​ İyi öğretmen mi? Bu düzende mi? O değeri bulabilene aşk olsun ki o ne şanslı kişidir!... / Eğitim / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Ocak '11

 
Kategori
Eğitim
 

İyi öğretmen mi? Bu düzende mi? O değeri bulabilene aşk olsun ki o ne şanslı kişidir!...

İyi öğretmen mi? Bu düzende mi? O değeri bulabilene aşk olsun ki o ne şanslı kişidir!...
 

Senelerdir sadece kişinin ezber ve şansını ölçmede müstesna; fakat asıl önemlilerini- sorgulama, gözlem, hitabet ve dahasını- ölçmede aciz bir sınavla senelerce ezberlemekten, işsizlikten beyni sulanmış ve bir şekilde ama ezberleyerek ama şansıyla asgarinin üstünde puan alan kişiler "öğretmen" kisvesi altında çocuklarımızın başına getiriliyor. Hayallerdeki dört başı mamur geleceğimizin başına dikiliyor devletimizin kadrolu, sözleşmeli, ücretli öğretmenleri ve “âti” başını her kaldırdığında, “öğretmen” kişi geçiriyor küreği kafasına ki kaldırmasın o başını, haddini bilsin ve sussun! 

Senelerdir çocuklarımız, gençlerimiz, biz, hepimiz susuyoruz. “Söz gümüşse sükût altındır” sözünü düstur ediniyoruz… Orasından burasından kırpıp benimsiyoruz bu sözü... O sözün gümüş olduğunu, gümüşün ne olduğunu unutup sadece “altın” a yöneliyoruz ve sessizliğe gömülüyoruz. Bu sessizliğe inat karşıdan selenler, çığlıklar yükseliyor… Ezberler yeni baştan hatmediliyor. Bu hatim, bu tekrar içinde bilginin adı yok… Bilginin varlığı, hükmü yok… Dilden dile dolaşırken kırılmış dökülmüş, yamru yumru olmuş, aslından bihaber birkaç kelam var… O kelam ki bu güne kadar dogma kabul edilmiş, biat edilmiş… Sorgulanmaz, irdelenmez… O yüce kattan geldiğine inanılmış, inandırılmış… Bilginin yoksunluğu suları böylesine bulandırmış ve en dipte adeta ışıldayan asıl kaynak, asıl bilgi görülememiş. Ve o bulanıklığa karşı çıkanların pek azı o ışıltıya ulaşıp ebede kadar onun ışıltısında kaybolmayı yeğlemişler, ulaşamayanlar ise meçhul, bulanık dalgalar arasında yitip gitmişler… 

Eğitim ne de olsa bu… Eğilmiyor, eğitiliyorsun; öğrenmiyor, öğretiliyorsun… Bu durumda yapman gerekenler, susmak, söylenenleri uygulamak, susmak ve susmak… Sorgulamak mı, ne haddine?.. Hele de öğretmenin bilgisini… Öğretmen ki her şeyi bilir, her şeyi görür, her şeyin en doğrusunu söyler… Başka bir dünyaya ait o… Bir engin deniz… di… Eski zamanlarda, “öğreten” kisvesine bürünenler bir engin denizdi… Bilgisiyle dünyasını, dünyaları aydınlatır, ışığa boğardı. Ezber olanı değil, yüreğini, insanı, âlemi anlatır; âlemin bir zerresi olabilmeye çağırır, en iyi zerre olmayı öğütlerdi… “Bilgi” denilen o büyük gücü, kırıp dökmek, nefsinin gücünü göstermek için değil; karşısındakinin varlığının büyüklüğünü, âlemin büyüklüğünü göstermek için yakar, parlatırdı… Şimdi mi? Günümüzde başka bir rolde uyuyup sabah “öğretmen” rolüne bürünenler, ezberleri anlatan o değerli kitapları ellerine alıp yazdırıyorlar da yazdırıyorlar öğrencilerine… O ezberleri güzellikle ya da zor zoraki o tertemiz beyinlere tıkıştırmaya çalışıyorlar, tehlike sinyali verdiğinde ise suç yine onların… Terbiyesizler çünkü… Sormak yok, itiraz yok, sadece kabullenme var. Koşulsuz kabullenme var sadece tanıdıkları… 

Bu tertemiz beyinler teknolojinin verdiği özgürlüğe sığınıyorlar, bu kadar özgürlüğü de hazmedemiyorlar, alışkın değiller çünkü… İşler iyice sarpa sarıyor, öğretenini sorgulamakla kalmıyor teknolojinin sunduğu nimetlerle kucağını iyice doldurup onun sadece avucuna sığdırdıklarını küçümsüyor, aşağılıyor. Çünkü o bunu gördü, işte sadece bunu, öfkelenmeyi, aşağılamayı öğrendi. Birileri de devrin değiştiğinden, artık “öğretmen” in pek bir rolü kalmadığından, ileride ise gözünü sevdiğim teknolojinin öğrenmede her şeye yeteceğinden dem vurdu, sözde destek verdi çocuğuna, yeğenine, torununa… Yadırgadı bir şeyler öğretmeye çabalayanı… Hatta hor gördü, e devran dönmüştü o da hor görülmüştü… 

“Öğretmen” ise unuttu ezberini, tiratlar birbirine girdi… Sordu, soruşturdu bir vakit… Mecburiyetin sınırlarını zorladı ilkin… Fakat o kadar yoruldu ki darbe almaktan, yaşamak için sınırlayanların eteğinde yaşamaya mecbur oldu… Bedbaht, mutsuz, ışıksız olarak… Ve o da hor gördü, o da sınırlandırdı alt katındakini, eteğindekini… Değerini yitirdi ve bir daha da bulamayacağına kanaat getirip, vazgeçti zorlanmaktan; “değer”inin olmadığına, değerini bulamayacağına hükmetti… Gel gör ki ışık oydu, değer oydu, alt katı ve üst katı aydınlatacak oydu… O da vazgeçti kandille cedelleşmekten… 

Gün gelecek, yine devran dönecek ve öğretmenin medeniyet oyununda nasıl bir role büründüğünün herkes, en çok da öğretmen olan farkına varacak. Tacizler, şiddet, aşağılama, aşağılanma, acizlik ve en çok da bu kadar rezilliğin "eğitim verme" bahanesine sığdırılması silinecek, yok edilecek zamanın derinliklerinde kaybolacak. Ve o zaman öğrencilerimiz onun bunun ne yaptığını, hesapsızca özgürlük yarışına girmeyi bırakacak ve sağlıklı bireyler olarak hayatla hem- hâl olacak. Bir birey olabilecek. Ve biz, yani oyunda eksiklik olduğunu hissedenler, oyunu izlerken huzurun terk ettikleri tüm bu olanları keyifle seyredip bu eşsiz mutluluğun tadına varacağız. Umut, şu düzene inat yine umut!.. 

Işığınız hiç sönmesin!.. 

 
Toplam blog
: 3
: 993
Kayıt tarihi
: 17.12.10
 
 

1986 Çanakkale Biga doğumluyum. İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden 2008 yılında..