Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Mart '09

 
Kategori
Anılar
 

İşte benim Camel Trophy'im

İşte benim Camel Trophy'im
 

Camel trophynin ilk parkurunu geçmeyi başardım... Sıra ikinci parkurda. İşte size ilk parkur anılarım :)

Eğer bir çocuğunuz varsa; hiçbir zaman mezun olamayacağınız macera akademisinin hazırlık sınıfı olan camel tropy’e başlamışsınızdır. Büyük sınıfların, çaylaklara hazırladığı oyunlarda olduğu gibi ‘Evet, şimdi düzlüğe çıktık, sonunda rahatladık’ dediğiniz anda;( hatta çoğu kez bu cümlenizi bile tamamlayamadan) hooop yeni bir geçmeniz gereken parkurla karşı karşıyasınızdır. Parkurun zorluğu ise çocuk sayısı ile doğru orantılıdır. Bugüne kadar ben hiç bu zorlu hazırlık sınıfını geçeni görmedim, işitmedim.

Camel Trophy’de ben henüz ilk parkurdayım. İnanın bu bölümde bile öyle tuzaklar dolu ki, çoğu kez kendimi çamurun içinde otururken, halının, duvarın, yatağın üzerinden yiyecek temizlerken, az önce tuvaletten çıkmış olduğumuz halde ıslak giysileri değiştirirken, makine çalışıyor olduğu için sıra bekleyen çişli, yemekli giysileri ayıklamaya çalışırken, iki oda, bir salon evin düzenli hali daha beş dakikasını doldurmamışken, dağıtılan köşesini düzeltmeye çalışırken, gezmeye gideceğimiz anlarda, bebeğinin üstünden çıkartıp illa bunu giyeceğim diye tutturduğundan kendimi onu ikna etmeye çalışırken, parktan topladığı çakılları, taşları neden eve sokamayacağımızı anlatırken, ütünün oyuncak araba olmadığını, çıkartmaları duvara yapıştırmaması gerektiğini, sevdiği çizgi filmin günün belli saatinde başladığını, televizyon yayın akışı ve CD. ler arasındaki farkı anlatırken, yaparken, ederken, sonra tekrar, tekrar, tekrar... İşte size yeniden başa döndüğüm anlardan biri ve laf aramızda ben bu akademiye bayılıyorum.

ANNE, BU NE?

Elif otururken, oyun oynarken, giyinirken, hoplarken, zıplarken (özetle eylem fark etmiyor) birden durup gözüne kestirdiği nesneyi göstererek yada getirerek: Anneeee, bu neee? Der. Diyalog şöyle devam eder.

-Bu cezve anneciğim.

-Ne yapıyoz ki bununla?

-Kahve pişiyoruz anneciğim.

-Neden?

-İçmek için.

-Neden içiyoz ki?

-Canımız bir şeyler içmek istediğinde, misafir geldiğinde...

Genelde 3.basamakta takılıyorum. Biliyorum ki bundan sonraki soru ya-Neden canımız içmek ister ki? Ya da –Neden misafir gelir ki? Olacak. İşte o anlarda imdadıma üç, dört yaşlarında edindiğim hayali kahramanlarım yetişiyor. Açıkçası üç yaşında edindiğim genelde hayvan figürlü kahramanlarımın otuzumda da hala yanımda olduğunu bilmek beni acayip rahatlatıyor. Daha cümlemi bitirmeden mutfakta, salonda, odasında ya da balkonda dolaşan bir fare, kedi, kuş, deve, zürafa vb. imdadıma yetişiveriyor. En inandırıcı halimi takınarak aaa, gördün mü masanın altından fare geçti, Neden geçti ki acaba? Annesini mi arıyor yoksa gel bakalım deyip olay mahallinden uzaklaştırıyorum. Eğer şanslı isem oyunu lehime döndürüp ben, - neden?- sorularına başlıyorum. Genelde ben hangi basamakta takıldıysam bir üst basamağa kadar devam edip, -işte öyle – diye bitiriyor cümlesini. Sonra o başlıyor.

-Anneee, bu neeee?

-Yaka iğnesi anneciğim.

-Ne yapıyoruz ki bununla?

-Ceketimizin, elbisemizin yakasına takıyoruz.

-Neden takınıyoz ki?

-Giysilerimiz güzel gözüksün diye.

-Neden ki?

-Süslü duruyor, hoş gözüküyor, daha bir özenmiş havası katıyor.

-Neden süs oluyor ki öyle?

-Şık duruyor, benim kedim nerede acaba, fareyi yakaladı mı yoksa gel bakalım.

Açıkçası henüz çözemedim. Kim kimi oyalıyor, kim kimi kandırıyor oyunlarla. Ben, anne olarak kendimi akıllı sanıp sözde onun dikkatini başka yöne mi çekiyorum? Yoksa o, annem yine bilemedi bari mahsuscuktan onun kedisini arayayım bari...mi? diyor!!??...

WİNX KIZLARI

Çocukluğumdan beri hep iğreti gelmiştir bana Barbie, Sindy bebekler. Ta o günlerden beri, eğer kızım olursa onu trendi oyuncaklardan uzak tutacağım demişimdir. Kızımın üç yaşına gelmesiyle fark ettim ki; çocuklar büyüdükçe hakikaten kontrolleri zorlaşıyor. Siz ne kadar bir şeylerden uzak tutmaya çalışsanız da alıcıları o kadar hızlı çalışıyor ki, sizin farkında olmadığınız pek çok şeyi onlar sizin hayatınızın başköşesine oturtmuş oluyorlar. Fark ediyorum ki; kızımı barbielerden uzak tutmuş olmam, benim başarım değil. Trend değişmiş. Şimdi moda Winx kızları.

Winx kızları ile maceramızda böyle başladı. Kızımın kendine idol aldığı bir Hazal ablası var. Pek akıllı, pek trendi maşallah. Sekiz yaşında ve Elif’le araları çok iyi. Hep özlemini çektiğim abla-kardeş ilişkisini henüz üç yaşındayken yakalamış gözüküyor. Allah muhabbetlerini arttırsın. Arttırsın ama bu muhabbetlerinin ucu bana dokunuyor.

Hazal ablasına oturmalara gittiğimizde çekiliyorlar bir köşeye, kıkırtılar, gülüşmeler, fısıldaşmalar. Biz annelerinde işine geliyor tabi. Aman kafa dinleyelim biraz, kavga etmesinler de... Bu sözde kafa dinlemelerim bana hep pahalıya mal oluyor ama... Henüz akıllanamadım bu konuda. Yine bir gün Hazal abla ziyaretimizin dönüşü;

—anne, vink alsana bana da

—O ne anneciğim?

—vink diyom hani böğle kızlar vağya, hani saçları vağya, yani böğle oluyo ya, işte öğle. Alsana banaa...

—Olur, anneciğim, öğreneyim ben Hazal ablandan, alayım sana paramız yeterse...

—Tamam, yani böğle saçları vağya, anladın mı, ondan tamam mı?

—Anladım anneciğim.

Oysa hiçbir şey anlamadım. Ama hayat denen süreç öğretiyor insana her şeyi.

Elif’le aramızda bu konuşmadan yaklaşık bir ay sonra, bir komşumuz ev ziyaretine gelirken pike takımı getirmişti. Açtım baktım. Cicili bicili bir şey. Üstünde barbie bebek benzeri bir şey var. (İyi ki barbie ya da sindy değil, pembelerden sıkıldım artık.) Canlı renklerde. Tam çocuklara göre yani. Elif’in karyola boyutu küçük, sonra kullanırız diye gardolaba kaldırdım. Hani büyüyünce Elif kullanır diye.

Bir gün gar dolabı düzenleyeyim dedim. İçi fena halde karışmış. Yatağın üstüne boşalttım her şeyi, yavaş yavaş yerleştiriyorum. O sırada Elif odaya girdi. Ganimet bulmuş sevinciyle ; -anneee, bana vink almışsın. Dedi ve yatağa tırmanmaya başladı. Şaşkınlığı tahmin ederseniz. Yatağın üstüne bakıyorum. Kazaklar, çarşaflar üstü fena halde karışık. Vink ne ki acaba? Toprak eşeler gibi kazakları, çarşafları iteleyip en alttaki komşumuzun getirdiği pakete ulaşıyor. İşin ilginç tarafı paket henüz açılmamış. Anne, açsana bana bunu, annem bana vink almış...Kızım nerde bu vink göstersene bana diyorum, şaşkınlığımı üzerimden atıp. Ambalaj üzerindeki resimlerden anlamış meğerse bizim ki... Üstünde Winx club yazıyor. Açtı tabi hemen paketi, sersene yatağıma lütfen, lütfen anneee...Serdik, pek şık durdu doğrusu... Anne bak bu Stella, seninde Stellan var mı? Yok anneciğim. Elif Stella sevdasına o gece yatağında uyudu ve bu bir hafta kadar sürdü. Bizde rahat ettik tabi. Her gece onüç kilo ağırlık çalışması pek hoş olmuyor doğrusu. Sonra Hazal abla ziyareti yaptık yine. Bu sefer Konuşmaları dinliyorum, akıllandım artık. Benimde vinkim var. Stellam var benim. Ben abla oldum ama cümleleri odayı dolduruyor. Akşam eve gelince, iyi geceler dileyip Stella yorganı ile uykuya dalıyor. Babası ve ben pek mutluyuz tabi. Kızımız büyüdü artık kendi odasında uyuyor diye. Oh, ne güzel yatağında uyuyor artık derken, gece saat iki. Gaipten sesler geliyor kulağıma; anne, anneeee benim Floram nerdeeee? Anneeeee... Uyanıyorum, kızım ne Florası senin Winx in var, Stellan var... Floram yok ama nerdeee? Dolaba bakalım mı? Belki oradadır, ne dersin? Dolaba bakıyoruz, sabah daha detaylı arayacağım dolapta söz! Diyorum. Bir şekilde ikna edip uyutuyorum yine... Ertesi gün öğreniyorum ki; Winx denen grubun altı tane kızı varmış. Stella, Flora, Bloom. diğer üçünü öğrenemedim daha... Hazal abla ziyaretlerimizde diğer üçünü de tamamlayacağız inşallah.

Bu arada, her gece odalar arası onüç kilo ağırlık çalışmam devam ediyor. Bilginize.

 
Toplam blog
: 119
: 1401
Kayıt tarihi
: 11.02.09
 
 

Ben kimim? Tüm sıfatlarımın dışında doğduğum günden beri bu sorunun cevabını bulmak için sürekli ..