romalılar tarafından ve ağaç kütüklerinden yapıldığı sanılıyor. 16 kemerden oluşuyor, ömrü boyunca pekçok tadilat geçirmiş. 247 metre uzunluğunda, 9 metre genişliğinde ve Kurtuba’nın Hristiyan inanışında koruyucu azizi olan Saint Rafael’in 17. Y.y’da yerleştirilmiş heykelini taşıyor. Mağribi egemenlerden Muvahhid’lerin mirası olarak kabul görüyor.

 Köprünün diğer ucunda Kalahora Kulesi yükseliyor. Kurtuba kentinin en iyi görünebildiği kule terasına ve kule içindeki müzeye girmek için elektronik bilet alıyor verilen audiovisual  kulaklıkla birlikte usuldan çalan Arap müziği eşliğinde gezmeye başlıyorum ( 4.5 € )

 Müzede, şaşılacak şekilde Mağrib kültür, sanat ve tekniğine yer verilmiş. Haritalar, usturlaplar, kentte günlük yaşam çok detaylı maketlerle anlatılmış. Üst katta, saray hayatı, sokakta yaşam, Arap banyoları, Kurtuba Camii’nin maketi ile küçük ama anlamlı müzeyi keyifle geziyorum.

Teras katta, Roma Köprüsü ve ardında beyaz boyalı Endülüs evleri ile Kurtuba gerçekten güzel bir kent. Unesco Dünya Kültürü Listesinde olan bu müze bence, kentin ıskalanmaması gereken yerlerinden biri.

 Usturlab deyip hemen geçmek istemedim; neredeyse insanlık tarihi boyunca, bilim adamlarına pek çok farklı hizmet vermiş olan usturlab’ı kısaca anarak biraz bahsedelim;

 USTURLAP; Zamanı göstermek, denizcilere yol göstermek, bir cismin yerini tespit ettikten sonra diğerinin nerede olduğunu tahmin etmek gibi bir kaç şeye yarayan eski bir cihaz. kimi zaman pusula olarak kimi zaman da saat olarak kullanılmıştır. kelime muhtemelen arapça veya farsça'dır.
 Alet, milattan önce bulunmuş olmasına rağmen, uzun süreler kullanılmış, ve ilk şeklinden oldukça farklı şekiller ve fonksiyonlar almış ve yüklenmiştir. ancak, bunların hiçbirisini bilerek yapmamıştır. sahibi ne istese onu yapmış asla sesini çıkarmamış ve işini yapmıştır, ta ki, artık derisi pörsümeye başladıktan sonra sahibi onun yerine
sextantı kullanmaya başlayıncaya kadar. tabi ki gün olup devran dönmüş sextant da yaşlanmış ve pabucu dama atılmıştır, ancak bu usturlabın trajedisini ortadan kaldırmamıştır, olsa olsa daha kabul edilebilir hale getirmiştir.

Müzede bulunan sinevizyon salonunda bulunan heykellerden biri Averroes’e ait, incelememiş olsam bu ismin meşhur İbn-ü Rüşd’e ait olduğunu hatırlamayacaktım. Kurtuba kadısının oğlu olan Rüşd’ü tanıyalım biraz; Birçok Batılı bilgin İbni Rüşd’ün düşüncelerinin tesiri altında kalmıştır. 1126’da Endülüs’ün Kurtuba şehrinde doğdu. 1198’de Fas’ın Merrakuş kentinde vefat etti.

İbni Rüşd, küçük yaşından itibaren ilim tahsil etmeye başladı. Önce kelâm ve fıkıh ilimlerini, daha sonra zamanın ilim merkezi olan Kurtuba’daki büyük âlimlerden fizik, tıp ve astronomi ilimlerini tahsil etti. Bu ilimlerle ilgili birçok eser yazdı. Edebiyat ve felsefeye karşı ilgi duymaya başladı. Filozof İbn-i Tufeyl ile dostluk kurdu. Onun vasıtasıyla Fas’a giderek, felsefecilere karşı aşırı sevgi duyan Fas Hükümdarı Ebu Yakub’un iltifatlarına kavuştu. Ebu Yakub Yusuf, Aristo’nun eserlerini şerh etmesini istedi ve onu İşbiliye kadılığına getirdi. İbn-i Rüşd, Farabi ve İbn-i Sina ile İmam-ı Gazali’nin ve Batı filozoflarının eserlerini inceledi. Aristo’nun görüşlerini inceden inceye tetkik edip, şerhler yazdı. Aristo ile Eflâtun’un felsefi görüşlerini uzlaştırmaya çalıştı. Yunan filozoflarının yanıldıklarını söyleyen İmam-ı Gazali’ye karşı bu filozofları müdafaa etti.

 Yine, Kalahora Müzesinde Maimonides’in heykeli ve hakkında sunum yapılıyor. . İslam medeniyet havzası içinde yetişmiş ve İbni Rüşd gibi önemli eserler bırakmış olan İbni Meymun’un, İslam Alimi mi yoksa, Moimunidies namıyla Yahudi bir Haham mı olduğu tarihsel çekiştirmesi bir yana Muhammed el Gafaki dünyada ilk katarakt ameliyatı yapan göz doktoru olarak biliniyor.Gafaki’nin ve Maimonides’in heykeline, Kurtuba’nın dar ve gölge sokaklarında rastlamıştık.

 İsa’dan sadece 4 yıl önce Kurtuba’da doğmuş olan ünlü Roma’lı filozof Seneca’nın heykeli de kızgın güneş altında, önünden geçenlerden ilgi bekler gibiydi.

 Açlığımız kendini hissettirmeye başlayınca aklımıza programımıza aldığımız Cerveceria 100 Montaditos geliyor. Kestirmeden Plaza Tendillas’a çıkıyor ve sabah öğrendiğimiz yollardan restoranı kolayca buluyoruz.

 Tapas servisi 19.00’da başlayacakmış, yani daha bir saat var. Sakin bir köşeye çekilip, birer büyük Cruz Campo bira söylüyoruz ( 1.5 € ) yanında parmak patates ile keyifli anlara geçiş yapıyoruz eşimle. Yorgunluğumuzun üzerimizden kayarcasına uzaklaştığını hissederken, geçmiş günlerin gezi anılarını yadediyoruz. Sonra, kalamar ( 2 € ), beş çeşit tapas ( 5 € ) isteğimizi sipariş fişine aktarıyoruz, iki dev Cruz Campo ile keyfimiz daha da katmerleniyor. Tabii, bir pot kırdığımızı sonradan farkediyoruz, İspanyolca menüde kalamara benzetip 2 € ödediğimiz nesne meğer rendelenip preslenmiş soğan kızartması imiş, ama; yine de lezzetle yiyoruz.

 Cerveceria 100 Montaditos’da sipariş vererek istediğinize kolayca ulaşamıyorsunuz. Her masaya iliştirilmiş sipariş fişleri ve yanında kalemler var. Üzerlerinde tapa çeşitleri yazıyor, ama İspanyolca, buradan beğendiklerinizi sipariş fişine dolduruyor ve bankonun arkasındaki tezgahtara veriyorsunuz, sipariş fişi mutfakta yoğun tempo ile çalışan personele iletiliyor ve hazır oldukça sipariş fişinize yazdığınız isimle anons ederek çağrılıyor ve siparişlerinize kavuşuyorsunuz.

 Girdiğimizde kimselerin olmadığı Cerveceria 100 Montaditos laba lab doluyor şamatacı gençlerle. Meğer bu saatlerde Real Madrid – Barselona maçı varmış. Korkunç tezahüratlar ve bağrışmaların dozu yükselirken biz de doymuş oluyor ve çıkıyoruz bu lezzet beldesinden( 16.5 € ).

 Sonra, Ayuntomiento ( Belediye ) Binası’nın yanındaki Roma Sütunlarının karşısındaki San Fernando caddesine giriyor ve ilk gün otobüsle geçerken gördüğümüz çiçekleri sulayan kız heykelinin önüne geliyoruz. Biranın verdiği keyif, kızın heykeline sarmaş dolaş olarak devam ediyor ve eşimle bolca fotoğraf çekiyoruz.

 Cumartesi akşamdayız, her kilisenin önünde süslü püslü insanlar görüyoruz, nikah merasimi için bekliyorlar.

Güzel ve dolu dolu geçen bir gün daha bitiyor Endülüs’te. Sn Fernando caddesini takip ediyor ve hava kararmaya yüz tuttuğu anlarda mekanımız Hostal la Fuente’deki odamıza giriyoruz.

 

26.10.2014   (  KURTUBA  -  MALAGA  )

San Fernando sakinleri dün gece çılgınca eğlendiler. Sabaha kadar yükselen kahkahalar, portakal kokuları ile birlikte girdi açık penceremizden içeri. Cumartesi akşamları daha da bir başka dağıtıyor İspanyollar.

Bir de saatleri kış tarifesine ayarlama faslı var.26 Ekim saat 04.00’da saatler bir saat geri alınacak. İnternetten bakıyorum, İspanya da bu uygulamaya dahil.  Yoksa, yarın sabahtan itibaren, ulaşımlarda sorun yaşayabiliriz. Yarın sabah 10.00’da Kurtuba’ya veda ederek, bir başka Endülüs kentine Malaga’ya geçeceğiz. Bir ara uyandığımda I-pad’a bakıyorum, otomatik olarak geri almış saati. Artık, sabah erken otobüslerinde karanlıkta yollara düşme bitiyor.

Sabaha küçük bir kaosla başlıyoruz. Renfe tren istasyonu önünden kalkıp, hostelin bulunduğu San Fernando caddesinden geçen 3 hat nolu otobüsü güzergahını çözmeye çalışıyorum. San Fernando caddesi çok dar olduğu için, trafik tek yönlü akıyor. İnternetten hattın rtasını çıkarıyorum, yeterli olmuyor. Resepsiyondaki kıza soruyorum, caddenin sonunda soldaki El Ribera durağından binmemizi söylüyor.

Kurtuba, akşamın çılgınlığından yorgun düşmüş, sokaklarda kimseler yok bu Pazar sabahında. Kafelerin, barların önünde kırık kadehlere basmamaya çalışarak ilerliyoruz El Ribera’ya doğru. Durakta asılı listede belirtilen dakikasında durağın önünde duruyor bizi Renfe tren istasyonunun karşısındaki otogar’a götürecek otobüs ( 1.26 € ).

Renfe durağında iniyoruz. Hava soğuk bu saatlerde, Endülüs’e yakışmayan 12 derece sıcakta ürperiyoruz. Kara ikliminin cilvesi bu, az sonra ısı yine 36 derecelere yükselecek. Çaresiz içeride bekleme salonunun buz gibi demir koltuklarına oturuyoruz. Yolculuk yaklaşık üç saat sürecek, bilet bedeli 14.90 €. Terminal içindeki kitap standını açıyor genç adam miskin hareketlerle. Kalkıp bakıyorum, Sofokles, Kafka ve Lorca’nın kjitapları çarpıyor gözüme. Vay be diyorum, Esenler otogarında kitap standı görebilecekmiyiz, hem de, düşünürlerin, şairlerin kitaplarını satan kitap standları. İspanya’da 200-300 sayfalık kalın sayılabilecek bir kitap 5 € civarında satılıyor ki, genelde ülkemize göre daha ucuz bence.

Tam saatinde kalkıyor otobüs. Çok geçmeden İbn-i Fırnaz Köprüsünden geçiyoruz. Fırnaz’dan söz etmeden geçmek olmaz, 810-888 yıllarında Kurtuba’da yaşamış gökbilimci ve şair. Uçağın mucidi sayılan Wright Kardeşlerden 1023 yıl önce, kuş kanatlarından yaptığı uçağı çalıştırarak uzun süre havada kalmayı başarıp, kazasız belasız indirmeyi başarmış bir dahi. Gözlüğü de ilk keşfeden ve görme kusurlarını camla düzelten bir bilim adamı.

Malaga’ya 170 kilometre yolumuz var. Kortoba giderek uzaklaşıyor bizden. 

 

  

 
Toplam blog
: 80
: 6572
Kayıt tarihi
: 04.03.07
 
 

Hayatın anlamı; anlamlı yaşamaktır. ..