- Kategori
- Güncel
İyi de bunlar da var (Güzellikle tamam da ya sorunlar- Yazmayacak mıyız?)
Efendim bir kere şunu belirtmekte fayda mülahaza ediyorum; herkesin düşüncesine son derece saygılıyım. Benim gibi düşünülsün istemem hatta benimle tıpa tıp aynı düşüncede olana da acırım. Herkesin bir düşüncesi prensibi görüşü hayali olmalı…
***
2000 yılının hemen başında dünya da bilişim “iletişim” çağı yeni bir dönemi başlattı, sınırlar, gizlilikler ortadan kalktı, tabiri caizse “hasretler” bitti. Bu tarihe gelene kadar dünyanın hemen her yerinde olduğu gibi ülkemizde de ekonomik sarsıntılar oldu, hepimiz nasibimizi aldık. Bireysel suçlu aramak eşyanın tabiatına aykırıdır. Toplum olarak üzerimize düşeni adam gibi yapmadığımız için yediden yetmişe hepimiz suçluyuz…
Ve 2000 yılından sonraki devir ülkemiz için Allah’ın bir lütfudur, her kim bu dönemi yaşamak ve yönetmek için talip olsaydı çağın gereklerine uymak zorundaydı, çünkü insanların gözü açıldı, halk bilişim çağı(iletişim), teknoloji sayesinde şimdiye kadar görmediklerini görmeye başladı.
Ülkemizde yaşayanlar dünya insanlarının sahip olduklarını gördüler. Sahip olamadıklarına sahip olabilmenin yolunu aradılar çalıştılar çabaladılar, halen de aynı hasletle çalışıyoruz.
İktidara gelenlerin elinde sihirli değnek yoktu, ya çağa ayak uyduracaklar ya da yok olacaklardı, çağa uydular, eğer çağa ayak uyduramasalardı hepimiz birlikte batacaktık, şükürler olsun ki uydular. Ama bütün bunların bir bedeli vardı ve bizde ödemek zorundaydık…
***
Dünyanın daha doğrusu evrenin bir kuralı var, bir şeyi yoktan var etmeye kalkarsanız mutlaka var olan bir şeyi de yok etmeye başlarsınız. Örneğin devasa kentler kuruyorsanız, kurduğunuz yerde bitki ve hayvanların büyük bölümünü yok edersiniz. Ki, bugüne kadar sadece ülkemizde değil dünyanın hemen her yerinde böyle olmuştur. Ancak bu demek değildir ki, kentler kurmayalım yeni yerleşim merkezleri açmayalım, zaten Allah insana aklı da zekâyı da bu nedenle vermiştir dekor olsun diye değil ki…
İşte aklın zekânın devreye girdiği çağdaş modern gelişmiş ülkeler bunlara çare bulmuş; yok etmeden hatta çoğaltarak birlikte yaşamanın yollarını keşfetmiş ve engel tanımadan uygulamaya başlamışlar…
Bunun için en önemli şeyi unutmamışlar; herkesin kabul ve tasdik edeceği yasaları hayata geçirmekle ama ihtiyaca kişilere göre değil geleceği görerek çıkarılan yasalarla…
***
Güçlü olmanın ve bunu devam ettirmenin tek bir kuralı var; “önüne çıkanları acımadan yok et ya da engelle…”
Güçlünün çağımızda kazanmasının tek yolu var; zayıfların zafiyetlerini bul ve yönet, önce alıştır sonra besle ve arkasından muhtaç et ki senin kazancının önü kesilmesin…
Hiç kimsenin inkâr etmemesi lazım, şu anda ülkemiz toplu iğneden bu yazıları hazırladığımız bilgisayarlara sağlıktan eğitime yargıdan spora kadar hemen her alanda yurt dışındaki güçlü ülkelere muhtaç. Sadece bir tek örnek vereceğim: Biliyor musunuz? Evimizin mutfağında kullandığımız her yüz malzemenin 86,4 ü yabancı menşeili, üstelik öyle bir durumdalar ki alışkanlık yapan türde, kullanışlı lüks ve rahat. Biz üretemiyoruz üretmeye kalksak bile onlar kadar iyi değiliz, haliyle de kendi malımızı tercih etmiyoruz. Vazgeçenimiz, kullanmam diyenimiz var mı? Yok…
Kendi ürettiğimiz yaş sebze meyve dışında hemen hemen hiçbir şey kalmadı, ama yok da değil…
Güçlünün varlığını korumak zayıfın, muhtacın kazanımlarını korumak ve sürdürmek zorunda olan bir dünya…
Diyeceksiniz ki herkes bizim ülkemizi mi kullanıyor, hayır biz de bizden zayıf ülkeleri kullanıyor güçlü ülkelerle bir olup zayıfları sömürmeye çalışıyoruz. Tabiatın kanunu böyle oldu, suçlu aramanın ne gereği var…
***
Bunları neden anlattığıma gelince ülkemizde son yıllarda yaşananlar sanki bir mucizeymiş gibi anlatılmaya, anlatılırken de geçmişte yaşananları ortaya koyarak yapanların alternatifinin olamayacağı vurgulanıyor sık sık, bunun yanlışlığına bu düşüncenin de kişinin kendini inkâr ettiğini vurgulamak içindir. Hiç birimiz ama hiç birimiz bizim isteklerimiz hayallerimiz doğrultusunda ülkemizi yönetecekleri seçemeyecek kadar kör, sağır ve aptal değiliz.
Ancak “güçlü” buna çare bulmuş; seçim sisteminde seçmek istediğimiz değil seçtiklerini seçmemizin yolunu açmışlar deva diyerek. Onlar seçiyorlar biz onaylıyoruz sadece…
Daha akılcı daha yapıcı ve uzlaşıyla bezenmiş kararlar alınabilseydi olumsuzlukların hiç biri yaşanmaz, bugün halkın büyük bölümünün ortaya koyduğu “itirazlar” yükselmez eylemler olmazdı…
***
Gelelim sıkça tartışılan ve önümüze koyulan meselelere: Ben diyorum ki don lastiğimize kadar bağımlı ve borçluyuz. Her yüz kişiden 86’sı bankalardan aldığı krediyle yaşıyor. Bana geçmişteki ekonomik krizlerden bahsediyorlar, iyi de kardeşim madem ben aynı sıkıntıları yaşayacaktım neden yeni bir iktidarı seçtim?
Deniliyor ki IMF e olan borcumuzu ödedik artık borç veren bir ülke olduk daha ne olsun. İyi güzel hatta hoş, itiraz eden olur mu gerçek olsa, itiraz ne kelime inanın ben “Küçüksaat” meydanında göbek bile atardım.
Amma velakin durum böyle değil ki; sadece son dönemde ABD den alınan 60 milyar dolar Suudi Arabistan’dan alına 40 milyar Dolar Katar’dan alınan 37 milyar dolar kredi neyin nesi? IMF dünyada en büyük ortağının ABD’nin olduğu en büyük kredi kuruluşudur. Bu kredi kuruluşunu özellikle diktatörlükle yönetilen “Müslüman” krallıklar ve emirlikler destekler. IMF den almadınız ama ABD den ve Arap Ülkelerinden aldınız farkı ne?
Bu ülkenin cari açığı 400 milyar doları buldu peki, bu nedir? Size göre borçlar “açık kredi” değil midir?
Dostlar; “Cari açıklar” ödemekle mükellef olduğunuz iç ve dış borçlarınızı ifade eder. Ödemeyecekseniz o başka; bunun sonu da yeni bir “kapitülasyonlar” devridir. Kimse ne malını ne parasını karakaşınız kara gözünüz için vermez…
***
Bu ülke giderek parçalanıyor, halk ikiye bölünmüş durumda. Örneğin dinimiz sömürülüyor özellikle de “türban” denilen giysi ile kadınlarımız sömürülüyor, eğitimin refahın huzurun gelişmenin önü kesiliyor, bundan ve buna alet olup “türbanda” direnenlerden hoşlanmıyorum, dediğimde bana verilen cevap; türban bu ülkede sorun değil sorun türbanla sorunu olanlarda, ne demek “hoşlanmamak?”
İyi de; bu konunun devreye girdiği günden bu yana bu ülkenin başı belalardan kurtulmadı, ne zaman çağdaşlaşmaya kalksanız önünüze engel, çağdaş modern bilimsel eğitim almaya kalksanız engel, insanca hakça dostça yaşamaya kalsanız engel olarak önünüze koydular. Ülke “dinciler ve dindarlar” diye ikiye bölündü bu yüzden.
Kılık kıyafet “engel değildi ama engel oldurdular” bunu anlatmaya çalışıyorum, bana geçmişte “türban eylemlerini” ve yaşananları anlatmanın ne anlamı var. Sanki ben o günleri yaşamadım mı, diyorum bu sefer de peki, niye bunları yazmıyorsunuz, diyorlar. Bakın kardeşim niye yazmadığım şu cümlemde var; “Türban engel değildi ama engel olarak önümüze konuldu.” Bu kadar basit, yazarak onların(?)reklamını niye yapayım…
***
Ülkenin en önemli kaynakları satıldı halen de satılıyor, bu yakın gelecekte çok büyük sorunlar olacak parçalanacağız, bazı şeylere engel olamazsak dünyanın içinde olduğu ekonomik krizden yara alacağız diye yazıyorum. Bana öyle garip guraba örneklerle geliniyor ki ülke dünyanın en büyük ekonomik güçlerinden biri haline gelmiş gibi sunulup bunların önemsiz hatta yalan yanlış olduğunu söylüyorlar. İyi de; bugün en güçlü ülke Amerika bile ekonomik krizle baş etmeye çalışıyor, uyarmanın neresi yanlış? Adama sorarlar cebinde kaç kuruşun var diye?
Kazanımlarımız değerlerimiz satılıyor diyorum inanmıyorlar. Bugün 92 Banka var ülkemizde, Türkiye İş Bankası dışında yabancı ortağı olmayan bir tek banka yok. Ziraat, Vakıflar ve Halk bankasının bile yabancı ortakları var, hem yüzde beş on hisseyle değil en az % 47 oranındaki hisselerle…
Ülkenin elinde yerli ortaklara ait fabrika sayısı saysanız parmaklarınızın sayısını geçmez oysa on yıl öncesine kadar sadece Adana da yerli ortakların sahibi olduğu tam iki yüze yakın fabrika vardı, bugün adam gibi sadece (17) fabrika var. Size bu imkânları tanıyanlar evrenin kuralını uyguladılar; kendi sanayilerini kurup sizin sanayinizi ya yok ettiler ya da çepeçevre kuşattılar…
***
Yabancıların kazanımları bu ülkede kalmıyor, özelleştirmelerimizden elde ettiklerimiz yabancı ortaklıkların döviz transferini bile karşılamıyor diyorum, kızıyorlar. İyi de; biliyorsunuz ülkemizde en karlı iş kollarının başında “inşaat” sektörü geliyor, bugün İstanbul da faaliyet gösteren “inşaat şirketlerinin” çok büyük çoğunluğu yabancı ortaklıklardan oluşuyor. Sadece “inşaat” da değil hemen her iş kolunda durum aynıdır. Konsorsiyumlar da yabancı ortak sayısı yerli ortak sayısından daha fazla ve daha güçlüdür.
Onlar bu ülke kazansın diye burada değiller ki, kendileri ve ülkeleri kazansın diye buradalar, tıpkı bizim müteahhitlerin Libya da Irak da Afganistan da orada burada oldukları gibi. Zaten giden de bir daha gelmiyor, niye sizce?
Otomobil sektörü ihracat rakamlarımızın başında geliyor, iyi de bizim yerli otomobilimiz bile yok, motor şanzıman diferansiyel bile imal edemiyoruz. Yan sanayi üretimine bile dolayı iznimiz var. Bu sanayinin “ihracat” rakamlarının içinde bile yer alması çok büyük hatadır, diyorum aynı cenahlar kızıyorlar…
Bir ülkenin ihracat rakamlarının ana kaynağı “kendi ürettiklerinin yurt dışı” edilmesidir. Almanya monte edilmek üzere Türkiye’ye gönderdikleri Opel BMW Mercedes marka araçlarını kendi ülkelerinin ihracatı olarak göstermekte, aynı anda sadece monte ettiğimiz Alman marka otoları bizlerde çoğunu az gelişmiş ülkelere gönderip kaynaklarımızda “otomobil ihracatı” olarak göstermekteyiz, sizce de bu yanlış değil mi?
Rahmetli Turgut Özal bunu 1984 yılında AB ve ABD nin dayatması ile o zaman ki 17 sayılı Türk Parasını Kıymetini koruma kanuna ilaveten çıkardığı bir kararnamede “yurt dışından gönderilen ürünlerin az veya çok işçilik görmesi kaydıyla ihracat rakamlarına dâhil edilmesine” ilişkin ek maddeler koyarak yaptı. Şu anda hala o maddeye atıflar yapıyoruz. Kusura bakmayın ama bu tıpkı “El damatlığıyla gerdeğe girmek” gibi bir şey.
Otomobil sektöründe tek kazancımız halktan alınan aşır vergilerdir, dünyanın en pahalı yakıtını en pahalı araçlarını kullanıyoruz…
Bir rakam daha vereyim; Ülkede satılan her yüz aracın sadece 7 si nakit parayla alınmakta geride kalanların 82’si taşıt kredileriyle geri kalanı ise takas yoluyla satılmaktadır.
***
Bu ülkenin eğitim sistemi iyice bozuldu, tarikatlar cemaatler kuşattılar diyorum bana yıllarca “türbanlı kızlarımızın” eğitim almaması doktor hemşire olmaması devlet dairelerinde çalışmaması için engel oldular acılar çektik, türban eylemleri yaptık, şimdi niye zorunuza gidiyor, diyorlar.
Bakın arkadaşlar “türban eylemlerine” muhatap olmuş kendi tabirleriyle acı çekmiş gerçek kişi sayısı on binleri bulmazken, doğu ve güney doğu illerimizde okul yüzü görmeyen adam gibi eğitim alamayan tam 3 milyon Kürt ve Alevi kız çocukları kadınlarımız var. O kız çocukları halen PKK denilen kan emici bir örgüte katılarak bu ülkenin polisine askerine kurşun sıkmaya ve ülkeyi kaosa sürüklemeye gidiyorlar, çocuk yaşta evlendiriliyorlar. Oralardaki derebeylikler ağalıklar terör örgütleri o kızların kafalarını kaldırmaya izin vermiyor…
Sorarım sizlere; şimdiye kadar niye onlar için adam gibi ses getiren “türban eylemleri” yapmadınız, niçin “özgürlükler” adı altında onların haklarını korumayı düşünmediniz?
Sizin onlardan ne farkınız var sizi onlardan üstün kılan “muhafazakâr” bir partinin seçmeni ya da yandaşı sempatizanı olmanız mı? Nedir?
***
Diyorum ki; taksim ve Gezi Parkı eylemlerinde demokrasi ve özgürlük isteyen dayatmalara direnen insanlar çok işkence gördüler dayak gaz cop yediler, hatta öldüler, devlet bu değil devletin görevli işkence ve öldürme değildir… Diyorum ama maalesef bir öğretmen arkadaşımız “Türban eylemlerinde bir şehidimiz” var diye yanıt veriyor…
Temel ve Dursun kahvede oturuyorlarmış.
Bir sinek musallat olmuş, bir Temel’e bir Dursun’a konuyormuş.
Ellerini kollarını bir sallamışlar iki sallamışlar
Sinek “Nuh diyor peygamber demiyor” misali bir türlü gitmiyormuş.
Nasıl kurtulacaklarını düşünürken;
Tam bu sırada sinek gitmiş Dursun’un alnının ortasına konmuş. Temel belinden çıkardığı tabancayla nişan almış
Ve “dan!” diye Dursun’un alnına konmuş sineği vurmuş. Tabi Dursun da sizlere ömür…
Kahvede oturanlar Ula Temel niye böyle yaptın deyince Temel; “fena mı oldu bir bizden bir onlardan…” demiş…
Bilmem anlatabildim mi?
***
Daha yazacak onlarca yüzlerce binlerce sorun var, olumlu şeyleri yağlaya ballaya yazıp çizen çok arkadaşımız var, benim işim bu değil, olumsuzlukları yok sayarak deve kuşu gibi kafamı toprağa gömemem…
İyi tatiller…
Erdoğan ÖZGENÇ